60

"Nice canlı mahlûk vardır ki rızkını kendisi taşımıyor. Onu da, sizi de Allah rızıklandırıyor. O, hakkıyla işiten, kemaliyle bilendir."

Cenâb-ı Hak, sabredenlerden ve Rablerine tevekkül edenlerden bahsedince, kişinin tevekkül etmesine yardımcı olan hususa da yer vermiştir ki, bu da, yarını için hiçbirşey biriktirmeyen ve kendisine her gün rızkı bolca getirilen canlıların durumunun beyan edilmesidir. Bu ayetle ilgili birkaç mesele vardır.

Birinci Mesele

Ayetteki keeyyin kelimesinin, sadece dört değişik kullanılışı vardır. Bunlar: keeyyin, kâinin, keyyin ((......) vezninde) ve keyy ((......) vezninde) telaffuzlarıdır. Bunlar içinde sadece keeyyin ilk İbn Kesir'e ait kâinin kıraatleri vardır.

Keeyyin Kelimesi

(......) kelimesi teşbîh kâhf ile, ve gibi kullanılan, (eyyun) kelimesinden meydana gelmiştir. Bu ikisi bir araya gelerek terkîb oluşturmuşlar ve mürekkeb halleri (kem-nice)... manasında kullanılmıştır. Bu kelime, mürekkeb olan ile olmayanın arasını belirlemek için, nûn ile yazılmıştır. Çünkü (keeyyin) kelimesi, mürekkeb olmaksızın kullanılır Bu tıpkı, bir kimsenin, "Öyle bir adam gördüm ki, bu öyle rastgele bir adam değildir" demesi gibidir. Bazan muzâfun ileyh hazfedilir de, denilir. (Yani, (......) kelimesi olmaksızın...) Bu durumda da (......) kelimesi mürekkeb değildir; çünkü burada (......) kelimesi mürekkeb olmuş olsaydı, tıpkı aradaki farkı belirtmek için, (Ma'dîkeribe) ile (Ba'lebekke) kelimesinin bitişik olarak ve İle arasını ayırmak için (......) kelimesinin ha ile yazılması gibi, nün ile yazılması gerekirdi.

Üçüncü Mesele

Kem (nice) manasında olan (......) kelimesi min ile çok ender kullanılır. Kem kelimesi de genellikle min'siz kullanılır. Nitekim Arapça'da ve (Nice adam) denilir. Bu böyledir, zira biz, kem manasına olan keyyin kelimesi ile mürekkeb olmayan keeyyin kelimesi arasındaki farkı beyan etmiştik. Zira, (......) kelimesi mürekkeb olmadığı zaman, kendisinden sonra min'in getirilmesi caiz değildir. Zira, denilmez. Halbuki kem manasında olan ve terkib teşkil etmiş olan (......)'de ise, nûn'un getirilmesi caizdir. Böylece, işte bu şekilde ikisi arasındaki fark belirtilmiş olur.

Rezzak Allahdır

Cenâb-ı Hak, (......) buyurmuştur. Bu ifadeye, zayıf olduğu için rızkını taşıyamaz, manası verilmiştir. Yine, bunların, bit, pire, kurtçuk v.s. gibi hayvanlar olduğu da ileri sürülmüştür. Ayetteki bu ifadeye, rızkını toplayamaz, biriktiremez, manası da verilmiştir. Cenâb-ı Hak, kıyas yoluyla "Onu da sizi de Allah rızıklandırıyor" buyurmuştur. Yani, "Onların rızkının da Allah'tan olduğunda hiçbir şüphe yoktur. Aynen bunun gibi, sizi de Allah rızıklandınyor. O halde siz de tavekkül ediniz" demektir.

İmdi, eğer biri çıkıp da dese ki: "Canlıları rızıklandıranın Allah olduğunu kim söyleyebilir? Tam aksine, çöllerdeki bitkiler onların rızıklandırması için yeter sebeptir. Canlılar onlara doğru koşar da, böylece de onları otlar..." derse, biz deriz ki: Canlıları Allah'ın rızıklandırdığının delili, rızka, rızıklanana ve bu ikisinin toplamına nazarla üç yöndendir.

Rızka itibarla bunun deliline gelince, Allahü teâlâ şayet o bitkileri yaratmamış olsaydı, o zaman canlılar için bir rızık olmazdı. Rızıklanana nazarla bunun deliline gelince, gıda alma işi, sırf o şeyleri yutmakla olmaz. Tam aksine, o yenilen şeylerin mutlaka, meselâ otun kemik, yağ ve et gibi şeylere dönüşebilmesi için, o canlının uzuvlarıyla mutlaka münasebet kurabilmesi gerekir. Bu ise, ancak Allah'ın hikmeti ile olan bir husustur. Çünkü Cenâb-ı Hak o canlıda cazibe, tutma, hazmetme ve atıcı, def edici, v.s. kuvvetleri yaratmıştır. Sırf Allah'ın kudreti ve iradesi dikkate alındığında Ne bu demektir ki onları rızıklandıran Allah'dır. Her ikisine itibarla bunun deliline gelince, şunu deriz: Şayet Cenâb-ı Hak o canlıları, onun kokusunu tanıyabilmeleri için gıdaları olan o şeylere iletmemiş olsaydı, o canlı için bir gıdalanma söz konusu olamazdı. Baksana, hayvanlardan herhangi bir gıda çeşidini tanımayanlar vardır. Öyle ki, onun ağzına, tadını alması için o şey zorla konulur da, artık bundan sonra ancak onu yiyebilir. Çünkü, çoğu kez deve ne mayayı, ne de arpayı tanımaz. Ona iki veya üç defa bunlar yedirildiğinde o bunu tanır ve artık bundan sonra onu yemeğe başlar.

