24

"Buna karşı kavminin cevabı: "Öldürün onu. Yahut, yakın onu" demelerinden başka bir şey olmadı. Allah da onu, ateşten kurtardı. Şüphe yok ki bunda, iman edecek zümreler için, mutlaka ibretler vardır".

Hazret-i İbrahim (aleyhisselâm), o üç temel esası izah edip, bu konuda kesin deliller getirince, iş onlara kaldı. Ya cevap verecekler, yahutta cevap olabilecek şeyi yapacaklar. Ama onlar, "O'nu öldürün veya O'nu yakın" demekten başka bir şey yapmadılar. Ayetle ilgili birkaç mesele vardır:

Onların Cevabı

Cenâb-ı Hak, aslında bir cevap olmadığı halde, onların "öldürün onu" şeklindeki sözlerine, cevap adını vermiştir. Biz deriz ki, buna şu iki açıdan cevap verebiliriz:

1) Bu, onlardan, tıpkı, kendini beğenmiş bir kimsenin sözü gibi sadır olmuş bir sözdür. Nitekim hükümdar, karşı tarafın elçisine, kılıç bir cevap olmadığı halde, "size verilecek cevap, kılıçtır!" der ki, bu, "Ben ona, cevapla mukabele etmiyorum. Ben ona, kılıçla mukabele ediyorum" demektir. İşte bunlar da, "Onun delillerine cevap vermeyin; onu öldürün veya onu yakın" demişlerdir.

2) Allahü teâlâ, onların sapıklıklarını beyan etmek istemiştir. Çünkü onlar, aslında bir cevap olmadığı halde, cevap sadedinde bunu söylemişlerdir. Böylece onların, bu konuda verebilecekleri bir cevapları olmadığı ortaya çıkmış olur. Çünkü, başkalarına cevap vermeyen ve susan kimsenin, susmasının, o işe iltifat etmemesinin bir emaresi olabileceğinden dolayı, onun cevap veremeyeceği bilinmiş olmaz. Ama, o, bozuk bir şekilde cevap verdiğinde, onun cevap vermeye yöneldiği, ama bunu beceremediği anlaşılmış olur.

İkinci Mesele

"Onu öldürün, vurun onu" diyenler, Hazret-i İbrahim (aleyhisselâm)'in kavmidir, "öldürün" emrini alanlar da, yine onlardır. Binâenaleyh, âmir durumunda olan, memur olanın ta kendisi, olmuş olur. Şimdi biz diyoruz ki: Buna şu iki açıdan cevap verebiliriz:

1) Bu, "Onlardan herbiri, kendisi dışında kalanlara, "Onu vurun" demişlerdir. O halde bu demektir ki bu emir, hem onların her birinden çıkmış; emrolunan da, herbirerleri olmuştur. Bu demektir ki, hem âmir olma, hem memur olma, aynı şahısta birleşmemiştir. Zira her biri, kendisi dışında bir başkasına emretmiştir.

2) Bu cevap, onların liderlerinden sadır olmuştur. Binâenaleyh, bir beldenin ileri gelenleri bir sözü söylediğinde, "Belde halkı, şunda ittifak etmiştir" denilir, fakat kölelerin ve çapulcuların sözlerine iltifat edilmediği anlaşılmış olur. Binâenaleyh, ayette geçen, "kavminin cevabı" ifadesiyle, o kavmin ileri gelenlerinin, kendilerine uyan ve kendilerini destekleyen kimselere, "Onu öldürün" demeleri kastedilmiştir. Çünkü cevap verme işi, büyüklere, idarecilere; öldürme işi de, idare olunanlara aittir.

Üçüncü Mesele

(......) edatı, biri diğerinden ayrı olan iki şeyi ayırmak için zikredilir. Nitekim, veya tek" denilir. Ve yine, "Bu bir insan veya hayvandır" demektir. Ama, "Eğer insan değilse, bu demektir ki o, hayvandır" demektir. Ama, "Bu hayvandır veya insandır" dinelemez; çünkü bu sözden, bu sözü söyleyenin, "Bu hayvandır; yok eğer hayvan değilse insandır" demiş olduğu, anlaşılır ki, olamaz." Ancak ne var ki, (ayette geçen) yakma işi, ölümü de getirir. O halde, "Onu öldürün. Veya yakın" sözü tıpkı birinin: "Hayvandır; veya insandır" şeklindeki sözü gibi olur. Buna şu iki şekilde cevap verebiliriz:

a) Ev edatının bahsedilenin aksine kullanılışı, daha yaygındır. Binâenaleyh, bu edat bel yerinde kullanılmış olur. Bu meselâ bir kimsenin, "Ona ben, bir dinar veya iki dinar verdim" demesi ile, dinar, hayır daha doğrusu iki dinar ver" demesi gibidir. Bu, tıpkı, "Gecenin birazından gayn (saatlerinde) kalk, (gecenin) yarısı mikdarınca. Yahut ondan birazını eksilt. Yahut, üzerine artır" (Müzemmil. 2-4) ayetlerinde olduğu gibidir. İşte burada da, ifade, "Onu öldürün veya, ölüme ilavede bulunun ve onu yakın" manasındadır.

