40

"Ne güneşin aya erişip çatması, ne de gecenin gündüzü geçmiş olması uygun olmaz. Hepsi de (ayrı ayrı) birer felekte yüzerler"

Bu ayet-i kerime, bahsi geçen her şeyin, O'nun hikmetine uygun olarak yaratılmış olduğuna bir işarettir. Binaenaleyh, güneş için, aya yetişecek bir biçimde hızlı hareket etmesi uygun değildir. Aksi halde, tek bir ay içinde bile, hem yaz hem kış olur, meyveler ve ürünler olgunlaşamazdı.

(......) hususunda su açıklamalar yapılmıştır:

a) Bu, "Gecenin sultanı olan ay, gündüzün sultanı olan güneşi geçemez" demektir.

b) Bu, "Gece, gündüzü geçemez; yani, gece, gündüzün vaktine giremez, yani onun verini işgal edemez" anlamındadır. Bu ikinci mana, uzak bir ihtimaldir. Zira bu, açık olan bir şeyi açıklamak olur. Şayet benim açıkladım kastedilirse, birinci mana doğrudur. Bana göre, mana şöyle olur: "Ay, kavuşum (yeni ay) günlerinde doğu ufku üzerinde iken, güneş tam onun karşıtı demek olan, batı ufku üzerinde olur. Güneş batarken ay doğar, güneş doğarken de, ay batar. Adeta güneşin bir tek hareketi olmuş olur. Halbuki görünüş itibariyle, güneş, geceleyin belli bir miktarda ay'dan geri kalır. Binaenaleyh, şayet aytn, sayesinde güneşi geçeceği ve güneşin ise kendisine yetişemeyeceği bir biçimde tek bir hareketi olsaydı, keza güneşin de sayesinde aydan sonraya kalacağı ve aya yetişemeyeceği tek bir hareketi olsaydı, o zaman, hem ay hem de güneş, uzun bir süre aynı yerde kalakalırlardı. Çünkü güneşin hareketi, hergün bir derecedir. Allahü teâlâ'nın bütün yıldızlarda, ay ve yılı meydana getiren hareketlerden başka olan bir başka hareket yaratmıştır ki, bu da, günlük dolanımdır. İste bu günlük dolanım sebebiyle, hiçbir yıldız asla bir başka yıldızı geçemez. Çünkü, her bir yıldız, meselâ biri doğarken, onun mukabilinde olan batar; ve yine her ne zaman, bize göre bir yıldız, başka bir yıldızın bulunduğu bir yere gelirse, o yıldız oradan gider. İşte bu hareketle, ay da güneşi geçemez. Böylece gecenin sultanının, gündüzün sultanını geçemeyeceği ortaya çıkmış olur ki, bu ifadelerimizde, geceden ay; gündüzden de güneş kastedilmiştir. O halde, ayetteki, Cenâb-ı Hakk'ın "Güneşin aya erişip çatması" tabiri, güneşin, bir yıl içinde tamamlamış olduğu, yavaş hareketine; "...ne de gecenin gündüzü geçmiş olması..." ifadesi de, güneşin bir gece ve gündüz içinde, yeniden tekrar doğudan yine doğuya devredip döndüğü günlük hareketine işarettir. İmdi, bu ifadeyle alâkalı birkaç mesele vardır:

“Gece” Yerine “Ay”ın Kullanılması

"Gece" sözünün kullanılıp da, gecenin sultanı olan "ay"ın kastedilmesindeki hikmet nadir? Şayet Cenab-ı Hak, "Ay da güneşi geçemez" demiş olsaydı ne olurdu?

