52"Sana indirdiğimiz O kitâb -ki, devamlı olarak karşılarında okunup duruyor- onlara kâfi gelmedi mi? Onda, iman edecek bir topluluk için, elbette bir ve bir öğüt vardır. De ki: Benimle sizin aranızda, Allah'ın, hakkıyla şahit olması yeter. Göklerde, yerde ne varsa, O bilir. Batıla iman ve Allah'ı (inkâr ile) kâfir olanlar (yok mu?), işte onlar, hüsrana uğrayanların ta kendileridir." Cenâb-ı Hak, "Sana indirdiğimiz o kitab -ki, devamlı olarak karşılarında okunup - onlara kâfi gelmedi mi?" buyurmuştur. Yani, "Eğer bir mucizenin,peygamberlik için şart ise, bunun için tek bir mucizenin indirilmesi kâfidir. feı da indirilmiş olup, Kur'ân'ın bizzat kendisidir. Çünkü Kur'ân, açık ve devamlı bir mucizedir. Cenâb-ı Hakk'ın "Onlara kâfi gelmedi mi?" ifadesi, Kur'ân'ın, olan miktarında fevkinde olan bir mucize olduğunu ifade etmektedir. Zira bir "Kötülük yapan için, ikram beklemesi şöyle dursun, kendisine dayak atılmaması yetmez mi?" dediğinde, O'nun bu sözü, dayak atmamanın onun için yeter de artar bir şey olduğunu ifade eder. Binâenaleyh, Cenâb-ı Hakk'ın, "Sana indirdiğimiz o kitab onlara kâfi gelmedi mi?" hitabı da, böyle bir ifadedir. Bu böyledir, zira Kur'ân-ı Kerim, şu sebeplerden dolayı, daha önce geçen, her mucizeden daha tam ve mükemmel bir mucizedir. 1) O mucizeler, tahakkuk etmiş, ama sürekli olmamıştır. Çünkü, Hazret-i Musa (aleyhisselâm)'nın değneğinin bir ejderhaya dönüşmesinden ve Hazret-i İsa (aleyhisselâm)'nın, Ölüteri diriltmesinden, bizim için geriye kalan bir şart yoktur. Binâenaleyh iman etmese bu tür şeylerin tahakkukunu yalanlasa, bu şeyleri o kimseye, İlahî kitab olmaksızın isbât etmek mümkün değildir. Ama Kur'ân'a gelince, bu sürekli bir mucizedir, bakîdir. Şayet O'nu, birisi inkâr edecek olsa, biz hemen O'na, "O'nun gibi bir ayet getir" deriz. 2) O değneğin bir ejderhaya dönüşmesi, bölgeseldir, bir mahalde tahakkuk etmiştir. Bu sebeple O'nu, orada bulunmayanlar görmemiştir. Kur'ân'a gelince, Doğu ve Batı'ya ulaşmış ve herkes, onu duymuştur. Burada şöyle bir incelik de vardır. Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'in mucizeleri, mahallî değildir. Ayın yarılması hadisesi, bunlardan birisi olup, bütün yeryüzünü ilgilendiren bir hadisedir. Çünkü, ay tutulduğunda, bu tutulma işi genel olur. İşte, aynen bunun gibi, Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'in nübüvveti de geneldir, bir bölgeye mahsus değildir. Zira, onun peygamber oluşundan (dünyaya gelişinde) bir tarafta Sava Gölü suyunu çekerken, diğer tarafta Kisrâ'nın sarayları yıkılmış, diğer yandan Rûm diyarında da kiliseler yerle bir olmuştur. Bütün bunlar, O'nun peygamberliğinin umumî olduğunu anlatmak için olmuştur. 3) Bu şudur: Bu mucizenin dışında kalan mucizeler çeşitli ilâçlarla yapılmış olan bir sihirdir" diyebilir. Halbuki Kur'ân için böyle bir şey söylemesi mümkün değildir. Kur'ân'daki Rahmet Vechi Daha sonra Cenâb-ı Hak, bunu, sayesinde gerçek peygamberi tanımaları için kulları hakkında rahmet olan bir mucize yaptığına dair bir işaret olsun diye "Onda elbette bir rahmet vardır" buyurmuştur. Bu böyledir, zira biz, gerçek peygamberin elinden bir mucizenin zuhur etmesinin, ilahî bir rahmet olduğunu ve onun, dilenirse ortaya konulmayacağını, böylece de insanların, doğru olan peygamberi yalanlama; yalancı peygamberleri ise tasdik etme gibi bir hata içinde bırakılacağını; çünkü, gerçek peygamberin yalancı peygamberden, mucizenin olmaması halinde ayırdedilemeyeceğini, ancak ne var ki Allah'ın istediğini yapacağım, dilediğini hükmedeceğini beyan etmiştik. Bu husus buna bir işaret olurken, Cenâb-ı Hakk'ın "bir öğüt" ifadesi de, bunun zaman devam ettiği sürece, herkesin, kendisinden öğüt alacağı kalıcı bir mucize olduğuna bir