b) Biz, sizin söylediğinizi ve durumun burada böyle olduğunu kabul ediyoruz... Çünkü, yakma işi, ölüme götüren ve ölümün kendisinden ayrılmadığı bir iştir. Zira, birisini ateşe atıp derisinin tamamını yakıncaya kadar orada bekleten ve onu oradan diri olarak çıkaran kimse hakkında, "Falanca, yandı, falanca onu yaktı ama ölmedi" denilebilir. İşte, burada da onlar, şöyle demek istemişlerdir: "Onu öldürün, yahut onu öldürmede acele etmeyin; ona ateşle azab edin. Eğer o sözünden vaz geçerse, bırakın gitsin. Yok eğer ısrar ederse, bırakın ateşe yaslansın."

Cenab-ı Hak daha sonra, "Allah da onu ateşten kurtardı..." buyurmuştur. Feylesoflar, Hazret-i İbrahim (aleyhisselâm)'in o ateşten nasıl kurtulduğu hususunda ihtilâf ederek, kimileri, "o ateş serinleştirildi" demişlerdir ki, bu doğru olanı ve Cenâb-Hakk'ın, "Ey ateş ona bir serinlik ve selamet ol" (Enbiyâ, 69) buyruğuna uygun olanı da budur. Kimileri, "İbrahim (aleyhisselâm)'de, sayesinde ateşi serin hale getirecek bir keyfiyyet yaratıldı" derken, kimileri ise, "Hayır, İbrahim (aleyhisselâm). olduğu üzere, ateş de olduğu üzere bırakıldı, fakat ateşin eziyyeti, İbrahim (aleyhisselâm)'den men edildi" demişlerdir ki, bunların hepsi de mümkündür. Allah hepsine de kadirdir.

Feylesoflara Red

Buna tabibler, bu yapılan izahların tamamını da inkâr ederek şöyle demişlerdir: "Ateşten hararetin giderilmesine gelince, ateşteki hararet, tıpkı dört sayısındaki çift oluşun ondan ayrılmayışı gibi, zatî bir şeydir. Sayesinde ateşin serinleştirildiği bir keyfiyyetin yaratılması meselesine gelince, insanın yapısının, karakterinin birisi tefrit birisi de ifrat olmak üzere iki nevi vardır. Binâenaleyh, şayet insan, bu iki nevin dışına çıkacak olsa, ya insan olarak kalmaz, veya yaşamaz. Meselâ mizaçtaki soğukluk, on derece olsa, insan olur. Ama bu derece onbire varsa, insan olmaz. Eğer soğukluk dereceleri, beş olursa, insan olarak kalır, ama dörde düştüğünde, insan olarak kalmaz. Ancak ne var ki, sayesinde ateşin serinlediği soğukluk, "semender" (semender, yani ateşi söndüren bir madde salgılayan bir hayvan) karakteridir. Bu karakter insanda bulunmuş olsaydı, ölürdü yahutta bu olurdu... Çünkü rûh (nefs), mizaca tâbidir.

Üçüncüsüne gelince, ateşte, ateş olduğu gibi kaldığı halde, kalmak ve kalmanın da yanma olmaksızın olabilmesi imkânsızdır... Şimdi biz diyoruz ki: Bu ayet, onların bu görünüşünü red etmektedir; akıl da, nakle uygundur. Birincisine gelince bu, şu iki sebepten dolayıdır:

1) Ateşteki hararet, çokluğu ve azlığı kabul eden bir keyfiyyettir. Çünkü, kömürdeki ateşe üflendiğinde, o ateş demiri eritecek dereceye çıkar. Ama üflenmezse, ateşin şiddeti artmaz. Ancak ne var ki, azlık, ateşteki hararetin bir kısmının yokluğu demektir. Binâenaleyh, bir kısım yok olabildiğine göre, ateşteki diğer kısmın da, insana eziyyet vermeyecek bir dereceye varıncaya kadar, yok olması da mümkündür. Halbuki, ey tabibler, sizin bahsettiğiniz çift oluş, böyle değildir. Çünkü bu, artmaz eksilmez.

2) Tıbbın esasları arasında yer aldığına göre, tıpkı suyun serinletici bir keyfiyyeti bulunduğu gibi, ateşin de hararetlendirin, sıcak bir keyfiyyeti vardır. Ancak biz, su, su olma vasfını taşıdığı halde, kendisinden burûdet vasfının zail olduğunu görmekteyiz. Tıpkı bunun gibi, ateşten de hararet zail olur, yakmayan bir nur olduğu halde, yine de ateş olarak kalır. İkincisine gelince, bu da mümkündür. Ve onların görüşleri şu iki açıdan kabul edilemez:

a) "Ruhun, mizaca tabi olduğuna" dair ileri sürdükleri temel prensibin kabul edilmemesidir. Tam aksine Allahü teâlâ, tıpkı cansızların mizacı gibi olan o mizaçta, insanın ruhunu yerleştirmeye kadirdir.

