28"... göklerdeki ve yerdeki her gizliyi çıkaran, gizlediklerinizi de açığa vurduklarınızı da bilen Allah'a secde etmesinler diye... Allah O'dur ki, o büyük arşın sahibi olan kendisinden başka hiçbir tanrı yoktur. (Süleyman), "Bakalım doğru mu söyledin, yoksa yalancılardan mı oldun?" dedi. Şu mektubumu götür, onu kendilerine bırak. Sonra onlardan biraz geri çekil de bak neye dönecekler". Ayetle ilgili birkaç mesele vardır: Bil ki, Cenâb-ı Hakk'ın ifadesinde birkaç kıraat vardır: 1) Kelimeyi tenbîh edatı olmak üzere, şeddesiz olarak (elâ) şeklinde okuyan kimsenin kıraati. Şu kıraate göre yâ harfi, nida harfi olur. Münada ise mahzûftur. (Yani, Dikkat, ey falancalar, secde ediniz...) Bu, aşağıdaki beytinde münâdâyı hazfeden şairin hazfetmesine benzer: 2) (......) şeklinde okumak. Bu kıraatle, "ve şeytan, secde etmemeleri için onları yoldan alıkoydu, saptırdı" manası murad edilir. Böylece edatı ile birlikte harf-i cer olan lam düşmüştür. Buradaki (lâ)'nın, zâid olması da mümkündür. Buna göre mana, "Onlar, secde etme hidâyetine varamadılar... ulaşamadılar..." şeklinde olur. 3) Bu, Abdullah İbn Mes'ûd ile A'meş'in harfi (Mushaflarında bulunan şekil) olup, buna göre (......) kelimesindeki hemze hâ'ya çevrilir ve (hellâ) şeklinde okunur. Abdullah Ibn Mes'ûd'un, muhatap siğasıyla, "secde etsenize, secde etmiyor musunuz?" anlamında olmak üzere (......) şeklinde okuduğu da rivayet edilir. 4) Übeyy İbn Ka'b'ın kıraati olup o, şeklindedir. Muhakkik ulemâ şöyle demiştir: "Cenâb-ı Hakk'ın ifadesinin, emir manasında olması gerekir. Çünkü eğer, secdeden men etme anlamında olsaydı, Cenâb-ı Hakk'ın, kendisine secde edilmeyi vâcib kılan şeyle -ki bu, O'nun, gizliyi çıkarmaya kadir olup, sırları bilmesidir- vasfedilmesinin bir manası olmazdı." Ayet-i kerime, Allahü teâlâ'nın kudret ve ilimle vasfedilmiş olduğuna delâlet eder. Kudrete gelince, bu, "Göklerdeki ve yerdeki her gizliyi çıkaran" ifadesidir. Gizli olan şey, masdar ile isimlendirilmiştir. Bu, bütün rızık ve mal çeşitlerini ve onların, yağmur ile semâdan; nebat ile de yerden çıkarılmasını içine alır. İlim ile vasf edilmesine gelince, bu da, "gizlediklerinizi de açığa vurduklarınızı da bilen" ifadesidir. Bil ki bu ifadeden maksat, güneşe tapanlara reddiyedir. Bunun delâleti şu şekilde iade edilebilir: İlâhın, gizliyi çıkarmaya muktedir ve gizli olan şeyleri bilmesi âlim olması gerekir. Güneş ise böyle değildir. Binâenaleyh o, bir ilâh olamaz. O, ilâh olmayınca da, ona secde etmek caiz olmaz. Allahü teâlâ'ya gelince, O'nun, zikredildiği üzere, kadir ve âlim olması vacibtir. Allah, zâtı gereği vâcib olunca, O'nun kadir oluşu ve âlim oluşu, kimilerini dışta bırakacak biçimde, bazı makdurâta ve bazı malûmata tahsis olunmaz, onlarla sınırlanmaz. Güneşe gelince, o böyle değildir. Çünkü o, sonlu bir cisimdir. Zâtında sonlu olan her şey ise, sıfatlarında da sonludur. Durum böyle olunca, onun, gizliyi çıkarmaya muktedir ve gizli olan şeyleri bilen olduğu bilinemez... Onun halinden bu anlaşılamayınca da, onun halinden, faydalar temin edip zararları gidermeye kadir olduğu da anlaşılamaz... Böylece bu ifadenin nihai delâleti, Hazret-i İbrahim'in, "işitmeyen, görmeyen, sana hiçbir faydası dokunmayan şeylere niye tapıyorsun?" (Meryem, 42) ayetinde zikretmiş olduğu şeye raci olur. Cenâb-ı Hakk'ın, "göklerde ve yerdeki her gizliyi çıkaran..." buyuruğunda başka bir izah şekli daha vardır. Bu da şudur: Bu, Hazret-i İbrahim'in, "Rabbim, dirilten ve öldürendir" (Bakara, 268), "Allah güneşi doğudan getirir, o halde sen onu batıdan getir (bakalım!)" (Bakara, 258) ifadelerinde kendisiyle istidlalde bulunduğu hakikate bir işarettir. Bu böyledir, çünkü, Allahü teâlâ güneşi, o batıds battıktan sonra, doğudan getirendir. Bu, göklerdeki gizliyi açığa çıkarmaktır. İbrahim (aleyhisselâm)'ın, "Ben ufûl edip batanları sevmem..."