Tevekkülde Hayvan ve İnsan

Buna göre şayet birisi, "İnsan, tevekkülü gerektiren şeyler hususunda nasıl hayvanlara kıyaslanabilir? Halbuki, hayvanın rızkına ilişilmez. O ondan bu gün bir şey yeyip, geriye birşey bıraktığında, ertesi gün, onu, kimsenin eli ona dokunmamış olduğu halde bulur. İnsan ise, bu gün o şeyi almazsa, ertesi gün ona bir şey kalmaz. Hem insanın ihtiyaçları pekçoktur; çünkü o, pekçok çeşit giyim eşyasına ve yiyecek türüne muhtaçtır. Hayvanlarsa böyle değildir. Yine, hayvanların yiyecekleri hazırlanmıştır. İnsanların yiyecekleri ise, ekip biçme, öğütüp ekmek yapma, v.b. birtakım sıkıntılara katlanmayı gerektirir. Binâenaleyh, şayet insan, o azığını, kendisine ihtiyaç duymadan önce bulundurmazsa, onu, kendisine ihtiyaç duyduğu zaman bulamaz. Şimdi biz, kişinin, günü gelmezden önce ihtiyaçlarını tedarik etmesinin, onun tevekkülüne zarar verdiğini söylemiyoruz. Tam aksine bazan, ekip biçip o kimse Allah'a tevekkül etmiş, namaz kılan ise, tevekkül etmemiş olabilir. Çünkü, ekip biçen kimse, Allah'a dayanır. Onun Allah hakkındaki inancı şöyledir: Eğer Allah isterse, ekip biçmeden de rızıklandırır. Eğer isterse, bu ekilen ve biçilen şeylerden de rızıklandırmaz. Binâenaleyh o çalışır, ama kalbi hep Allah iledir. Ve bir kimse, gerçek anlamda tevekkül etmiştir. Ama, namaz kılan kimsenin kalbi ise, (bazan) Zeyd'in ve Amr'ın elinde olan şeylerledir. Bu durumda tevekkül etmemiştir.

Bu soruyu soranın, "insanın ihtiyaçları pekçoktur" şeklindeki sözüne gelince, biz deriz ki: Onun kazanç yolları da pekçoktur. Çünkü o, meselâ terzi ve dokumacı gibi, eliyle; postacı v.s. gibi ayağıyla; bağbekçisi gibi, gözüyle; deve sürücüsü ve tellal gibi, lisanıyla; mühendis ve tacir gibi, anlayışıyla; doktor ve fakîh gibi, ilmiyle ve hamal ve nakliyatçılar gibi, bedeninin kuvvetiyle... kazanç elde edebilir. Hayvanın ise böylesi kazanç yolları bulunmaz. Binâenaleyh, insanın yarın veya yarından sonra muhtaç olduğu o yufkayı, bu kadar kazanç yollan olduğu halde, Allah'ın rızık olarak ona nasib etmemesi uzak bir şeydir. O halde insanın, daha çok tevekkül etmesi gerekir... iken Allahü teâlâ, insanı, kendisine rızkının ve rızık sebeplerinin gelebileceği bir biçimde yaratmıştır. Çünkü Allah insanı, dünyayı mamur kılmaya kabiliyetli yapmıştır. Ve o dünyayı, istese de istemese de, o kimsenin mülkü olabilecek biçimde yaratmıştır. Öyle ki, enânun (davar, sığır ve devenin) yavruları, ağaçların meyveleri, sahibi bunları istemese dahi, onun müfküne girer. Bir nesil öldüğünde bu şeyler, diğerleri ister kabul etsinler, isterse etmesinler, zorla diğerlerine geçer. Halbuki, havyanın durumu hiç de böyle değildir. Çünkü, hayvana o rızkı gelmezse, gelmez. O halde, insanın, tevekkül etmesi, akla, hayvanın tevekkül etmesinden daha yatkın olur. Daha sonra Cenâb-ı Hak, "O, hakkıyla işiten, kemaliyle bilendir" buyurmuştur. Yani, "Siz rızkınızı istediğinizde, O, bihakkın duyar; duyar da icabet eder; sustuğunuzda ise, bihakkın bilir, sizin ihtiyaçlarınız ve ihtiyaçlarınızın miktarı O'na gizli ve saklı değildir" demektir.

Müşrik Yaratıcıyı İkrar Eder

60 ﴿