27

"Biz ona, îshâk ile Ya'kûb'u ihsan ettik. Onun zürriyetinde Peygamberlik, nübüvvet ve sağduyu kıldık. Dünyada ona mükâfaatını verdik. Şüphesiz o, âhirette de salihlerdendir.".

Biz, Hak teâlâ'nın, "Onların kötülüklerini mutlaka örteriz ve onları mükâfaatlandırırız" (Ankebût,7) ayetinin tefsirinde, Allah'ın rahmetinin tesirinin iki şeyde yani, kötü azabtan emin kılmada ve güzel mükâfaat vermede olduğunu, şirk koşmamış olduğu için Cenâb-ı Hakk'ın ona azab etmeyeceği; Allah'ın bir olduğuna inandığı için, Allah'ın ona mükâfaat vereceği va'dinl kesin olarak yerine getirmiş olması için, bunun âhirette mü'mine ulaşacağını anlatmıştık. Fakat bunun dünyada olması vâcib değildir. Çünkü dünyada iken kâfirler çoğu kez bolluk içerisinde, mü'minler ise günlük ihtiyaçlarını bile giderememekle, yannını düşünmektedir. Fakat ayette bahsedilen bu iki şey, dünyada iken de istenmektedir. Peşin azabın savuşturulması hususunda, Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'in, "Ey Rabbimiz, bizi fakirliğin ve cehennemin azabından koru" Nesai İstiaze 14-16 (8/261) (Benzer hadis) diye dua ettiği rivayet edilmiştir. Hadisteki "fakirlik azabı", dünyevî azabın defi ile alakalıdır. Dünya mükafaatı ise "Ey Rabbimiz bize dünyada hasene ver, âhirette de hasene ver" (Bakara. 201) ayetinde ifade edilmiştir.

Bu malum olduğuna göre diyoruz ki: Hazret-i İbrahim (aleyhisselâm), önce Cenâb-ı Hakk'ın birliğini anlatınca, Allah ondan dünya azabını, yani o ateşin azabını defetti; O, bu işi, kavminin ısrarlı tekzibine ve ona işkence etmek suretiyle zarar vermesine rağmen, sürdürünce, Allah ona diğer mükafaatı, yani peşin-dünyevî mükafaatı da vermiş ve bunu ona, "Biz ona, îshâk ile Ya'kûb'u ihsan ettik..." ayetiyle anlatıp saymıştır. Ayette şöyle bir incelik var Allah Tealâ, Hz: İbrahim (aleyhisselâm)'in, dünyadaki bütün hallerini zıdlanyla değiştirmiştir: Kavmi ona ateşle işkence etmeyi İstediğinde, o tek başına idi. Ama Allahü teâlâ, onun yalnızlığını kesrete (çokluğa) dönüştürdü ve böylece dünyayı (sonra) onun zürriyetiyle doldurdu. Hazret-i İbrahim (aleyhisselâm)'in başlangıçta kavmi ve yakın akrabaları, hatta Azer, sapmış ve saptırmışlardı. Cenâb-ı Hak, onun akrabalarını hidayete eren ve hidayete sevkeden akrabalar haline getirdi. Bunlar, Cenâb-ı Hakk'ın peygamberlik ve kitab verdiği hürriyetidir. Hazret-i İbrahim (aleyhisselâm)'in başlangıçta ne makamı ne malı vardı. Halbuki bu iki şey, dünyevî lezzetlerin tepe noktasını teşkil etmektedir. Allah ona dünyada İken mal ve makam şeklinde ecir de verdi. Böylece malı öyle çoğaldı ki sürülerinin sayısını ancak Allah biliyordu. Denildiğine göre boyunlarında altın tasmalar bulunan on ikibin bekçi köpeği vardı. Makama ve şerefe gelince, kıyamete kadar, diğer peygamberlere getirilen salat-ü selâm ile birlikte ona da selât-û selam getirilir oldu. Böylece önemsenmeyen bir kişi iken, peygamberlerin şeyhi olmakla meşhur oldu. Nitekim kavminden birileri, "Adına ibrahim denen bir gençten bahsedildiğini duyduk." (Enbiya, 60) diyorlardı. Bu, ancak, insanlar arasında pek tanınmayan birisi hakkında söylenecek bir sözdür.

