12"Süleyman'a da rüzgârı müsahhar kıldık. Onun sabahı bir aylık yol, akşamı bir aylık yoldu. Erimiş bakır madenini ona sel gibi akıttık. Önünde, Rabbisinin aniyle, iş gören bazı cinler de vardı. İçlerinden kim, bizim emrimizden ayrılıp saparsa ona çılgın azabtan taddınnz". Bu ayetle ilgili birkaç mesele vardır: "Rih" hem ref, hem de nasb ile okunmuştur. Ref'e göre takdir, ya "Rüzgâr Süleyman için musahhardır" şeklindedir, yahut da, "Süleyman'a rüzgâr müsahhar kılındı" şeklindedir. Nasb'a göre ise, "Biz, rüzgârı Süleyman'a müsahhar kıldık" takdirindedir. Merfû (ötreli) okunuşun bir başka izahı da şöyle olabilir: Tıpkı, "Ev Zeyd'indir" denilmesi gibi, denilmiştir. Bu böyledir. Çünkü rüzgar, Hazret-i Süleyman (aleyhisselâm) için, tıpkı istediği şeyi emrettiği hususî bir kölesi gibiydi. Ayetin başındaki "vâv", atıf içindir. "Rih"in merfu okunuşuna göre, isim cümlesi, fiil cümlesine atfedilmiş olur ki, bu caiz değildir veya güzel olmaz. Çünkü, "Allahü teâlâ Dâvûd (aleyhisselâm)'un durumunu anlatınca, sanki, "Bildiğimiz bu şeyler Davud'a ait idi. Süleyman'a ise rüzgârı müsahhar kıldık" demek istemiştir. Nasb ile okunuşa gelince, "Onun için de demiri yumuşattık" ifadesinde yaptığımız izaha göredir. Buna göre Cenâb-ı Hak sanki, "Davud'a demiri yumuşattık. Süleyman'a da rüzgârı müsahhar kıldık" demek istemiştir. Hazret-i Süleyman (aleyhisselâm)'ın emrine verilen, malum rüzgârlar değil, hususî bir rüzgârdır. Çünkü bildiğimiz bu rüzgarlar, ihtiyaç zamanlarında genel olarak herkese faydalı olur. Bunun böyle olduğunun delili, ayette, "rih" (rüzgâr) kelimesinin müfred (tekil) olarak okunması ve hiç kimsenin bunu cemî olarak okumamasıdır. Bazı kimseler şöyle demişlerdir: "Dağların emre âmâde kılınması ve Dâvûd (aleyhisselâm) ile birlikte tesbihatta bulunması, "Dağlar da, tıpkı Cenâb-ı Hakk'ın, "Hiç şüphesiz herşey Allah'ı tesbih eder" (İsra, 44) ayetindeki "herşey" gibi, tesbihatta bulunur ve Dâvûd (aleyhisselâm) onların tesbihatlarını anlar, onların tesbihatına katılırdı" manasında; "rüzgârın musahhar kılınması" ise, Hazret-i Süleyman (aleyhisselâm)'ın tıpkı rüzgâr gibi hızlı atlar yetiştirmesi" manasında; "o rüzgârın akşamının bir ay, sabahının bir ay" oluşu da, "otuz fersahlık yol (alışı)" manasınadır. Çünkü genel olarak, ferahlamak ve rahatlamak için, hava almaya çıkan kimsenin yürüyüşü (gezintisi), bir fersahtan fazla olmaz, dönüşü de böyledir. Hak teâlâ'nın Dâvûd (aleyhisselâm) hakkında, "Onun için demiri yumuşattık" ifadesi ile, Hazret-i Süleyman (aleyhisselâm) hakkındaki, "Erimiş bakır madenini ona sel gibi akıttık" ifadesi, bu ikisinin, ateşle ve yaptıkları çeşitli aletleri kullanarak, demiri ve bakın ateşte eritmeleri kastedilmiştir. Cinler (şeytanlar) kelimesiyle de, güçlü insanlar kastedilmiştir." Bütün bu görüşler yanlış ve asılsız şeyler olup, onları bu fikre sevkeden şey, inançlarının zayıflığı ve Allah'ın kudretine güvensizlikleridir. Çünkü Allah bütün mümkin şeylere kadirdir. Bu şeyler de, mümkinâttandır. Allahü teâlâ "Davud'a, dağlan musahhar kıldık" (Enbiyâ, 79) ve "Süleyman'a da şiddetli esen rüzgârı (musahhar kıldık)" (Enbiya, 79) buyurmuştur. Eğer bir kimse kalkar da, "Allahü teâlâ'nın, Enbiyâ Sûresi'nde, "Dağlan Dâvûd'la birlikte (...) musahhar kıldık"buyurup, burada, "Ey dağlar, onunla birlikte tesbih edin" buyurmasının; orada ve burada, rüzgâr hakkında, "Süleyman (aleyhisselâm)'a rüzgârı (musahhar kıldık)" buyurmasının hikmeti nedir?" derse, biz deriz ki: Dağlar, tesbihatta bulununca, Allah'ı zikrettikleri için kıymetlenmişlerdir. Bu sebeple Cenâb-ı Hak dağları, mülkiyet ifade eden "lam" harf-i cerri ile, Hazret-i Dâvûd (aleyhisselâm)'a nisbet etmeyip, aksine adeta onları Dâvûd (aleyhisselâm) ile birlikte olan onun arkadaşları gibi zikretmiştir. Rüzgârlara gelince, Cenâb-ı Hak bu ayetlerde onların tesbihatta bulunduğundan bahsetmemiştir. Bundan dolayı onları, Hazret-i Süleyman (aleyhisselâm)'ın