işarettir. Daha sonra Cenâb-ı Hak, "İman edecek bir topluluk için" buyurmuştur. Yani, "Bu rahmet mü'minlere tahsis edilmiştir. Çünkü mucize, kâfirlerin hertürlü mazeretlerini sona erdirmek ve inkârlarını sonuçsuz bırakmak için, onlara öfkelenerek olmuş olan bir hadisedir. Daha sonra Cenâb-ı Hak "De ki: Benimle sizin manada. Allah'ın, hakkıyla şahit olması yeter" buyurmuştur. Ki bu, "Hazret-i Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)'in peygamber olduğu aşikâr olup, delilleri çok parlak olduğu halde, ehl-î kitabın inatçıları onu tasdik etmeyince, tıpkı doğru söyleyen bir kimsenin yalanlayıp, bunun üzerine onun da, doğruluğu hususunda hertürlü delili getirerek, yine de tasdik olunmayınca, bu kimsenin, "Ey inatçılar, Allah benim doğru sizin ise yalan söytcı olduğunuzu bilyor. O, benimle sizin aranızda, dediklerim hususunda, hüküm veren bir şahittir" demesi gibi demiştir ki, bütün bunlar, bir takrîr ve bir te'kîdi ifade eden inzâr ve tehdittir. Allah'ın İlmi Her Şeyi Kuşatır Daha sonra Cenâb-ı Hak, Kendisinin kâfi oluşunu, bütün herşeyi bilmesi ile açıklayarak "Göklerde, yerde ne varsa, o bilir" buyurmuştur. Ki burada şöyle bir soru sorulabilir: Allahü teâlâ, Râ'd sûresinin sonunda, "O küfredenler şöyle der: "Sen gönderilmiş bir peygamber değilsin." Dedi ki: "Benimle aranızda şahit olarak Allah yeter ve nezdinde kitab ilmi bulunanlar da bunu (Râ'd, 43) buyurmuş, böylece burada ehl-i kitabın şehâdetini sona bırakmıştır.Halbuki, bu sûrede de, bu şehâdeti öne almıştır. Çünkü, "Kendilerine kitab verdiklerimiz, buna iman ediyorlar. Şunlardan da, yani ehl-i kitabtan da ona iman edecek nice kimseler vardır" (Ankebût, 47) buyurmuştur. Niçin? Biz deriz ki: Râ'd suresinde, muhatap müşriklerdir. Binâenaleyh, Cenâb-ı Hak, müşrikler aleyhine, ileri dışındakilerin şehâdetiyle istidlalde bulunmuştur. Hem sonra Allah'ın şahadeti, onları susturma hususunda, Allah'ın dışındaki bir şehâdetinden daha kuvvetidir. Halbuki buradaki söz, ehl-i kitaba karşı söylenmiştir. Kişinin kendi aleyhine şahadeti ise, o şeyi kabullenmesidir ki, bu, ona göre onun nezdinde delillerin en kuvvetlisidir. Binâenaleyh, ehl-i kitab için, en lüzumlu olan şeyi basa almıştır. Daha sonra Cenâb-ı Hak, müşrikleri ve ehl-i kitabı irşâd etmedeki bu iki ayrı yolu beyan edince, herikisini içine alacak genel bir beyan ve inzara başlayarak, "Batıla iman ve Allah'ı inkâr ile kâfir olanlar (yok mu?) işte onlar hüsrana uğrayanların tâ kendileridir..." buyurmuştur. Bu, "Allah'ın dışındaki şeylere iman edenler" demektir. Çünkü, Allah'dan başkası bibidir. Zira O'ndan başka hersey, "O'nun vechi (zâtı) hariç, hersey helak olucudur" (Kasas, 88) ayetinin de ifade ettiği gibi, yok olucudur. Yok olacak olan hersey de batıldır. O halde, yok olucu olan bâtıldır. Dolayısıyla Allah dışındaki hersey bâtıldır. Binâenaleyh Allah'ın dışında birşeye iman eden, bâtıla imân etmiş olur. Bu ifadeyle ilgili birkaç mesele vardır: Birinci Mesele Ayetteki, "İşte onlar, hüsrana uğrayanların tâ kendileridir" ifadesi, hasr manasını gerektirir, yani, "Kim bâtıla imân eder ve Allah'ı inkâr ederse, işte bu hüsrana uğramıştır. Şu halde bunlardan sadece birini yapanın hüsrana uğramaması gerekir? Cevap: Biz diyoruz ki: Bunlardan birini yapanın, diğerini yapmamış olması imkânsızdır. Sadece Allah'dan başkasına iman etme kısmına gelince, böyle yapan, Allah'a şirk koşmuş, böylece de Allah'dan başka, Allah gibi, Allah'ı da başkası gibi kılmış olur. Fakat Allah'ın dışındaki herşey âcizdir, câhildir, mümkinü'l-vücûddur, dolayısıyla da bâtıldırlar. O halde böyle yapan, Allah'ı da böyle saymış olur. Böylece bu, Allah'ı inkâr olmuş olur. O'nu inkâr edip kâfir olana gelen kimse, "Bu âlemin mucîd (var edici) bir ilahı