48

"Musa onlara, "Ne atacaksanız, evvela siz atın" dedi. Onlar da, ipleri ve sopalarını atıp, "Firavun'un izzetinin hakkı için mutlaka biz galip geleceğiz" dediler. Bunun üzerine Musa da asasını bırakıverdi. Bir de ne görsünler: O, büyücülerin uydurup ortaya attıklarını yutuyor! Büyücüler derhal secdeye kapandılar. "Alemlerin rabbine, Musa ile Harun'un rabbine iman ettik" dediler".

Bil ki, onlar bir araya gelince, işe ya onlar ya da Musa (aleyhisselâm) başlayacaklardı. Ama onlar, Hazret-i Musa (aleyhisselâm)'a karşı tevazu gösterip onu kendilerine takdim ederek, "Ey Musa, ya sen at, yahut önce atan kişiler biz olalım" (Tâhâ, 65) dediler. Onlar Hazret-i Musa'a tevazu gösterince, Hazret-i Musa (aleyhisselâm) da onlara tevazu gösterip, onları kendine takdim ederek. "Ne atacaksınız, evvela siz atın" dedi. Buna göre şayet, "Bu bir sihir; göz boyama ve bir küfür olduğu halde, böylesi bir emir vermek de caiz olmadığı halde, Hazret-i Musa (aleyhisselâm) daha nasıl, sihirbazlara iplerini ve sopalarını atmalarını emretmiştir" denilirse, buna şöyle cevap verebiliriz: Bunun bir emir olmadığında şüphe yoktur. Çünkü Hazret-i Musa (aleyhisselâm)'ın onlardan isteği, onların kendisine iman etmeleri ve bir münakaşa ve tartışma olabilecek bir şeye teşebbüs etmemeleri idi. Bunun böyle olduğu sabit olunca, ayetin bu ifadesini tevil etmek gerekir.

Bu hususta şu izahlar yapılabilir:

a) Bu emir, bir şarta bağlıydı. Buna göre kelamın takdiri, "Eğer haklı ve hak üzere iseniz, atacağınız şeyi atınız" şeklinde olur ki, bu, Cenâb-ı Hakk'ın, "Eğer doğru iseniz, onunkiler gibi olan bir sûre getiriniz" (Bakara. 23) ayeti gibi olmuş olur.

b) Şüpheyi gidermek için, görünen yol ve çare bu olunca böyle bir emir vermek caiz olur.

c) Bu, aslında bir emir değil, tam asine bir tehdittir. Yani, "Eğer siz bunu yaparsanız, biz yaptığınız o şeyi iptal edecek olan şeyi getiririz" demektir. Bu tıpkı bir kimsenin "Şayet bana ok atarsan, ben de yapacağımı yaparım" deyip, sonra da karşı taraf ona okunu yönelttiğinde, onun ona "erkeksen at" demesi gibi olur ki, aslında bu bir emir değil, bir tehdit olmuş olur.

d) Biraz önce bahsettiğimiz husustur. Sihirbazlar, Hazret-i Musa (aleyhisselâm)'a tevazu gösterip, onu kendilerine takdim edince, Hazret-i Musa (aleyhisselâm) da bu tevazu onların hakkı kabul etmelerine sebep olur ümidiyle, onları kendisine takdim etmiştir. Yemin olsun işte bu tevazünün bereketi sebebiyle böyle bir netice elde edilmiştir ki bu, müslümana bütün işleri konusunda yakışanın tevazu göstermek olduğuna dikkat çekmektedir. Çünkü Hazret-i Musa (aleyhisselâm) gibi bir zât, o sihirbazlara karşı tevazu ile davranmayı elden bırakmadığına göre, bizden herhangi birinin böyle yapması daha daha uygun olur.

Büyücülerin Malzemeleri

Cenâb-ı Hakk'ın "Onlar da ipleri ve sopalarını atıp" ifadesine gelince, İbn Abbas'ın şöyle dediği rivayet edilmiştir: "Onlar, civaya batırılmış urganlar ile, içi cıvayla doldurulmuş değneklerini atıp, bunlar da (güneşten dolayı) kızınca hareketleri hızlandı ve dört bir yandan harekete geçmiş olan yılanlar haline dönüştüler. Hazret-i Musa (aleyhisselâm) bundan dolayı korkup heyecana kapılınca, kendisine "sağ elindekini at" denildi de, o da bunun üzerine elindeki asasını fırlattı. Bir de ne görsünler, "o apaçık bir ejderhadır" (A'raf, 107). Ejderha daha sonra ağzını açarak, onların attıkları urganları ve sopaların hepsini yuttu ve hepsini yedi. Derken Hazret-i Musa (aleyhisselâm) onu eline aldı, bir de ne görsünler o eskiden olduğu gibi bir değnek. Büyücüler bunu görünce, Firavuna "Biz, sihir hususunda insanlarla yarışırdık, ama yendiğimizde de yenildiğimizde de, iplerimiz ve urganlarımız kalırdı, yok olmazdı. Ancak ne var haktır" dediler, bunun üzerine de secdeye kapanarak, alemlerin Rabbine iman ettiler, onu tasdik ettiler.