Cevaben diyoruz ki: Şayet Cenab-ı Hak, "Ay da güneşi geçemez" demiş olsaydı, bundan, güneşin günlük hareketine işaret edildiği manası anlaşılamazdı. Böylece de, bir tenakuz varmış gibi, bir vehim ortaya çıkabilirdi. Çünkü görünürde ay daha hızlı iken, güneş aya yetişemeyip, Allah da, "Ay da güneşi geçemez" demiş olsaydı, o zaman, ayın geçemeyeceği vehmolunurdu da, böylece ayın hareketinin daha hızlı olduğu anlaşılamazdı. İşte bu sebeple, kendisiyle, gece ve gündüzde devrini tamamladığı hareketine İşaret olduğu ve bütün yıldızların lehine ya da aleyhine olarak, gece ve gündüzde bir doğuş ve batışın olduğu anlaşılsın diye, Cenâb-ı Hak bu ayette, "gece" ve "gündüz" buyurmuştur.

Farklı Sigalar

Fiil sigasıyla olmak üzere, güneş için, (......), ay içinde, ism-i fail sigasıyla (......) ifadesini kullanıp, da, gece hakkında (......) ve güneş hakkında ise (......) kelimelerini kullanmayanın hikmeti nedir?

Cevap: Biz diyoruz ki: Güneşe ait olan ve kendisi sebebiyle aya erişemediği günlük harekat etme işi, sadece güneşe mahsustur. Böylece Cenab-ı Hak bu hareketi, sanki sadece güneşlen sudur eden bir şey gibi addetmiş ve bunu fiil sîgasiyla beyan buyurmuştur. Çünkü fiil sfgası, kendisinden o fiil sudur etmeyenler hakkında kullanılamaz. Binaenaleyh, kendisinden dikmek işinin sudur etmediği bir kimse hakkında, "O, dikiyor" denilemez. Halbuki, ikinci hareket, herhangi bir yıldıza ait değildir. Tam aksine, hepsi de herhangi bir yıldıza ait olmayan bir feleğin hareketi sebebiyle, bu konuda müşterektirler. Dolayısıyla bu hareket, meselâ sadece ondan sudur eden bir hareket değildir. İşte bu sebeple, ism-i fail sigası kutlanılmıştır. Çünkü du sîga, fiilin fiilen sudûrunu gerektirmez. Dolayısıyla da, her ne kadar terzi olmasa da, "Falanca terzidir" denilebilir.

Eğer denirse ki: "Kendisini durmayıp kovalayan gündüze geceyi o bürüyüp örter" (A'raf, 54) ayeti, sizin anlattığınızın aksine delalet etmektedir. Çünkü, gündüz gecenin peşine düştüğünde, bu demektir ki, gece ondan öndedir. Halbuki siz dediniz ki, ifadesinin manası, bizim yukarda bahsettiğimiz şeydir. İşte böylece, gece önde olmadığı halde, önde olmuş olur." Böyle denilirse, biz deriz ki: Biz bu ayetteki "gece" lafzıyla, gecenin sultanı olan "ay'ın kastedildiğini ve "ay"ın, günlük olan hızlı hareketiyle, güneşi geçemeyeceğini söylemiştik. Halbuki oradaki (A'raf, 54) "gece" ifadesiyle, gecenin bizzat kendisi ve herbiri diğerinin peşinde olduğu için de, adeta, "Onun onu takip edip izlediği manası (öncelik sonralık değil).

İmdi, eğer "Peki, tamam. Ama niçin Cenâb-ı Hak burada (......) ifadesini kullanmış, orada ise, (......) buyurmuş da, (Tâlibuhû) buyurmamıştır?" denilirse, biz deriz ki: Bu, biraz önce de beyan ettiğimiz gibi, bu sûrede kastedilen "gece" ile, gecenin yıldızlarının kastedilmiş olmasındandır. Gecenin yıldızlan ise, bir hareket içindeyken, adeta hareketsiz İmişler; ne de öne geçemezlermiş, geçmek de onların işleri değilmişçesine bir durum içindedirler. Halbuki A'râf Sûresi'nde kastedilen, gece ve gündüzün bizzat kendileri olup, bunlar iki zaman dilimidirler. Zaman denen şeyin ise, durağı yoktur. İşi gücü ilerlemek olduğundan devamlı surette kovalar.