kölesi gibi kabul etmiştir. Bu güzel bir izah. Fakat burada aklıma gelen bir diğer izah da şöyledir: "Ayetteki, "Onunla birlikte tesbih edin"emrinin, "Onunla birlikte yürüyün" manasında oluşunu kabul etmemize göre, dağ yürümede asıl (önder) değil, aksine, Hazret-i Dâvûd (aleyhisselâm) ile birlikte, onun peşinden hareket eden birşeydir. Rüzgârlar ise, Süleyman (aleyhisselâm) ile birlikte hareket etmeyip Hazret-i Süleyman (aleyhisselâm)'ın onlarla birlikte hareket etmesinden ötürü, "Hazret-i Süleyman (aleyhisselâm) İle rüzgârı..." dememiş, aksine Hazret-i Süleyman (aleyhisselâm)'ın rüzgar ile birlikte hareket ettiğini bildirmiştir. Cenâb-ı Hakk, "Erimiş bakır madenini onun için akıttık", yani. "cinlerden bazılarını da ona musahhar kıldık" buyurmuştur. Bu son ifade, cinlerin hepsinin Hazret-i Süleyman (aleyhisselâm)'ın emri altında olmadıklarını göstermektedir ki, açık olan da budur. Bil ki Allahü teâlâ, hem Dâvûd (aleyhisselâm), hem de Süleyman (aleyhisselâm) hakkında, üçer şeyden bahsetmiştir. Binâenaleyh Dâvûd (aleyhisselâm)'a dağların musahhar kılınması, Süleyman (aleyhisselâm)'a rüzgarın musahhar kılınması gibidir. Bu böyledir, çünkü ağır birşey kendisinden daha hafif olan şey (yani rüzgar) ile birlikte hareket ettiğinde, hafif olan ağın geçer, ağır ise olduğu yerde kalır. Fakat dağ, insandan, insan da rüzgardan daha ağırdır. Böylece Allahü teâlâ, (tesbih edin) lafzına, "yürüyün" manasını vermemiz halinde, ağırın hafif olanla, yani dağın Dâvûd (aleyhisselâm) ile hareket etmesini emretmiştir. Süleyman (aleyhisselâm) ve ordusu da hem ağır, hem de hafif rüzgârla birlikte zikredilmiştir. Kuşlar da, cinlerin musahhar kılınması cinsindendir. Çünkü kuş, insandan kaçtığı için, insan da cinden kaçtığı için, bu ikisi insanla birlikte bulunmaz. Çünkü insan, cinlerin bulunduğu yerlerden korkar. Halbuki cinler, devamlı olarak insan avlama arzusundadırlar. İnsan da, kuşları avlama peşindedirler. Böylece Allahü teâlâ kuşu, Davûd (aleyhisselâm)'dan kaçmayacak, tam aksine onunla ünsiyetleşecek ve onu arayacak bir hale; Süleyman (aleyhisselâm)'ı da, cinlerden kaçmayacak ve tam aksine cinleri emrine almak ve kendisine hizmet edecek bir hale ve duruma sokmuştur. Her iki ayetteki bakır" ve "demir" ifadelerinin, birbirlerinin eşleri ve mukabilleri olduğu ise aşikârdır. Burada şöyle bir incelik bulunmaktadır: İnsanoğlunun cinlerden korkması ve Kaçınması gerekir. Onun cinlerle birarada bulunması kötü neticeler doğurur. İşte bundan dolayı Cenâb-ı Hak, (kullarına) "Rabbim, şeytanların dürtüştürmelerinden sana sığınırım. Rabbim, onların huzurumda bulunmalarından sana sığınırım..." (Müminun. 97-98) demelerini emretmiştir. O halde daha nasıl Süleyman (aleyhisselâm), onlarla birlikte olmayı arzulamıştır? Biz diyoruz ki, Cenâb-ı Hakk'ın, "Önünde, Rabbinin imiyle iş gören bazı cinler de vardı" ifadesi, bu huzurda bulunmada, kötü netice meydana gelmediğine bir işaret vardır. Buradaki bir başka incelik de şudur: Allahü teâlâ, (aynı ayet içinde) ilk ifadede, 'Rabbinin izniyle.." diyerek Rab sözünü kullanmış; daha sonraki ifâdede ise, "İçlerinden kim bizim emrimizden ayrılıp saparsa.." buyurmuş, fakat, "Rabbin emrinden" buyurmamıştır. Zira "Rabb" sözü, rahmeti hatırlatan bir sözdür. Binâenaleyh Cenâb-ı Hak, Süleyman (aleyhisselâm)'ın korunmasına işaret edilirken, "Rabbinizin izniyle" buyurmuş; insanların ve cinlerin azâb edilişlerine işaret ederken ise, daha fazla korkmayı gerektiren bir tazim lafzıyla (nefs-i mütekellim maal gayr nâ zamiriyle), (......) buyurmuştur. Cenâb-ı Hakk'ın "Ona çılgın azâbtan taddırırız" ifadesine gelince, bu hususta şu iki izah yapılmıştır: 1) Onların üzerine melekler görevlendirilir. Meleklerin ellerinde de ateşten balyozlar vardır. O halde ayette buna işaret edilmek istenmiştir. 2) Sa'lr ahirette olan şeydir. Binâenaleyh, Cenâb-ı Hak onları ahiretteki azâb ile tehdit etmiştir, demektir. |
﴾ 12 ﴿