61

Celalim hakkı için, "gökleri, o yeri kim yarattı? Güneşi, ayı kim mûsahhar kadı?" diye sorarsan, mutlaka, "Allah" derler. O halde daha nasıl çevrilip döndürülüyorlar!".

Diyoruz ki: Cenâb-ı Hak, durumu, müşriklere hitaben, orada beyan edip, fakat anlar bundan faydalanmayarak ondan yüz çevirip, böylece bu orada mü'minlere de, "Ey iman eden kullarım" (Ankebut, 56) ifadesiyle, hitabta bulunup, onlarla alâkalı hükümleri tamamlayınca, mü'minlerle birlikte işittirmek suretiyle müşrikler için bir sayılabilecek şeylere de yer vermiştir ki, bu son derece güzeldir. Çünkü, bir efendinin iki kölesi veya bir babanın iki çocuğu olur, bunlardan birisi akıllı, birisi de olursa, önce yaramaza nasihat etmeye başlar. Eğer o sözlerini dinlemezse, yüz çevirip, akıllıya dönerek, "Bu, hitap edilmeye değmez. O halde, sen dinle, kulak ver. Bu yaramaz gibi olma!" der. Böylece onun bu sözü, akıllı olan için fer nasihat, yaramaz olan için bir caydırıcılığı ihtiva eder. Çünkü onun, "Bu, hitab atianeye değmez" şeklindeki sözü, yaramazın gönlünde bir bozukluk meydana aaarir Daha sonra baba, uslu çocukla konuşurken, yaramazın duyacağı bir biçimde, Kendisine şaşılan bu kardeşin var ya; o, yaptığının kötülüğünü biliyor, yanlışı ahudan seçebiliyor, doğruluk ve felah yolunu biliyor, fakat hep bunların aksini yapyor" dediğinde, onun bu sözü de o yaramazı kurtuluş yoluna sevkedici, yanlıştan Koyucu olur. İşte, aynen bunun gibi Allah, onlara şaşıran mü'mine "Şayet onlara, rî ve yeri kim yarattı?" diye sorsan onlar, "Hiç şüphesiz Allah der" derler, ama de iman etmezler" şeklinde hitap etmiştir.

Ayette, bir takım incelikler bulunmaktadır.

1) Allah, gökler ve yer için, yaratma fiilini; güneş ve ay için de mûsahhar kılma fiilini kullanmıştır. Zira, güneşin ve ayın, sadece yaratılmış olmaları hikmet sayılmaz, çünkü güneş, şayet, hareket etmeyen bir biçimde bir yerde duracak bir vaziyette yaratılmış olsaydı, ne gece-gündüz, ne de yaz kış meydana gelirdi. Binâenaleyh, hikmet, onları hareket ettirmelerinde ve mûsahhar kılınmalarındadır.

2) Bu incelik de, teshir lafzının kullanılmış olmasıdır. Zira hareket ettirme fiili, sadece harekete delâlet eder. Halbuki, sırf hareket yeterli değildir. Zira güneş, şayet bizim hareketimiz gibi hareket edecek olsaydı, yörüngesini binlerce yılda katedemezdi. O halde, güneş ile ayın mûsahhar kılınmalarından hikmet, o ikisinin, insanın nefes alıp vereceği bir zamanın içinde binlerce kilometre yol almalarıdır. Sonra Cenâb-ı Hak güneş ve ay için tek bir hareket yaratmamış, tam aksine pekçok hareket vermiştir. Bunlardan biri, güneşin, her gün ve gecede bir defa doğudan batıya doğru hareketidir. Diğeri İse, batıdan doğuya doğru olan hareketidir. Bunun delili, ayın, batı tarafında güneşe belli bir uzaklıkta görünmesidir. Daha sonra da, ayın ortalarına doğru, güneşin karşısında görülebilmesi için, oradan doğru uzaklaşır. Bu durumda güneş, batı ufkunda; ay ise, doğu ufkundadır. Diğer bir hareket de, yüksektik hareketi ile aydaki hilalleşme ve bedir haline gelme hareketidir. Batıdan doğuya doğru hareket olmasaydı, mevsimler meydana gelemezdi.

Bil kî, gök bilimcileri, "Güneş, yörüngesine oturmuştur. Yörünge onun hareketini yaptırmaktadır" demişlerdir, ama zahirden yana olan müfessirter bunu kabul etmemişlerdir. Biz ise, astronomlar bunun tabiat gereği olduğunu söylemedikleri müddetçe, bunun uzak bir ihtimal olmadığını belirtmek isteriz. Çünkü Allah, fâit-i muhtardır; isterse, yörünge hareket etmeksizin, ay ile güneşi yörüngesinde hareket ettirir, isterse, ay ile güneş hareket etmedikleri halde, onları, yörüngelerini hareket ettirmek suretiyle hareket ettirir. Bu hususta, kesin ya da zahir (açık) bir nas yoktur. Biz bu konunun tamamını Cenâb-ı Hakk'ın, (Yasin, 40) ayetinin tefsirinde zikredeceğiz.

3) Allah, burada iki şeyden bahsetmiştir. Bunlardan birisi, göklerin ve yerin yaratılması, diğeri ise, güneşin ve ayın müsahhar kılınmasıdır. Çünkü, îcâd (yoktan var etme), bazan zât, bazan da sıfatlar için olur. O halde, "göklerin ve yerin yaratılması" ifadesi, zatların icadına; güneşin ve ayın müsahhar kılınması da, sıfatların icadına bir İşarettir ki, bu sıfatlar da, onların hareketleri vs.dir. Buna göre Cenâb-ı Hak sanki, her iki taraftan ötürü iki misâl getirmiş gibidir. Daha sonra Cenâb-ı Hak, buyurmuştur. Yani, "Onlar buna inanmıyorlar; o halde daha nasıl, ululuğu malûm olanın, hizmet edilmesi gerektiği ortada iken, Allah'a ibadet etmekten yüz çeviriyorlar? Çünkü, gökleri ve yeri yaratanın ululuğu üstünde başka bir azamet; cansızların önemsizliği ve değersizliği üzerinde de başka bir önemsizlik düşünülemez. Zira, cansızlar, canlılardan; canlılar, insanlardan ve insanlar da gökferdekilerden daha aşağıdırlar. O halde daha nasıl onlar, varlıkların en büyüğüne ibadet etmeyi bırakıp da, varlıklarının en düşüğüne ibadet etmekle meşgul olurlar?" demektir.

Rızkın Bolluğu ve Darlığı

61 ﴿