56"Ey iman eden kullarım, şüphesiz ki Benim arzım geniştir. O halde ancak Bana ibadet edin". Bu ayetin daha önceki ayetlerle münasebetini şu şekilde izah edebiliriz: Allahü teâlâ hem müşriklerin, hem ehl-i kitabın halini ayrı ayrı ele alıp, sonra da inzâr hususunda bunları birleştirip, her ikisini de cehennemliklerden sayınca, inadlan arttı, fesadtan fazlalaştı ve mü'minlere eziyet etmede ileri gidip, onları ibadetten menettiler. İşte bunun üzerine Cenâb-ı Hak, mü'minlere hitaben, "Ey iman eden kullarım, şüphesiz ki Benim arzım geniştir. O halde ancak Bana ibadet edin." demiştir. Bu, "Ey kullarım, eğer sizin, yeryüzünün bazı bölgelerinde ibadet etmeniz imkânsızlaşmış ise, oradan hicret edin. Ama Bana ibadeti kesinlikle bırakmayın" demektir. İşte bu ifade ile, dâru'l-harbte oturmanın haram, ordan çıkmanın farz olduğu anlaşılmıştır. Hatta, bir kimse oradan çıkmamak için, hanımının boş olması üzerine yemin etse bile, oradan hicret etmesi gerekir, böylece talak olacak olsa bile, orada durmaması gerekir. Ayetle ilgili birkaç mesele vardır: Kulluk Şerefi Mü'minlerindir Hak teâlâ, "Ey kullarım" ifadesi ile, kâfirler de bu ifadeye dahil olduğu halde, sadece mü'minlere hitab etmeyi murad etmiştir, niçin? Cevap: Biz, kâfirlerin, bu ifadeye dâhil olmadıklarını söylüyoruz. Şu sebeplerden ötürü, onların bu ifadeye dahil olmadıklarını söylüyoruz: 1) Hakkında Allah'ın "kulum" dediği kimseler üzerinde Şeytan'ın hükümranlığı (tesiri) söz konusu değildir. Bunun delili, "Kullarım özerinde senin için sulta (hükümranlık) yoktur" (Hicr, 42) ayetidir. Kâfir ise şeytanın sultası altındadır. Dolayısıyla kâfir, Cenâb-ı Hakk'ın, "Ey kullarım" ifadesine dahil değildir. 2) "Kullarım" diye yapılan hitab, mükelleflerin elde edeceği en şerefli bir makamdır. Çünkü Cenâb-ı Hak, Hazret-i Adem (aleyhisselâm)'i yaratınca, onu üstün bir vasıf olan "hilafet" sıfatını verdi. Nitekim Cenâb-ı Hak, "Ben yeryüzünde bir halife yaratacağım" (Bakara, 30) buyurmuştur. Halife, değerce insanların en büyüğü; güç bakımından da insanların en ilerisidir. İblis, bu isimden korkmamış ve çekinmemiş, aksine bu isim sebebiyle, Hazret-i Adem (aleyhisselâm)'e saldırmış, ona düşman olmuş ve onu yenmiştir. Nitekim Cenâb-ı Hak, "Şeytan o ikisinin (Adem ile Havva'nın) ayağını kaydırdı" (Bekara, 36) buyurmuştur. Sonra, Hazret-i Adem (aleyhisselâm)'in sâlih çocuklarından, Allahü teâlâ'nın "kullarım" dediği kimseler vardır ki şeytan onlardan geri durmuş, onların karşısında küçülmüş ve saklanmıştır. Nitekim Cenâb-ı Hak, "Kullarım üzerinde senin için sulta (hükümranlık) yoktur" (Hicr, 42) buyurmuştur. Zaten şeytan da, "Kulların müstesna... ben o insanların hepsini azdıracağım" (Sad, 82-83) demiştir. Böylece mükellefin, Allah'ın (gerçek) kulu olması halinde, derece bakımından yeryüzünün halife oluşu halinden daha üstün olduğu anlaşılır. Belki de Hazret-i Adem (aleyhisselâm), hakkında, Cenâb-ı Hakk'ın, "Biz seni yeryüzünde bir halife yaptık" (Sad, 26) buyurduğu Dâvûd (aleyhisselâm) gibidir ki o, Adem (aleyhisselâm) şeytanın elinden, ancak Allahü teâlâ'nın kendisine "kulum" deyip, o da Allah'a, "Ey Rabbimiz biz kendimize zulmettik" (A'raf, 23) diye nida ettiğinde ve Allah da onu bu nidası sebebiyle (peygamber olarak) seçtiğinde kurtulabilmiştir. Bu tıpkı Cenâb-ı Hakk'ın, "Kulumuz, o kuvvet sahibi Davud'u da hatırla" (Sad, 17) demesi gibidir. Bu bilindiğine göre kâfir "halife" olmaya elverişli değildir. O halde daha nasıl o, hilâfetten daha büyük olan şeye yani "kulum" denilmeye layık olabilir. Şu halde Hak teâlâ'nın "kullarım" ifadesine sadece mü'minler girer. 