yoktur. Binâenaleyh âlem, kendi kendine varolmuştur" demiş olur. Böylece de, "Bu âlem vâcibü'l-vücûddur. Vâcibü'l-vücûd (varlığı zorunlu, yokluğu düşünülemez) olan ise, ilahtır" demiş olur ki, dolayısıyla "Allah'dan başkası ilahtır" demiş olur. Bu da, Allah'dan başkasını isbat ve tasdik olur. Te'kid Üslubu Allah'dan başka şeye (İlah olarak) iman etmek, Allah'ı inkârdır. Dolayısıyla bâtılı tasdik eden (İlah olduğunu söyleyen) herkes Allah'ı inkâr etmiş olur. Binâenaleyh bu atfın, bir kimsenin, "Kalk ve oturma. Bana yaklaş, uzaklaşma" sözünde olduğu gibi, te'kid dışında bir fayda ve manası var mıdır? Cevap: Evet. Bunda, bu te'kid dışında şöyle bir başka fayda daha vardır: Allahü teâlâ, ikinci ifadeyi birincinin çirkinliğini beyan etmek için getirmiştir. Bu tıpkı birisinin, bâtılı ileri sürmenin çirkinliğini ortaya koymak için,"Sen, hakkı bırakıp da bâtılı mı söylüyorsun?" demesi gibidir. Ehl-i Kitab Buraya Dahil mi? Bu ifade, ehl-i kitabı da içine alır mı, yani onlar da batıla iman edip, Allah'ı inkâr edenlerden midirler? Biz deriz ki: Evet. Çünkü onlara göre, bu peygamberin mucizesinin Allah katından olduğu kesin olarak bilinip, onlar bu hususta inâd edip, işi yokuşa sürerek, bile bile, "Bu, Allah'dan başkasının katındadır" deyince, bunlar, tıpkı taş atan birisini görüp, bu taşları atanın Zeyd olduğunu söyleyen kimse gibi olmuş olurlar. Bu durumda onlar o şahsın Zeyd olduğunu kesin bir ifade ile söylemişlerdir. Hatta öyle ki o şahsın kim olduğu sorulacak olsa ve "Bu adam kim?" denilecek olsa, "Zeyd" der. İşte tıpkı bunun gibi, onlarda bu mucizeyi ortaya koyanın Allah olduğunu kesin olarak bildikleri halde, "Bunu ortaya koyan Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)'dir" dediklerinde, "Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem), Allah'dır" demiş olmaları gerekir ki işte bu bâttla imandır. Onlar, bu mucizeyi ortaya koyanın belli bir zat yani (Allah) olduğuna kesin hükmetmelerine rağmen, "Bu mucizeyi ortaya koyan ilah değildir" dediklerinde, bu belli zâtın Allah olduğunu, fakat ilah olmadığını söylemiş olurlar ki biı da Allah'ı bir inkârdır. Bu ayet, "Kulun fiilleri, Allah'ın yarattığı şeylerdir veya kulun kendisinin yarattığı şeylerdir" diyenler tarafından, aleyhimize delil olarak getirilemez. Çünkü bu da, tıpkı, mucizeler, Allah'ın fiili olduğu halde, ehl-i kitabın bunları başkasına nisbet etmeleri gibi, Allah'ın fiillerinin başkasına nisbet edilmesidir. Çünkü böyle diyen, fiilin kime âit olduğunu, kime nisbet edileceğini bilememiştir. Bu da tıpkı, atılan bir taş görüp, fakat atanı görmeyen, ama onu atanın Zeyd olduğunu sanan, böylece de, "Bu taşı atan ancak Zeyd'di" deyip, sonra atanı görüp, Zeyd olmadığını anlayınca, artık kesin olarak, "Bu, Zeyd'dir" diyemez. Fakat atanı bizzat atanı, taş atışını görüp, bu taşı atanın Zeyd olduğunu söylediğinde, bu adamın Zeyd olduğunu söylediğin de, Bu adamın Zeyd olduğunu söyleceği kesindir. İşte ehl-i kitabın, o mucizeyi ortaya koyanın Allah olduğunu bildikleri halde, "Bu, Allah'dan değildir" dediklerinde, bu hususta muannid (inadtaşmış) olanları açısından fark ortaya çıkmış olur. Daha sonra Cenâb-ı Hak, "işte onlar hüsrana uğrayanların tâ kendileridir" buyurmuştur. İşte hüsran çeşitlerinin en ilerisi de böyle olur. Çünkü sermayesini kaybeden ve bunun peşisıra istenen borçları olmayan kimsenin hali, sermayesini kaybettiği gibi, ayrıca birçok borçlan da bulunan kimsenin hâlinden daha kolaydır. Binaenaleyh onlar da, Allah'dan başkasına ibadet edince, ömürlerini bu yolda harcamış ve karşılığında hicbirşey elde edememiş, ayrıca üzerlerinde, Ödemeyecekleri bir zaman ve yerde, istenecek bir takım farzları yapmama borçları kalmıştır. Hemen Azap İstekleri |
﴾ 52 ﴿