Her Biri Bir Yörüngede

(......) ifadesi de, bizim söylediklerimizi doğrulayıp, "Bu harekete nisbetle, herbiri için, birinin diğerini geçemeyeceği bir biçimde, bir gün ve bir gün zarfında, bir doğuş ve batış bulunur ve her hareket kendisine mahsus bir felek (yörünge) içinde meydana gelir" anlamındadır. Bu ifadeyle ilgili birkaç mesele vardır:

Birinci Mesele

Küllün kelimesindeki tenvin, "herbiri" takdirinde olan, muzaf-un ileyh'den bedeldir, izafetten dolayı tenvinin düşürülmesi tek bir şeyde, hem nekire, hem de marifeliğin bir arada bulunmaması içindir. Binâenaleyh, muzâfun iteyh lafzen düşünce, muzâfa da, yeniden lafzen tenvin verilmiştir. Halbuki, mana bakımından, yine bu ifâde, İzafet sebebiyle marifedir.

İmdi, eğer, "Peki, lafzen muzaf olması ve olmamasına göre durum değişebilir mi?" denilirse, biz deriz ki: Evet, zira bir kimsenin, "insanlardan her biri şöyledir" şeklindeki sözünde, anlayış, başkalarına kaymaz ve gitmez, böylece de bu anlayış söz konusu olan o kimselere hasredilmiş olur. Binâenaleyh bu kimse, "Hepsi şöyledir" dediğinde, ifadenin bu anlamının içine, izafet yapılması halinde elde edilen umumî manadan daha fazla bir umumîlik dahil olmuş olur. Bu tıpkı, ve kelimelerinin kullanılışı gibidir. Şayet dediğinde, muzafı hazfedip dersen, fiilin her şeyden önce yapılması gerektiği manasını ifade eder. Şayet denirse ki: ve kelimeleri arasında fark var mıdır?" Cevaben deriz ki: "Evet, senin dediğinde iş, onların tamamına hasredilmiş olur. Daha sonra, dediğinde, bu umumiliği, istidrâk yaparak (önceki manadan vazgeçerek) tahsîs etmen suretiyle, "onlardan..." demiş olursun. Ama, dediğinde ise, İş, umumilik üzere bırakılmış ve o şekilde, kesinleşmiş olur.

Tesniye Yerine Cemi

Ayetteki küllün kelimesi, "O ikisinden herbiri" manasında olup, burada zikredilenler de, güneş ve aydır. O halde daha nasıl Cenâb-ı Hak, (çoğul sîgasıyla), "yüzerler" buyurmuştur?

Biz diyoruz ki, buna birkaç açıdan cevap verilebilir:

a) Biraz önce de açıkladığımız gibi; bu, umum mana ifade etmektedir. Böylece Cenâb-ı Hak sanki, her yıldızın, gökyüzünde hareketli olduğunu haber vermiştir.

b) Küllün kelimesinin, lafzan, tesniye ve cemi olmaması itibariyle, müfret, tekil olması; manaca çoğul olduğu için de, çoğul kabul edilmesi mümkündür. Ama, tesniye olmasına, ne lafzı ne de manası delâlet etmez. Buna göre, bir kimsenin, "Zeyd ve Amr, hepsi geldi" veya "Hepsi geldiler" demesi uygun ve güzel olurken tesniye sigasıyla, denilmez.

c) Cenâb-ı Hak, "gece de gündüzü geçmez" buyurup, gecedekiler ile de yıldızlar kastedilince, yesbehûn buyurulmuştur.

Felek'in Manası

"Felek" ne demektir?

