20

"De ki: "Yer yüzünde gezip dolaşın da (Allah'ın) hilkate nasıl başladığını görün, Allah yeni bîr âhiret hayatını da tekrar yaratacaktır. Çünkü Allah her şeye kadirdir".

İdrâk Farklılıkları

Önceki ayet, (kişide) mevcut fikrî zekâya işarettir. Ki bu, peşine düşülmeksizin var olan bir şeydir. İşte bundan dolayı Allah, yokluğu imkânsız görme anlamında, istifham üslubuyla, "görmediler mı?" (Ankebut, 19) buyurmuş; bu ayetle de, "Eğer sizin için böyle bir ilim mevcut değilse, tefekküri bir ilimle bilebilmeniz için, yeryüzünün çeşitli mıntıkaları konusunda tefekkür edin" buyurmuştur. Bu böyledir, zira insanlar, idrâk konusunda farklı farklıdır. Kimileri, bir şeyi, herhangi bir öğretimde bulunulmadan ve kendisine aklî herhangi bir delil getirilmeden anlar; kimileri, ancak o şeyi ortaya koymakla anlar, kimileri de hiç anlamaz, işte bundan dolayı Cenâb-ı Hak, "Eğer birinci sınıftan değilseniz, yaratmanın nasıl başladığını bile bilebilmeniz için yeryüzünde dolaşın, yani, yeryüzü hakkında fikrinizi harekete geçirin ve kendinizin dışında cereyan eden hadiseler hakkındaki zihninizi çalıştırın..." buyurmuştur. Ayetle ilgili birkaç mesele vardır:

Nazar ve Rü'yet Farkı

Cenâb-ı Hak önceki ayetle, "rü'yet - görme" lafzını, bu ayette de, "nazar - bakma" lafzını getirmiştir. Bunun hikmeti nedir? Biz deriz ki: Daha önce de ortaya konulduğu gibi, fıtrî ilim, fikri, tefekküri ilimden daha tam ve mükemmeldir. Çünkü, bakmak, görmeye götürür. Nitekim, Arapça'da "Baktım ve gördüm" denilir. Bir şeye götüren ise, o şeyin altındadır. Binâenaleyh Cenâb-ı Hak, 'birincisinde, "Sizin için görme tahakkuk etmediyse, o görmenin tahakkuk edebilmesi için, yeryüzüne bakınız..." buyurmuştur.

Hads-Nazar - Tefekkür

Cenâb-ı Hak, bu ayeti emir sigasıyla getirmiş; birinci ayette de, istifham üslubunu kullanmıştır. Çünkü hadsî ilim (bedihî ilim) mevcutsa, bunu emretmek, hasıl-ı tahsil olur. Eğer mevcut değilse, bu ancak, araştırmakla elde edilir. Çünkü araştırmakla, var olan şey, fikrî hale dönüşmüş olur. Binâenaleyh bunu emretmek, "tekfîf-i mâlayutâk" olur. Fakat tefekkürî ilim ise, kişinin kudreti dahilindedir. O halde, bu emredilebilir.

Üçüncü Mesele

Cenâb-ı Hak, yaratılışın nasıl başladığını bildirdiği ayetinde, lafzatullahı, açık olarak getirerek "Allah yaratmaya getirerek, nasıl başlıyor?" (Ankebut, 19) buyurmuş, 'Sonra onu geri çeviriyor" (Ankebût, 19) diyerek, yuîdu fiilinin tahtında, Allah'a râci olan huve zamirini getirmiştir. Halbuki bu ayette ise, (......) fiilinin tahtında zamir getirmiş, "iâde"yi ifade eden cümlede de, ism-i zahir getirerek buyurmuştur. Çünkü bir önceki ayette başlama işinin kendisine nisbet edilebileceği bir iş, Allah'tan önce zikredilmemiştir. Çünkü Cenâb-ı Hak önce, buyurmuş, daha sonra da buyurmuştur. Bu, tıpkı, birinin Zeyd Amr'a vurdu" deyip daha sonra da, "Bekr'e de vurdu" diyerek birincisi ile yetindiği için, ikinci de Zeyd adını zikretmeye ihtiyaç duymaması gibidir İkinci ayette ise, başlama işi, lafzatullah'a isnat edilerek zikredilmiş ve bununla yetinilmiş, ism-i zahir de getirilmemiştir. Bu da tıpkı bir kimsenin, "Zeyd'in nasıl çıktığını bilmiyor musun?" deyip, "Onun nasıl çıktığını benden dinle..." diyerek Zeyd adını, ikinci cümlede açıkça zikretmemesi gibidir.

İsim Cümlesindeki Hikmet

Cenâb-ı Hakk'ın, lafzatullahı, "inşâ" fiiliyye beraber demesi mümkün iken, böyle buyurmayıp diyerek, açık isim halinde getirmesi ise, üstün bir hikmetten dolayıdır ki, o da şudur: Yeniden yaratmanın mümkün olduğuna dair aklî deliller mevcut iken, o ismi duyan herkesin, onun müsemmasının kemâl sıfatları ve celâl vasıflarıyla mevsuf olduğunu anladığında, iadenin mümkün olduğuna katî olarak hükmedeceği bir zahir isim getirmiştir. Böylece de, o isimden, Allah'ın kudretinin mükemmel, ilminin kapsamlı, iradesinin geçerli olduğu anlaşılsın, insanın zihninde kalıcı bir mefhum oluşsun diye de, zahir bir İsim olarak "Allah" demiştir. Ki böylece o kimse, yaratmaya "başlama"nın vukuunu ve iradenin mümkün olduğunu böylece kabul etmiş olur.