İbrahim (aleyhisselâm) Ahirette

Daha sonra Cenâb-ı Hak, "O, ahirette de sâlihlerdendir" buyurmuştur Yani, günahlarını çoğaltması için kendisine dünyada iken iyiliklerinin sevabı (karşılığı) verilen, yahut istidrâç (derece derece daha çok azması) için kendisine mühlet verilenler için olduğu gibi, İbrahim (aleyhisselâm)'e dünyada bu peşin bir mükafaat olarak verilmiş değildir. Onun ahirette verilecek, yol gösterme ve peygamberliğinin mükâfaatı da vardır. Bu da onun, orada sâlihlerden olmasıdır. Çünkü kulun sâlih olması, elde edebileceği en yüksek derecedir. Zira "sâlih"in, olduğu gibi kalan şey manasına geldiğini beyân etmiştik. Nitekim Arapça'da, "yemek henüz sâlih, yani, olduğu gibi, bozulmadan durmaktadır" denilir. Olduğu gibi kalan, bozulmayan ise bir azabta olmaz. Olamayacağı gibi, istediği her mükâfaatı da elde eder. Ayetle ilgili iki mesele vardır:

Birinci Mesele

İsmail (aleyhisselâm) de, onun sâlih oğullarındandır ve kurban olma konusunda, Allah'ın emrine boyun eğmiş ve hükmüne teslim olmuştu. Öyleyse niçin bu ayette ondan bahsedilmemiştir? Buna cevaben denilir ki: O, bu ayetti "zürriyet" ifadesine dâhil olarak düşünülmüş ve ondan açıkça, ismen bahsolunmamıştır. Çünkü ayetin maksadı, Cenâb-ı Hakk'ın, Hazret-i İbrahim (aleyhisselâm)'e, çocuklar ve torunlar ihsan etmek suretiyle, lütfettiğini anlatmaktır. Dolayısıyla Cenâb-ı Hak, Hazret-i İbrahim (aleyhisselâm)'in çocuklarından birini, yani en büyüğünü ve torunlarından birini, yani en bariz olanını zikretmiştir. Nitekim birisi, "Hükümdarın hizmetinde, falanca padişahlar ve emirler var" der ve hepsini tek tek saymaz. Çünkü onlardan birini zikretmek, onun özelliğinden ötürü değil, cinsin beyânı içindir. Binâenaleyh eğer o ondan başkasını zikredecek olsa, o zaman bundan, hepsini tek tek sayacağı anlaşılırdı. Böylece de, sayılmayanların onun gibi (sayılan gibi) olmadığı zannedilirdi.

Duasına İcabet

Allahü teâlâ, Hazret-i İbrahim (aleyhisselâm)'in zürriyetine, duasına bir icabet olarak, peygamberliği vermiştir. Babanın, çocukları arasında eşit davranması güzel birşeydir. Öyle ise niçin, Hazret-i İshak (aleyhisselâm)'ın soyundan gelen peygamberler, Hazret-i İsmail (aleyhisselâm)'in soyundan gelenlerden sayıca daha çoktur?

Cevap: Allahü teâlâ, Hazret-i İbrahim (aleyhisselâm)'den kıyamete kadar, zamanı İkiye, insanları da iki ayrı topluma ayırmıştır. Zamanın birinci kısmında, Allah peygamberler göndermiştir. Onlarda pek çok faziletler vardı ve onlar biri biri peşine (peygamber olarak) gelmişlerdir. Hepsi de bir asır içinde gelmişlerdir ve hepsi de Hazret-i lahâk (aleyhisselâm)'ın vârisleri (ve zürriyetidir)ler. Zamanın ikinci diliminde ise, Hazret-i İbrahim (aleyhisselâm)'in diğer oğlu Hazret-i İsmail (aleyhisselâm)'den kendisinde, onlarda bulunan bütün faziletleri ve özellikleri taşıyan tek bir peygamber çıkarmış ve O'nu bütün mahlükata peygamber olarak göndermiştir. Bu, Hazret-i Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)'dir ve O'nu Allah, peygamberlerin sonuncusu kılmıştır. İnsanlar, dört bin seneden daha fazla bir zaman, Hazret-i İshak (aleyhisselâm)'ın torunlarının dini üzere olmuşlardır. Binâenaleyh insanların, Hazret-i İsmail (aleyhisselâm)'in zürriyetinin dini üzere de bu kadar bir süre kalmaları uzak bir ihtimal değildir.

Lût (aleyhisselâm)'un Tebliğ ve Tehdidi

27 ﴿