Biz diyoruz ki: Bu, ya, yuvarlak bir cisim veya yuvarlak ve dairesel bir yüzey, yahut da dairedir. Çünkü dil alimleri, yün eğirceğinin yörüngesinin de, yuvarlak olduğu için, "felek" diye adlandırıldığı hususunda ittifak etmişlerdir. Yine bunlar, yuvarlak bir yüzey olan ve çadırın direğinin çadırı delmemesi için direğin ucuna konan yuvarlak, bundan yapılmış düz nesneye de, "Çadırın feleği" denildiği hususunda ittifak etmişlerdir.

Göğün Küreselliği

İmdi eğer "Yaptığınız bu izaha göre, gök de dairesel olmuş olur. Halbuki müfessirlerin ekserisi, gökyüzünün, uçları olmadan, adeta çatılmış bir tavan gibi dağlar üzerine döşendiği hususunda ittifak etmişlerdir. Bunun böyle olduğuna, Cenâb-ı Hakk'ın, "Yükseltilmiş tavana kasem olsun" (Tûr, 5) ayeti de delâlet etmektedir" denilirse, biz deriz ki: Nasslarda, semanın yuvarlak değil de düz ve döşenmiş olduğuna dair kesin bir delâlet bulunmamaktadır. Halbuki, maddî ve hissi delil, semânın, yuvarlak (küresel) olduğuna delâlet etmektedir. Binâenaleyh, bu neticeyi benimsemek gerekir. Birincisine gelince, bu açıktır. Çünkü, "kubbe halindeki bir tavan" (ifadesi), onu (düz) tavan olmaktan çıkarmaz. Semânın, dağlar üzerinde oluşu da böyledir. Maddî ve hissî delile gelince, bu hususta da şu izahlar yapılabilir:

a) Hareket halinde iken, güney tarafa doğru iyice bakan kimse, Süheyl ve diğerleri gibi, hiçbir zaman batmayan yıldızlar görür. Öyle ki, bunları gözleyen, her zaman onları görür. Ama, bu kimse, Büyükayı yıldızlarını ve diğerlerini, hiçbir zaman göremez. Binâenaleyh, şayet gök dümdüz olsaydı, o zaman her şey, herkese görünürdü. Ama, yuvarlak olması halinde, bu durumda o herşeyin bir kısmı, yerin uçları ile örtülür de, böylece artık görülmez.

b) Güneş, meselâ koç burcuna yaklaştığında batsa, biz, koç burcundan terazi burcuna kadar olan mıntıkadaki yıldızları görürüz. Gitgide, batışları güneşin satmasından sonra olan yıldızlar gizlenmeye ve görülmemeye başlar; doğuşları, güneşin doğuşundan sonra olan yıldızlar ise, görülür, zuhur eder. Aksi de böyledir ki bu, açık bir delildir. Şayet bu husus araştırılacak olsa, bu, katî bir delile de dönüşebilir.

c) Güneşin ışığı, doğuşundan önce ve batışından sonra ortaya çıkar. Böylece de semâ boşluğu, bir nebze aydınlanır. Daha sonra ise, doğar. Şayet, semânın bir kısmı, güneşin bulunduğu mahal demek olan o mahal ile kaplanmış olsaydı, güneşin kütlesi görülmezdi, ama, söylediğimiz şeyden dolayı ışığı, ufka yayılırdı. Hatta, güneş tekrar görülecek noktaya getirildiğinde, bu durumda sema herkes için açık ve net bir halde, dümdüz de olduğu için, herkes güneşin hem kütlesini hem de ışığını aynı anda görür.

d) Ay, meselâ, gecenin herhangi bir saatinde, doğu tarafında tutulup, batıdakilere, ayın tutulma vakti sorulduğunda onlar, bu tutulma işini, doğudakilerin onu gördüğü saatten önce olan bir saatte olarak haber verirler. Ancak ne var ki, gece farklılık arzettiği halde, ayın tutulması, dünyanın her tarafında bulunan kimselere göre, aynı zamanda olmuştur. Böylece bu, doğu tarafındakilere göre olan gecenin; batı tarafındakilere göre olan geceden önce olduğuna delâlet eder. Binâenaleyh güneş, batıdakilere göre, semâda apaçık bir biçimde yüksek bir yerde iken, doğudakilere nisbetle batmıştır. Böylece, güneşin yer parçalarıyla örtüldüğü ve perdelendiği anlaşılmış oldu. Binâenaleyh, şayet, gökyüzü dümdüz olsaydı, bu böyle olmazdı.