İmdi şayet, "Cenâb-ı Hak niçin, senin biraz önce bahsettiğin hikmet ve faydadan dolayı dediği gibi "Sonra Allah iade eder" dememiştir?" denilirse, biz deriz ki: Bu şu iki sebepten dolayıdır:

1) (......) ifadesi, lafzatullahın açık isim olarak getirilmiş olduğu ifâdesine yakın olduğu için, ifadesinde lafzatullah açıktan getirilmemiştir. Zira, aralarında sadece (......) kelimesi bulunmaktadır. Ama burada ise de açık olarak getirilmediği için, ikinci ifade olan ifadesinde açık olarak ism-i zahir getirmiştir.

2) Burada, iadenin olabileceğine dair delil, tamdır. Çünkü deliller, "afakî ve enfüsî"liğe hasredilmiştir. Nitekim Cenâb-ı Hak, "Gerek afakta, gerek kendi nefislerinde ayetlerimizi yakında onlara göstereceğiz" (Fussilet. 53) buyurmuştur. Binâenaleyh, önceki ayette, insanın kendi nefsinden hareketle elde edeceği enfüsî delillere; ikinci ayette de, "Yeryüzünde gezip dolaşın..." ifadesiyle de, afâkdan elde edilen delillere işaret etmiştir. İşte bu iki şeyde, bu iki delil tam ve mükemmel olur. Dolayısıyla bu delili, lafzatullah ismini açıkça getirerek tekîd etmiştir. Ama, birinci delili ise, ikinci delille tekîd etmiştir. Dolayısıyla da, dememiştir.

Mazî-Muzari Farkı

Cenâb-ı Hak önceki ayette, muzarî sigasıyla buyurmuş; bu ayette ise, mazî lafzıyla, demiş, dememiştir. Niçin? Biz deriz ki: Birinci delil, hadsî (bedihî) ilmi gerektiren enfüsîdelildir ki, bu her halükârda yaratmanın nasıl başladığını bilmeyi gerektirir. İşte bu sebeple Cenâb-ı Hak sanki, "Eğer siz, Allah'ın, her halde yaratmaya nasıl başlayacağını bilemiyorsanız, Allah'ın yaratmaya nasıl başlamış olduğunu bilip anlamanız için, yaratılmış şeylere bakınız. Bu kadar bir bakışla, yaratmaya nasıl başlamışsa, yeniden yaratacağına dair netice ve matlûb elde edilir" demiştir.

Hadsî İlim-Umumî him

Üslup Farklılığının Sebebi

Cenâb-ı Hak bu ayette, "Allah her şeye kadirdir" buyurduğu halde, önceki ayette "Bu, Allah'a kolaydır" buyurmuştur. Bunun, şu şekilde iki hikmeti bulunur:

1) Birinci delil, enfüsî delildir. Bu, netice veren, her ne kadar, tam bir hadsî ilim ise de, ancak ne var ki bu enfüsî delile, afakî deliller de eklendiğinde, o zaman umumî bir ilim meydana gelir. Çünkü insan kendisini ncelediğinde, kendisinin, Allah'a olan ihtiyacını ve varlığının O'ndan olduğunu; afâka taktığında kendisi dışında kalanların da O'na muhtaç olduklarını ve varlıklarının, O'ndan olduğunu anlar. Böylece de, her şeyin Allah'dan olduğuna dair ilmi, kemale ermiş olur. İşte Cenâb-ı Hak, bu iki delilin zikredilmesi tamamlanınca, "Allah her şeye nâdirdir" buyurmuştur. Bir tek delil söz konusu olduğunda "Muhakkak ki bu, yani yeniden yaratması Allah'a kolaydır" (Ankebût, 19) buyurmuştur.

2) Biz, her ne kadar ikincisi daha genel ise de, birinci ilmin daha tam olduğunu Deyan etmiştik. Halbuki işin, yapıcısına kolay olması, o işin o yapan kimsenin kudreti sahilinde olmasından daha tam ve mükemmeldir. Bunun delili, bir kimsenin, yüz ölçek taşıyabilen kimse hakkında, "O ona kadirdir" deyip, "O ona kolaydır" dememesi gibidir. Ona, on ölçek taşıması sorulduğunda o, "Bu, ona kolaydır, basittir" der. Şimdi biz diyoruz ki: Allahü teâlâ şöyle demek istemiştir: "Eğer sizde, bu işlerin, Allah'a göre kolay olduğuna dair tam bir ilim meydana gelmemişse, bunların O'nun kudreti dahilinde olduğunu bilebilmeniz için, yeryüzünde gezin. Çünkü bu şeyin O'nun kudreti dahilinde olması bile, yeniden yaratmasının mümkün olduğuna dair yeterli bir delildir."

Mutlak İrade Allah'ındır

20 ﴿