24"(Süleyman) kuşları teftiş edip dedi ki: Hüdhüd'ü niçin göremiyorum? Yoksa gelmeyenlerden mi oldu? Onu mutlaka çetin bir cezaya uğratacağım, yahut onu mutlaka kestireceğim. Yahut bana, açık bir burhan (mazeret) getirir." Derken o geldi ve "Ben, senin bilmediğin bir şeyi öğrendim. Sebe'den sana çok doğru bir haber getirdim. Hakikaten orada bir kadını, onlara hükümdarlık eder buldum. Ona herşey verilmiştir. Onun bir de büyük bir tahtı var. Hem onun, hem kavminin, Allah'ı bırakıp güneşe secde etu'klerini gördüm. Şeytan, onlara, işlerini süslemiş ve yoldan çıkarmış. Dolayısıyla onlar hidayete eremiyorlar" dedi". Bil ki Süleyman (aleyhisselâm), kuşları teftiş edince Hüdhüd'ü hususi bir işi için aradığı zannını uyandırmaktadır. Alimler, Hazret-i Süleyman'ın Hüdhüd'ü neden araştırdığı hususunda şu değişik izahları yapmışlardır: 1) Vehb b. Münebbih'e göre, Hüdhüd nöbetini ihlâl ettiği için, Süleyman (aleyhisselâm) onu araştırmıştır. 2) Süleyman (aleyhisselâm) onu, su ölçekleri ve bulma aletleri onda olduğu için, aramıştır. Çünkü Hüdhüd, yakında olan su ile, uzakta olanı bitebiliyordu. Süleyman (aleyhisselâm) buna ihtiyaç duyduğundan dolayı, onu sordu ve araştırdı. 3) Hüdhüd, güneşe karşı, Süleyman (aleyhisselâm)'a gölge yapardı. Ortalıktan kaybolunca, Süleyman (aleyhisselâm) onu araştırdı. Ayetteki, "Hüdhüd'ü niçin göremiyorum? Yoksa gelmeyenlerden mi oldu" dedi" ifadesindeki, edatı, em-i münkatıadır. Hazret-i Süleyman (aleyhisselâm), Hüdhüd'ün yerine baktı, fakat onu göremedi. Bunun üzerine, o, orada olduğu halde, görünmesine mâni olan birşeyden ötürü, yoksa başka bir sebepten ötürü mü onu göremiyorum" manasında, "Bana ne oluyorda onu göremiyorum" demiş. Sonra onun orada olmadığını anlayınca, bu sözden vazgeçmiş ve "Yoksa gelmeyenlerden mi?" demiştir. Böylece sanki, anladığı şeyin, doğru olup olmadığını sormuştur. Bunun bir benzeri de, Arapların, "Bu (sürü) deve sürüsü, yok koyun sürüsü" şeklindeki sözleridir. Ayetteki, "Onu mutlaka çetin bir azaba uğratacağım, yahut onu mutlaka kestireceğim. Yahut bana açık bir burhan (mazeret) getirir" ifadesine gelince, Hazret-i Süleyman'ın böyle bir sözü, ya ancak mükellef kimseler, yahut da temyiz mükellefiyet) çağına yaklaşmış ve terbiye edilmeye elverişli kimseler hakkında söylemesi mümkündür. Alimler, onun, "onu mutlaka çetin bir azaba uğratacağım" ifadesindeki azab hakkında, şu değişik görüşleri belirtmişlerdir: Meselâ İbn Abbas (radıyallahü anh), Hazret-i Süleyman'ın, onun kanatlarını yolup, güneşe atacağını söylerken; onun, zifte batırılıp, güneşe atılacağı da söylenmiştir. Yine bununla, onun, karıncaların içine atılıp, onlar tarafından yeneceği ile tehdid edilmiş olduğu söylendiği gibi, "kafesine kapatılarak" cezalandırılacağı da ileri sürülmüştür. Yine onunla arkadaş olanların arasının ayrılması ve o Hüdhüd'ün, hoşlanmadığı kimselerle arkadaşlığa mecbur edileceği de söylenmiştir. Çünkü bazı kimseler, "en kötü ve dar hapishane, kişinin hoşlanmadıkları ile beraber olmasıdır" demişlerdir. Yine bu cezanın, Hüdhüd'ün emsallerine hizmet mecburiyetinde bırakılacağı şeklinde olacağı da söylenmiştir. Ayetteki, ifadesi, kâfin fethası ve zammesiyle okunmuştur. ifadesi se, (çok geçmeden, en yakın zamanda) manasınadır. Cenâb-ı Hakk'ın bu