e) Şayet gökyüzü düz olsaydı, ay, bize, ufkun üzerinde olduğu zaman, nasıl ki bize en uzak bir konumda bulunuyorsa, tepemizde, yani tepe noktada bulunduğu zaman da, en yakın konumda olur. Çünkü, direk (yani güneş tepemizde iken yukarıya doğru varsayılacak bir direk ve doğru parçası), (güneş ufukta iken) oraya doğru takdiren uzatılacak doğru parçalarından daha kısadır. Güneş ve yıldızların da, daha büyük görünmeleri gerekir. Çünkü yakın olan, büyük gözükür. Halbuki aslındaysa, böyle değildir.

İmdi eğer, "Güneşin, ufuktayken semânın sathında; tepe noktasında iken de, semâ denizinde oraya gömülmüş olarak bulunması caizdir. Çünkü, "semânın yırtılması caizdir" denilirse, biz deriz ki: Semânın yıkılabileceğinde münakaşa yoktur. Ancak ne var ki, bu durumda ayın hareketi, bir doğru üzerinde değil, daire içinde olmuş olur ki, bizim söylemek istediğimiz de budur. Biz de diyoruz ki: Şayet böyle olmuş olsaydı, ay, doğudakitere göre, gündüzün ortasında, miktar bakımından daha büyük olmuş olurdu. Zira ay, onun, en yakın semânın sathında bulunmasının farzedilmesi zaruretinden dolayı, doğudakilerin tepe noktasına yakındır. Bizim bulunduğumuz bu mahalle göreyse, semânın denizi içindedir. Netice olarak diyebiliriz ki, bunların böyle oluşunun delilleri pekçoktur. Ancak ne var ki, bunları çoğaltmak, maksadı, bu ilmi beyan edip açıklamak olan astronomi kitaplarına uygun düşer Tefsirdeki maksadımız, bunu beyan etmek değildir, ne var ki biz bu hususu, aym yuvarlak bir felek olduğunu beyan etme hususunda kâfi gelecek kadarıyla ele alıp açıkladık.

Yıldızların Yörüngeleri

(......) cümlesi, her yıldızın, bir feleği bulunduğuna delâlet etmektedir. O halde senin, bu husustaki görüşün nedir?

Cevap: Biz diyoruz ki, yedi gezegene gelince, bunlardan herbiri için, bir felek bulunur. Ama diğer yıldızlara gelince, bunların topunun tek bir feleği olduğu ileri sürülmüştür. Biz bu konuda, feleğin ne demek olduğunu açıklamamız gerektiği için, çok kısa bir biçimde astronomiden bahsediyor ve şöyle diyoruz: Hareketi, diğer altı gezegenin hareketinden daha hızlı olduğu için, ayın başlı başına bir feleği bulunduğu ileri sürülmüştür. Hareketleri hızlı, yavaş ve uğrama şeklinde farklı farklı olduğu için, her yıldızın da bir feleği vardır. Çünkü onların bir kısmı, bir devirde seyrederken, bir kısmı da başka bir devirde seyretmektedir. Öyle ki, bazı zamanlarda da, onların bir kısmı bir kısmına uğrar, ama onu kapamaz. Bazı vakitlerde ise, onu tutar. O halde bu demektir ki, her yıldızın bir feleği vardır.