(En'am.76) ve "Allah güneşi doğudan getirir, o halde sen onu batıdan getir (bakalım!)" (Bakara, 258) sözleriyle, Hazret-i Musa'nın, "Doğunun da batının da Rabbi" (şuara, 28) sözlerinden kastedilendir. Bunların neticesi şunu vurgulamaktadır. Güneşin batması ve doğması, onların, kahir bir müdebbirin yönetimi altında olduğuna delâlet ederler. O halde, onları hükmü altında tutup onlar da tasarrufta bulunana ibâdet etmek daha makûl ve evlâdır. Yerdeki gizli olanın çıkarılmasına gelince, bu da, nutfenin "sulb" ve "terâib"ten çıkarılmasını, bunlardan ceninin oluşturulmasını içine alır. İmdi, eğer, "İbrahim ile Musa (aleyhisselâm), enfüsî delilleri afakî delillerden önce zikretmişlerdir. İbrahim (aleyhisselâm), "Rabbim dirilten ve öldürendir" demiş, ondan sonra, "Allah güneşi doğudan getirir, o halde sen onu batıdan getir (bakalım!)" demiştir. Musa (aleyhisselâm) ise, "Hem sizin hem de daha önceki atalarınızın Rabbi" (şuara, 26) demiş, bundan sonra da, "Doğunun da batının da Rabbi" (Şuara, 28) demiştir. "O halde durum burada niye tersine olmuş da, göklerin gizlisini çıkarmak yerlerin gizlisini çıkarmaktan önce zikredilmiştir?" denilirse, buna şöyle cevap verilir: ibrahim (aleyhisselâm) ve Musa (aleyhisselâm), insanın ilah olduğunu iddia edenlerle münazara etmişlerdi. Bu nedenle, hiç şüphesiz işe, insanın ilah olamayacağını isbatla başlamışlar ve daha sonra göklerin, ulûhiyyetini ibtâle geçmişler. Ayetteki, "Hem onun, hem kavminin, Allah'ı bırakıp güneşe secde ettiklerini gördüm" ifadesinden anlaşıldığı üzere, buradaki münazara, güneşin ilah olduğunu iddia edenlerle yapılmıştır. İşte bu sebeple işe, önce göklerle ilgili olanlardan başlanmış, sonra yeryüzünde olanlara geçilmiştir. Hak teâlâ'nın "Allah O'dur ki, o büyük Arş'ın sahibi olan kendisinden başka hiçbir tanrı yoktur" ifadesine gelince, bu, "Allah, göklerin, yerin ve bunlar arasındakilerin bir müdebbire muhtaç olduklarını beyan edince, bundan sonra, cisimlerin en büyüğü ve kıymetlisinin de yaratılmış ve terbiye edilmiş olduğunu zikretmiştir. Bu ise, Hak teâlâ'nın kudret ve rubûbiyyet hususunda, dahası olmayan bir dereceye varıp dayandığına delâlet eder" demektir. Allah en iyi bilendir. Ayetteki, (......) den, (......) ifadesine kadar (ayet 22-23) kısmın, Hüdhüd kuşunun sözleri cümlesinden olduğu ileri sürüldüğü gibi, bunun Cenâb-ı Allah'ın kelâmının devamı olduğu da söylenmiştir. Doğru görüşe göre, her iki kıraate göre de, secde-i tilavet vâcibtir. Bu, Şafiî ve Ebu Hanife (r.h)'nin görüşüdür. Bunlar, Kur'an'daki secde ayetlerinin on dört olduğu ve bunun da onlardan biri olduğunda ittifak etmişlerdir. Bir de, secde ayetlerinde, ya secde emredilmiştir, ya secde eden medhedilmiştir, yahut da secde etmekten kaçınan zemmedilmiştir. Bu iki kıraatten birisine göre, ayette secde emredilmekte, diğerine göre de, secdeye yanaşmayan kınanmaktadır. Böylece Zeccâc'ın, ayetin şeddesiz okunması halinde secdenin vâcib olacağı şaklindeki görüşün, iltifat edilmez bir görüş olduğu anlaşılır. Ayette vakıf yapan, bu iki kıraatin arasını ayırabilir mi? Cevap: Evet. Vakıf yapan kimse, ayeti şeddesiz okuduğunda, ifadesi üzerinde vakıf yapar. Sonra da okumaya diye başlar. Bu kimse isterse üzerinde vakıf yapar, sonra da diye yeniden başlar. Fakat şeddeli okursa, ancak üzerinde vakıf yapar. Ayetteki, "Bakalım" ifadesi, "düşünme" manasında olan "nazar"dandır. Bu ifade ile, "Doğru mu yoksa yalan mı söyledin?" manası kastedilmiştir. Fakat, "yoksa yalancılardan mı oldun?" ifadesi daha beliğdir. Çünkü kişi yalan söylemekle meşhur olunca, verdiği haberlerde de yalanla itham olunur ve kendisine güvenilmez. Hazret-i Süleyman "Onu kendilerine bırak" diyerek, zamiri cemi getirmiştir. Çünkü Hüdhüd, "Hem onun, hem kavminin, Allah'ı bırakıp güneşe secde ettiklerini gördüm " deyince, Süleyman (aleyhisselâm) da, "o mektubu onlara, yani dinleri böyle olanlara bırak" demiştir. Hazret-i Süleyman (aleyhisselâm)'ın, "Sonra onlardan biraz geri çekil" yani, "Onlardan, ne diyeceklerini duyabileceğin ve neye döneceklerini, neye başvuracaklarını görebileceğin ve onların seni göremeyecekleri, yakın bir kenara çekil" dedi. Bu ifade tıpkı, "Onlar sözü birbirine evirip-çevirirler (danışırlar)" (Sebe, 31) ayetinde olduğu gibidir. Hüdhüd'ün, Belkıs'ın odasına, mazgal deliğinden girdiği ve mektubu onun yanına attığı ve sonra pencerede saklanıp neticeyi gözlediği ileri sürülmüştür. |
﴾ 28 ﴿