b) Sizin bu temel prensibinize göre de, bir İmkânsızlığın olmadığını söyleyebiliriz. Çünkü, kendisinden bahsettiğimiz o keyfiyyet, derinin dış yüzeyinde, tıpkı o deriye saçılmış parçalar gibidir. Dolayısıyla, o kalbe ve temel uzuvlara ulaşmaz. Görmez misin ki insan, uzun zaman elinde buz tutup, sonra da bir ateş korunu eline aldığında bu ateş onun elini yakmada, elini cebinden çıkarıp, ateşi eline alan kimsenin elini akmadaki tesiri kadar tesirli olmaz. İşte bundan ötürü, onun eli, öbürününkinden önce yanar. Binâenaleyh insan derisinin dış yüzünde bir müddet, ateşin yakma tesirine mâni bir keyfiyetin olabileceği düşünülebileceğine göre, yakmasın diye. bu eyfiyetin ânbeân, yenilenmesi de mümkündür.

c) Bu, sırf bir alışkanlığın olmamasını beyan etmeyi, uzak görmeden ibarettir. Biz de bunun alışılmış olmayan bir şey olduğu görüşündeyiz. Çünkü bu bir mucizedir. Mucizenin ise, alışılmışın dışında, harikulade olması gerekir.

Alınacak Dersler

Daha sonra Hak Telâlâ, "şüphe yok ki bunda iman edecek zümreler için ibretler (ayetler) vardır..." buyurmuştur. "Hazret-i İbrahim'in o ateşten kurtulmasında ibret alınacak noktalar vardır" demek olup, bu ayetle ilgili bir kaç mesele vardır.

Birinci Mesele

Cenâb-ı Allah, Hazret-i Nûh (aleyhisselâm)'un ve gemisindekilerin kurtarılmaları hususunda, "Onu bir ayet kıldık... "(Ankebût, 15), burada ise, cemî olarak "ayetler vardır" buyurmuştur. Çünkü gemi ile kurtarılma işi, akılların yadırgamayacağı bir şeydir. Dolayısıyla onda ayet (ibret ve mucize), Allah'ın, Hazret-i Nûh (aleyhisselâm)'a tam zamanında o gemiyi yapmayı . ahyetmesindedir. Çünkü eğer böyle olmasaydı, Hazret-i Nûh (aleyhisselâm) gaybı bilemediği için, gemi yapmazdı. Bir de, bu, Cenâb-ı Allah'ın o gemiyi, mesela çok şiddetli fırtınalar gibi, helak edici şeylerden koruması ile olmuştur. Fakat ateşten kurtarma işi, gerçekten enteresan ve hayrette bırakıcıdır. İşte bundan ötürü Cenâb-ı Hak, bu hususta cemî sigasıyla "ayetler..." demiştir.

Kıyamette Suya Kananlar

Cenâb-ı Hak, orada "alemler için bir ayet..."(Ankebût, 15) burada ise, "iman edecek kavimler için ayetler" buyurmuş ve ayetlerin mü'minlere has olduğunu beyan etmiştir.

Çünkü o gemi yıllarca kalmıştır. Böylece pek çok kimse ona uğramış ve onu görmüştü . Bu sebeble de herkesin o gemi hakkında bilgisi olmuştu. Ateşin serinletilmesine gelince, bu uzun süre devam etmişti. Dolayısıyla bu, Hazret-i İbrahim (aleyhisselâm)'den sonra gelenler için, ancak ona inanmak suretiyle bilinir, kabul edim. Burada şöyle bir incelik vardır: Allahü teâlâ, Hazret-i İbrahim (aleyhisselâm)'e, o ateşi, bizzat kendisi hidayete erip, soyumun hidayete ermiş olmasından ötürü serinletmiştir. Allahü teâlâ mü'minlere de kendileri için, Hazret-i İbrahim (aleyhisselâm)'de güzel örnekler bulunduğunu söylemiştir. Binaenaleyh bu temektir ki, mü'minler için, Allah'ın kıyamet günü onlara serinleteceği müjdesi verilmektedir. Buna göre Cenâb-ı Hak sanki, "İşte bu serinletme işinde, inanan kimseler için ayetler vardır" demek istemiştir.

Üçüncü Mesele

Cenâb-ı Hak, orada (......) burada ise, (......) buyurmuştur. Çünkü "sefine" (gemi)nin kendisi için bir mucize değildir. Çünkü eğer Cenâb-ı Allah o tufanı yaratmamış olsaydı, Hazret-i Nûh (aleyhisselâm)'nun gemi yapma işi anlamsız olurdu. O halde, Allahü teâlâ "sefine"yi, meydana geldikten, yapıldıktan sonra bir ayet kılmıştır. Ama ateşin serin kılınması işi, meydana geldiğinde bizzat kendisi ayettir. Ayet olabilmesi için, tufanın yaratılması gibi, diğer bir şeye muhtaç değildir.

Putlaştırmada Sevmenin Rolü

24 ﴿