Ayrıca, astronomlar, "Her felek, küre olan bir şeydir, maddedir" demişlerdir ki, bu gereksiz bir şeydir. Gerekli olan, bizim, her yıldızın küre, yahut düz bir alan veyahutda, o yıldızın hareketiyle meydana getirdiği daire biçiminde olan bir feleğin bulunduğunu söylememizdir. Allahü teâlâ, yıldızı, tıpkı içi boş bir kürenin kütlesinin içersine toplanmış olan bir büyük çivinin (mısmâr) varlığı gibi, varlığı içinde bulunan bir kürede yaratmaya ve o küreyi döndermeye, böylece de, kürenin dönmesiyle yıldızı döndürmeye muktedirdir. Astronomi alimlerince de, gezegen yıldızların hareketi, işte bu biçimdedir. Aynen bunun gibi, Allah, kendisiyle birbirinin hizasında bulunan dört yüzeyi sarıp kuşattığı bir halka yaratmaya da kadirdir. Çünkü bunlar, bir değirmen taşının ortasını yuvarlak bir şekilde oyup, o değirmen taşının ortasından el değirmenleri çıkarıp, daha evvel de bahsettiğimiz gibi, o taşı, kendisiyle birtakım yüzeylerin ve dairelerin kuşatıldığı bir halka halinde bıraktığımızda, birbirinin karşısında dört daire olur. İşte yıldızlar da, böyle bir feleğin içindedir. Derken o felek halkası döner, böylece de o yıldızı döndürür. Bu şekilde bir hareket tarzı her ne kadar düşünülse bile, ne var ki, sözüne itibar edilen hiç kimse bu fikri benimsememiştir. Aynen bunun gibi, Allah yine, yıldızları, semâyı delecek ve böylece de, var olduğu düşünülebilecek bir daire meydana getirebilecek bir biçimde yaratmaya da kadirdir. Bu senin tıpkı, suda, dairesel bir hareketle bir taraftan suyun sathına İnen, diğer taraftan da, bir vere doğru yükselen bir balık farzetmen haline benzer. Cenâb-ı Hakk'ın "Hepsi de (ayrı ayrı) birer felekte yüzerler" ifadesinden anlaşılan husus da budur. Görünen odur ki, yıldızların hareketi de işte bu tarzdadır. Ama astronomlar, bunu kabul etmeyerek şöyle demişlerdir: Bu biçimde bir hareket olmaz. Çünkü yıldızın bir kütlesi vardır. Binaenaleyh, semâyı delip ve yarıp hareket ettiği zaman, bu durumda, onun döndüğü o mahal, tıpkı, içinde balığın hareket ettiği bir su gibi yarılır, tekrar kapanır. Veyahut da, ne yarılma ne de kapanma işi olmaz, tam aksine orada, içinde yıldızın deveran edip döndüğü bir boşluk vardır. Ne var ki, boşluğun bulunması imkânsızdır. O halde gök, yarılıp kapanmayı kabul etmez. İşte astronomların, itimat ettikleri görüş budur. Halbuki biz diyoruz ki: Bu her ikisi de mümkündür.

Boşluğun bulunması meselesinin izahına, şimdilik burada İhtiyaç yoktur. Çünkü Cenab-ı Hakk'ın, "yûzerler" ifadesinden, o semanın, açılıp kapandığı anlaşılmaktadır. Açılıp kapanma işinin imkansızlığına dair, onların delili yoktur. Onların şüpheleri, yönleri sınırlayan şey hakkındadır. Orada, onların bu tür şüpheleri de zayıftır. Oaha sonra onlar daha önce de açıkladığımız üzere şöyle demişlerdir: Hareketler ortaya çıkar, bu sayede de yıldızların tutulmalarını biliriz. Şayet o yıldızların farklı farklı hareketleri olsaydı, küsûflarına ve husuflarına hükmedildiği o vakitte, tutulmanın meydana gelmesi zorunlu olmazdı. Bu böyledir, zira biz diyoruz ki: Güneşin iki feleği vardır:

a) Merkezi âlemin merkezi olan felek...