oekleyişi "kısa" olarak nitelemesi, Hüdhüd'ün Hazret-i Süleyman (aleyhisselâm)'dan korktuğu için, hızlıca geldiğini göstermesinden dolayı ve o kuşun, Hazret-i Süleyman (aleyhisselâm)'ın emrine nasıl âmâde olduğunu bildirmek içindir. Onun "Ben senin bilmediğin bir şeyi öğrendim" ifadesine gelince bunda, Hazret-i Süleyman'ın, Allahü teâlâ'nın en aşağı derecedeki varlıkları arasında, onun bilmediğini bilen kimselerin bulunduğu hususunda bir tenbih ve uyarı bulunmaktadır. Binâenaleyh bu, ücbü (kendini beğenmeyi) terketme hususunda, ince Dir uyan olmuş olur. Bir şeyi ilimce kuşatmak, onun bütün yönlerden bilinmesidir. Onun, "Sebe'den sana çok doğru bir haber getirdim" sözüne gelince bil ki, (Sebe') kelimesi hem munsarif olarak hem de gayr-i munsarif olarak okunmuştur. Kelime, bâ'nın sükûnuyla da şeklinde de rivayet olunmuştur. Bir rivayette ise İbn Kesir'den, elifle okunuş rivayet edilmiştir: (min seba). Bu onların tıpkı (Onlar, Seba'nın huzuruna gittiler) ifadeleri gibidir. Bu, Sebe İbn Yeşcub İbn Ya'rub İbn Kahtân'dır. Bunu kabilenin ismi addeden kimse kelimeyi munsarif okumaz... Bunun mahallenin ya da büyük babanın ismi olduğunu söyleyense, munsarif okur. Daha sonra ise, Me'reb kenti, Sebe' diye isimlendirilmiş olup, onunla Sana arasında üç günlük bir mesafe bulunmaktadır. en-Nebe'u kelimesi ise, mühim haber anlamına gelir. Buradaki ifadesi, sözün lafızla alakalı güzelliklerinden olup, güzelliğinin alâmeti de, mânanın doğruluğudur. Andolsun ki burada, mananın doğruluğuna ilave olarak gelmiş, böylece de hem lafız hem de mana cihetinden güzel olmuştur. Bir baksana; eğer (......) yerine, (......) kelimesi konulmuş olsaydı, mana yine sahîh ve doğru olurdu. Ama (nebe'un) kelimesi, kendisinde durumun tasvirine daha uygun olan bir fazlalık ve tekîd bulunduğu için, daha uygun ve evlâdır... Onun, "Hakikaten orada, bir kadını onlara hükümdarlık eder buldum..." ifadesine gelince, buradaki kadından murad, Belkis Binti Şurahil'dir. Onun babası, Yemen topraklarının hükümdarı olup, o ve kavmi, güneşe tapan Meclislerdendi. ifadesindeki zamir, Sebe' (kavmine) racidir. Eğer bununla kavm murad edilmişse, durum gayet açıktır; ama bununla kent kast edilmişse, o zaman mana, "Ora halkına hükümdarlık eden" şeklinde olur. Onun, "Ona herşey verilmiştir" ifadesine gelince, burada şöyle bir soru bulunmaktadır: Süleyman (aleyhisselâm), "Bize herşeyden verildi" (Neml, 16) demişken, Hüdhüd daha nasıl, "Ona herşey verilmiştir" demiştir? Sanki böylece Hüdhüd, her ikisini bir tutmuştur. Cevap: Süleyman (aleyhisselâm)'ın söylediği şey, ona verilmiş olan nübüvvet ve hikmete racidir. Sonra da, mülk ve dünya sebeplerine... Hüdhüd' ün (Belkîs hakkında) söylediği ise, ancak dünyayla alakalı meselelerle ilgilidir. Onun,"Onun bir de büyük bir tahtı var" cümlesine gelince, burada da bir soru bulunmaktadır: Hüdhüd, Süleyman (aleyhisselâm)'ın mülkünü görmüş olduğu halde, nasıl olur da Belkîs'ın tahtının çok büyük olduğunu söyleyebilmiştir? Ve yine nasıl olur da, büyüklükle niteleme hususunda, Belkîs'ın tahtını Allah'ın Arşına müsavî tutar?.. Birinciye Cevap: Süleyman (aleyhisselâm)'ın durumuna nisbetle Belkîs'ın durumunu aşağı görüp de, kendisine nisbetle tahtını büyük görmüş olması caiz olabilir. Yine, onca büyüklüğüne