4

"Sen hiç şüphesiz, gönderilen (peygamber)lerdensin, dosdoğru bir yol üzeresin"

Bu, hakkında "Kur'ân-ı Hakîm'e yemin olsun ki" diye yemin edilen husustur. Bununla ilgili birkaç mesele vardır:

Kasemin Hikmeti

Kâfirler, Hazret-i Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)'in bir peygamber olduğunu inkâr ettiler. Halbuki isbat edilmeye çalışılan şey, yemin ile değil, delil ile sabit olur. Öyle ise, burada böyle yemin edişin hikmeti nedir?

Cevap: Diyoruz ki, bu hususta şu izahlar yapılabilir:

1) Araplar, yalan yere yemin etmekten çekinirler ve "Yalan yere yemin etmek, dünyayı harab eder" diyorlardı. Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) bu hususu, "Yalan yemin, yurtları ıssız ve boş bırakır" Kenzu'l-Ummal, 16/46 388 diyerek, doğru olduğunu ifade etmiştir. Kâfirler, Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'e, ilahları kabul ettikleri yıldızlardan, bazı kötülükler dokunacağını söylüyorlardı. Bundan dolayı Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem), Allah'ın emrine, kendisine indirdiği Kur'ân'ına ve çeşitli şeylere yemin ediyordu. Başına da hiçbir şer gelmediği gibi, her gün kıymeti artıyor ve karşı çıkılamaz bir hale geliyordu. İşte bu, Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'in yalancı olmadığına o kâfirlerin inanmalarını gerektirir.

2) Karşılıklı olarak münakaşa edenlerden biri diğerine, delilini iyi kullanarak gâlib gelip, onu susturduğunda, mağlub olan şöyle der: "Sen bunu, mücâdele-münakaşa kabiliyetinle kazandın. Astında kalbinde, sözünün zayıf olduğunu, her nekadar şeklen bir delil getirmiş ve ben de onu çürütmekten aciz olmuş görünüyorsam da, durumun senin dediğin gibi olmadığını biliyorsun" der. Bu, münakaşa eden kimseler arasında çokça görülen bir haldir. Bu durumda galip gelenin başka bir delil getirmesi uygun değildir. Çünkü susturulan, onun getireceği son delil hakkında da, önceden söylediğini yine söyleyecektir. Binâenaleyh bu kimse, sonunda yemin etmekten başka bir çare bulamaz ve "Allah'a yemin ederim ki ben, bile bile haksızlıkta direten birisi değilim, iş benim söylediğim gibidir. Eğer aksinin doğru olduğunu bilseydim, mutlaka ona dönerdim. Bu durumda yemin etmekten başka çare kalmadı" der. İşte Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'in durumu da böyledir: Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem), delillerini getirdiği halde, kâfirler, "Bu, ancak sizi saptırmak isteyen bir adamdır"(Sebe, 43) ve "Hak" onlara geldiğinde, "Bu, ancak apaçık bir sihirdir" (Sebe, 43) deyince, deliller artık fayda vermediği için, çare olarak yemin kalmıştır.

3) Bu, sırf bir yemin değildir. Fakat yemin şeklinde gelmiş bir delildir. Çünkü Kur'ân bir mucizedir. Hazret-i Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)'in peygamberliğinin delili ise mucizedir. İşte Kur'ân bu vazifeyi görmektedir. Buna göre eğer, "Öyle ise Cenâb-ı Hak bunu niçin delil şeklinde getirmemiştir? Bu delilin, yemin şeklinde getirilmesinin hikmeti nedir?" denilirse, biz deriz ki: Delilin yemin şeklinde getirilmesi halinde, bazan bunu duyan, buna aldırmaz, dolayısıyla da kalbi onu kabul etmez. Ama işe yeminle başlayıp, yemin de özellikle büyük zatlardan, ancak çok önemli konularda sâdır olunca, büyük bir işe kulak vermek için, bütün sebepler biraraya gelmiş olur. Yemin edilmesi halinde, bedenler ona kulak kesilir, yeterli delili olduğu için de, kalbler onu içlerine sindirir. Böylece bu iş, hem kulağa, hem kalbe hitab etmiş olur.

Münkirler Nezdinde Yeminin Değeri

Kur'ân'ın, o kâfirlerce "hâkim" olması, Hazret-i Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)'in peygamberliğini kabule bağlıdır. Binâenaleyh onlar, "Bu bir yemin değil" diyebilirler?

Cevap: Diyoruz ki: Buna şu iki yönden cevap veririz:

a) Kur'ân'ın mucize oluşu, çok açık ve nettir. Eğer onlar bunu inkâra kalkarlarsa, onlara, "Haydi öyle ise, bunun gibi bir sûre getirin, söyleyin" denilir.

b) İnsan, başkasının yeminine, yemin eden şahsın, yemin ettiği şeyin ululuğuna inandığı zaman güvenir. Binâenaleyh kâfir eğer, Hazret-i Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem) adına yemin etse, o kâfirin, haça ve putlara yenin etmesi halinde, tasdik ettiğimiz gibi, tasdik etmeyiz. Yine bu kâfir, hak olan dinimize yemin ettiğinde, bu yeminine, kendi bâtıl dinine yemin edişine güvendiğimiz gibi güvenmeyiz. Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) ve ashabının, Kur'ân'ı ululadıkları, ona saygı duydukları malumdur. Binâenaleyh Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'in Kur'ân'a yemin etmesi, o kâfirlerin peygambere güvenmelerini gerektiren bir husus olmuş olur.

Cenâb-ı Hakk'ın "Dosdoğru bir yol üzeresin" ifadesi, haberden sonra gelen ikinci haberdir, yani "Sen dosdoğru bir yol üzeresin" demektir. "Müstakim", maksada (gayeye, hedefe) ulaştıran en kısa yol demektir. Din de böyledir. Çünkü din, Allah'a yönelip, başkasından yüz çevirmek demektir. Zaten maksad da Allah'dır. Maksada yönelen ise, ondan yüzçevirip kaçandan, O'na daha yakındır.

Hiç kimse, Allahü teâlâ'nın, "O peygamberlerden olarak sen, dosdoğru bir yol üzeresin" ifadesinden Hazret-i Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)'i o peygamberlerden ayırdığı manasını çıkaramaz. Çünkü bu ifade, "İnsanlardan Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem) seçilmiştir" cümlesi gibidir. Binâenaleyh bundan bu mana çıkmaz, çünkü bütün peygamberler, dosdoğru yol üzeredirler. Bu ifadenin maksadı, Hazret-i Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)'in, diğer peygamberlerin de üzerinde bulundukları o dosdoğru yolda oluşunu anlatmaktır. Ayetteki bu ifadede, mükelleflerin, hakka ulaşması halinde, üzerlerinde bir mükellefiyet ve zorluğun katmayacağını söyleyen "İbahiyye"nin inancının yanlışlığını ortaya koyan bir İncelik var: Çünkü Allahü teâlâ, peygamberlerin, dünyada oldukları sürece hak yolda olup, onun üzerinde gittiklerini, hidayeti bulduklarını ve dosdoğru yolu takib ettiklerini beyan etmiştir. Ya bu âciz ve câhil insan (kul) niçin böyle olmasın?

Tenzil'deki Kıraatler

4 ﴿