3) Bu hitab, mü'min için, kendi sa'yü gayreti ve Allah'ın muvaffak kılması sayesinde yapılmıştır. Çünkü Allahü teâlâ, "Bana duâ edin, ibâdet edin ki size icabet edeyim" (mü'min, 60) buyurmuştur. O halde mü'min Rabbisine, "Ey Rabbimiz, bizi "Rabbinize iman edin diye" davet eden münâdiye kulak verdik ve böylece iman ettik" (al-i imran, 193) diye dua eder. Allah da ona, "Ey kendi aleyhlerinde israf etmiş kutanmı, Allah'ın rahmetinden ümid kesmeyin" (Zümer,53) buyurarak icabet etmiştir, O halde, Allah ile kulu arasındaki ilgi, kulunun "Ya Rabbi..." demesi, Allah'ın da, "Ey kulum..." demesi ile ve kulunun duası ile pekişir. Fakat kâfir dua etmez, dolayısıyla da ona icabet olunmaz. Dolayısıyla ayetteki, "Ey kullarım" ifadesi ancak mü'minleri içine alır. İman Vasfını Tasrihin Sebebi Ayetteki "Ey kullarım" ifadesi sadece mü'minleri içine aldığına göre, sıfat ancak mevsûfu temyiz etmek için kullanılmasına rağmen, O'nun bu ifadeyi "iman eden" diye tavsif etmesinin faydası nedir? Nitekim, kâfirlerden ve cahillerden ayırmak için, "Ey mü'min olan mükellefler... Ey akıllı olan adamlar..." denilir, niçin? Cevap: Biz diyoruz ki sıfat, sadece mevsufu ayırd etmek için, bazan da sırf onda o vasfın bulunduğunu göstermek için getirilir. Nitekim her peygamber ve her melek temiz olduğu ve ikram edilmiş olduğu halde, "ikram olunmuş peygamberler..." tertemiz melekler..." denilmiştir. Bu ifadeler, bunlarda ikram edilme ve temiz olma sıfatının mevcud olduğunu göstermek için kullanılmıştır. Bu, bizim "Büyük Allah", Uzun Zeyd" dememiz gibidir. Binâenaleyh buradaki "iman edenler" vasfı, sırf o kulların mü'min olduklarını beyan etmek için getirilmiştir. Âbide İbâdet Emri Onlar âbit oldukları halde, Cenâb-ı Hak onlara "Ey Kullarım" deyince, daha "Bana ibadet edin" diyerek tekrar ibadeti emretmesinin hikmeti nedir? Cevap: Diyoruz ki bunun iki manası vardır: a) Bu ibadet işinin sürdürülmesini istemektir. Buna göre ifade, "Ey daha önce bana ibadet eden Kimseler, gelecekte de, bundan sonra da Bana ibadet edin" demektir. b) Bu, ibadette İhlası emretmektir ve "Ey Bana ibadet eden, İbadetini sırf benim için yap. Benden başkasına ibadet etme" demektir. Dördüncü Mesele Ayetteki, "ancak Bana" ifadesindeki "fa" harfi, kendisinin bir şartın cevabı olduğuna delalet eder. Öyleyse o şart nedir? Cevap: Ayetteki, "Benim arzım geniştir" ifâdesi, Allah'a ibadet için bir mâniln olamayacağına bir işarettir. Sanki Allahü teâlâ böylece, "Bana ibadet etmeye bir mâni olmadığı zaman, Bana ibadet ediniz" demek istemiştir. Ayetteki "Bana ibâdet edin" ifadesinin başındaki fâ ise, muktezî (gerektireni), muktezâya (gereken) atfetmek için getirilmiştir. Bu tıpkı, "Bu âlimdir. Binâenaleyh ona ikram edin denilmesi gibidir. İşte burada da Cenâb-ı Hak kendisini, "Ancak Bana" ifadesi ile bildirip, Kendisi zâtı gereği ibadete müstehak olunca, "O halde bana ibadet edin" demiştir. İlahî Yardım Vadi Allahü teâlâ'nın kulları aynı şeyi, "Ancak sana ibadet ederiz", bunun peşinden de, "Ancak senden yardım dileriz" (Fatiha) demişlerdir. Allahü teâlâ ise, kulunun "Ancak sana ibadet ederiz" seklindeki sözüne "Ancak Bana ibadet edin " diyerek muvafakat etmiş, ama kulunun "Ancak senden yardım dileriz" sözüne karşılık birşey zikretmemiştir, niçin? Cevap: Aksine bu yardım konusu da, Hak teâlâ'nın, "Ey kullarım..." ifadesinin zımmında vardır. Çünkü kullarım ifadesi ile zikredilenlere karşı, şeytanın tüm yolları kapalı ve tıkalı olunca, bu alabildiğine bir yardım olur. Altıncı Mesele Cenâb-ı Hak, yardımı önce zikretmiş; kul ise yardım isteme yi sona bırakmış niçin? Cevap: Çünkü kulun yaptığı şeyler, bir gayeden ötürüdür. Bir maksaddan ötürü yapılan her fiilin maksadı ise, idrak edilme bakımından fiilden öncedir. Zira oturma için bir ev yapanın aklına, önce oturmanın fayda ve gereği ile ilgili düşünceler gelir ve bunlar onu bu binayı yapmaya sevkeder. Fakat maksad, gerçekleşme açısından, ancak vasıta olan o fiilden sonra gelir. Binâenaleyh diyoruz ki: Kulun yardım istemesi, ibadet maksadından ötürüdür. Dolayısıyla yardım isteme işi, idrak bakımından ibadetten öncedir. Allahü teâlâ'nın fiilleri ise, böyle bir maksada mebnî değildir. Bu sebeble Cenâb-ı Hak, var oluştaki sırayı nazar-ı dikkate almıştır. Çünkü yardım etmesi, kulun ibadetinden öncedir. Herkes Ölümü Tadacak |
﴾ 56 ﴿