ve azametine rağmen, Süleyman (aleyhisselâm)'ın böyle bir şeyinin olmaması -nümkündür. Nitekim, kimi emirlerin (prensinin), hükümdarda benzeri bulunmayan şeylere sahip olduğuna tesadüf olunmaktadır. İkinciye de şöyle cevap verilir: Onun tahtını büyüklükle nitelemek, bunu, onun sülalesinden gelen hükümdarların tahtlarına nisbetle yüceltmek ve büyük görmektir... Allah'ın Arşını büyüklükle nitelemek ise, onu, Allah'ın yaratmış olduğu göklere ve arza nisbetle tazîm etmek ve ululamaktır... Bil ki burada iki bahis vardır. Birinci Bahis: Mülhidler bu kıssayı birkaç bakımdan ta'n etmiştir: 1) Bu kıssa, karınca ve Hüdhüd'ün, ancak akıllı varlıklardan sadır olacak olan bir sözü söylemiş olduklarını ifade eder. Bu ise, safsataya götürür... Eğer biz bunu tecviz edersek, şu zamanımızda müşahede ettiğimiz karıncaların, Öklîd'den daha iyi geometri, Sîbeveyh'den daha iyi nahiv bildikleri konusunda emin olamayız... (Bu mümkündür). Bit ve beyaz karınca hakkında da böyle söylenebilir... Binâenaleyh, onların içinde peygamberler, mükellefiyetler ve mucizeler bulunabilir. Bilinen birşeydir ki, bunların olabileceğini söyleyen kimse, deliliğe daha yakındır. 2) Süleyman (aleyhisselâm) Şam diyarında olduğu halde, Hüdhüd nasıl olurda, Şam'dan Yemen'e kadar olan mesafeyi bu kadarcık kısa zamanda uçar, sonra da tekrar geri döner? 3) Bütün insanların ve cinlerin Süleyman (aleyhisselâm)'a boyun eğmiş olduğunu; rivayete göre, Belkîs'ın sancağı altında, oniki bin meliklik (birlik), bunların herbirinin sancağı altında da yüzbin kişi bulunduğu halde, Süleyman (aleyhisselâm) bütün dünyanın meliki ve kralı iken, yine rivayete göre, Süleyman (aleyhisselâm) ile Belkîs'ın ülkesi arasında, Hüdhüd'ün uçuşuyla ancak üçgünlük bir mesafe bulunuyorken, daha nasıl olur da, Süleyman (aleyhisselâm) böylesine azametli bir kraliçenin hükümranlığından haberdar olamazdı? 4) Hüdhüd, marifetullah, O'na secde edilmesinin farziyyetini, onların güneşe tapmalarını inkâr edip de, bunu şeytana ve onun süslemesine nisbet etmeyi nereden ve nasıl öğrenmiştir? Birinciye Cevap: Böyle bir ihtimal aklen mümkündür; ancak bu, icmâ ile reddolunur. Diğerinede şöyle cevap verilir: Alemin, kadir ve irâde sahibi bir Yaratıcı'ya. muhtaç olduğuna iman etmek, böylesi şüpheleri yok eder. İkinci Bahis: Mu'tezile, "Güneşe secde ettiklerini ... Şeytan onlara, işlerini süslemiş ve yoldan çıkarmış" ifadesinin, kulun fiilinin kendisi cihetinden olduğuna delâlet ettiğini; çünkü Cenâb-ı Hakk'ın, bu fiili, önce kullara nisbet ettikten sonra şeytana izafe ettiğini; bunu zem makamından getirip, onların hidâyete ermediğini oeyan ettiğini söylemişlerdir. Buna birkaç bakımdan cevâp verilir: 1) Hüdhüd'ün bu sözü hüccet olmaz. 2) Bu ifadenin zahiri terkolunur. Çünkü Cenâb-ı Hak, "O yolun doğrusunu göstermek Allah'a aittir" (Nahl. 9) buyurmuştur. Onlara göre şeytan, kâfiri, doğru yoldan men etmemiştir. Eğer kâfir, men edilmiş ve alıkonulmuş olsaydı, teklifin ondan düşmesi gerekirdi. Binâenaleyh burada ancak, medh ve zemmi feshetmek (ayırmak) işine tutunmaya kalır. (Yani, o zemmolunduğuna göre, fiilinin failidir ve sorumludur)... Bu konudaki cevap ise, daha önce defalarca geçmiş olup, bunu tekrarlamanın hiçbir faydası yoktur. Allah en iyisini bilendir. |
﴾ 24 ﴿