Bil ki, rivayet edilen haberlerde, bu konuda pekcok şey bulunmaktadır. Kimileri, bu iplerin ve değneklerin sayılarını alabildiğine abartırken, kimileri de bu konuda orta bir yol tutturmuştur. Ama bunların sayılarının ne kadar olduğunu en iyi bilen Allah'dır. Kur'ân'ın gösterip delâlet ettiği şey ise bunların çok olduğudur. Çünkü onlar muhtelif beldelerden toplanıp bir araya getirilmişlerdir. Bir de iş, önem açısından, Firavun ve onun kavmi nazarında öyle bir dereceye ulaşmıştı ki onun toplaması mümkün olan sihirbazları toplamayıp bunu küçümsemesi düşünülemezdi.

Ayetteki "Firavun'un izzetimin hakkı için mutlaka biz zalip geleceğiz" ifadesine gelince, bu "Onlar kendilerinin mutlaka galip geleceklerine sair kesinlik ifade edebilecek her şeyi ortaya koymuşlardır" demektir. Ama her şey ortaya çıkınca bütün bu olanlar Hazret-i Musa (aleyhisselâm) tarafını daha çok destekledi.

Âsâ Yılanları Yuttu

Cenâb-ı Hakk'ın "Bunun üzerine Musa da asasını bırakıverdi. Bir de ne görsünler: O, büyücülerin uydurup ortaya ataklarını yutuyor" ifadesine gelince, buradaki (......) ifadesiyle "sihir ve hileleriyle" heyet-i asliyesinden ve gerçek yönünden çevirdikleri böylece de, o urganlarının ve değneklerinin koşan ve hızlıca hareket eden yılanlar oldukları süsünü verdikleri herşey" kastedilmiştir. Bu şeylere "ifk" adının verilmesi onların uydurdukları şeyin ne kadar uydurma bir şey olduğunu ifade etmek içindir.

Büyücüler Secdeye Kapandılar

Ayetteki cümlesi “Onlar, secde ederek yere kapandılar” öemektir. Çünkü onlar, sihir ilminin zirvesine çıkmış kimselerdi. Binâenaleyh, hiç şüphesiz, sihrin en son varacağı noktayı da, çok iyi biliyorlardı. İşte onları bu hadiseyi görerek, bu işin, sihrin en son varacağı naktayı aştığını müşahede edince, bunun bir sihir olmadığını anladılar. Bu iş, onların sihir ilminde ileri bir derecede bulunmaları sayesinde tahakkuk etmiştir. Onlar işte bu esnada, sanki tutulup bu şekilde yere riatılmışcasına secde etmekten kendilerini anlamadılar.

İmdi eğer: “Şayet fiilinin faili açıkça getirilecek olsaydı, bu fail kim olurdu?” yenilirse buna şöyle cevap verilir: Bu fail Allahü teâlâ'dır. Çünkü onların kalblerinde, her türlü karşı koymaktan uzak, olarak onları buna yönelten sebepleri yaratan O'dur. Ancak ne var ki evlâ olanı fiili, “yere kapandı ve düştü” anlamlarına geldiğ için, bizim buna bir fail takdir ve tayin etmememizdir.

Ayetteki “Musa ile Harun ‘un Rabbine” ifadesi, daha önce geçen ifadesinin bir atf-ı beyânıdır. Çünkü Firavun, rablık iddiasında bulunuyordu. Böylece o sihirbazlar, Firavunu rab olmaktan uzaklaştırmak istediler. Bu makamda, “Musa (aleyhisselâm)'ın ve Harun (aleyhisselâm)'ın Rabbi” denilmesinin anlamı, O'nun, Musa (aleyhisselâm) ve Harun (aleyhisselâm)'ın kendisine davet ettikleri zât olmasından dolayıdır.

Firavun'un İtham ve Tehdit Etmesi

48 ﴿