b) Merkezi, alemin merkezinin üstünde olan felek. Bu tıpkı, yumurtanın, sarısıyla kabuğu arasında kalan beyazı gibidir. Güneş, merkezi dışta olan felekte, o feleğin deveran edip dönmesiyle, devrini bir yılda tamamlayan bir küredir. Binâenaleyh güneş, en üst tarafta bulunduğunda yere uzak olur. Ve işte bundan ötürü, "Güneş, en tepededir; en uçtadır" denilir. Güneş, en alt tarafta olduğu zaman, yere yakın o'up, böylece de, "en dipte, en alt merkezde" olmuş olur. Aya gelince, onun, bütün çözlerini ve feleklerini içine alan bir feleği ile, tıpkı soğanın en üstündeki kabuğu misali, kendisini saran ve ilk feleğin bir parçası olan bir diğer feleği vardır. Bir üçüncü felek de, güneş feleğinde merkezi dışta olan felekte olduğu gibi, alttaki felektedir. Merkezi dışta olan felekte, tıpkı güneşin kütlesi gibi bir küre vardır. Bu felek, ay küresinde tıpkı, kürenin içine gömülmüş olan bir mismar (çivi) gibi, merkûzdur. Üstteki feleğe, Cüzeher; merkezi dışta olan feleğe hâmil; kendisinde ef-feleku'l-hamil'in bulunduğu alttaki feleğe el-feleku'l-mail; hâmilde bulunan feleğe de, feleku't-tedvîr ismi verilir. Astronomlar, gezegen yıldızların geriye kalan diğer beş tanesi hususunda da, aynı şeyi söylemişlerdir. Ne var ki, feleku'l-cuzeher adını verdikleri üstteki o feleğin ay küresi için olduğunu ispat edememişlerdir. Böylece onlar, yirmidört tane feleğin varlığından bahsetmişlerdir. Felekul-A'la, Feleku'l-Burûc, yine Zuhal yıldızının, mümessel, hâmil ve Feleku't-Tedvîr felekleri; Müşteri yıldızının üç feleği; Zuhal yıldızının üç feleği; Merih yıldızının üç feleği; güneşin Mümessel ve Haricu'l-Merkez olarak adlandırılan iki feleği; Zühre'nin üç feleği; Ulviyyat'ın üç feleği; Utarid'in dört feleği ki, bunlardan üçünü biz, Ulvîyyat'ta zikretmiştik. el-Müdir ismi verilen bir başka felek de bulunur. Ayın dört feleği vardır: Dördüncüsüne, Feleku'l-cüzeher adını vermişlerdir. Halbuki Müdir, cüzeher gibi değildir. Çünkü Müdîr, Utarid yıldızının çevresini kuşatmamıştır. Güzeher feleği ise kuşatmıştır.

Astronomlardan, geriye kalan bu beş yıldız hususunda, her bir feleğe diğer iki feleği de ilave edip, bunların deveranlarının üç felekten meydana gelmiş olduğunu söyleyenler de vardır. Onlar şöyle demektedirler: Bu kütleler sebebiyle, yıldızların hareketleri farklılık arzeder ve onların bir enine geçişleri, dönüşleri, dümdüz gidişleri olduğu gibi, yavaşlamalar ve hızlanmalar da söz konusudur. Bu, onların iktibas edilmiş ve kısaca anlatılmaya çalışılmış olan sözleridir. Biz, Allah'ın kudreti açısından bu tür şeyleri yaratmasının uzak bir ihtimal olmayacağını söylemekteyiz. Ama bu işin, otomatik bir biçimde olduğunu da kabul etmiyoruz. Bunların geri dönüşleri de, dümdüz gidişleri de, Allah'ın iradesiyledir. Bunların enine boyuna hareketleri; yavaş veya hızlı oluşları; yaklaşmaları veya uzaklaşmaları da böyledir. Sözün tamamı budur.

Birinci Mesele

Müneccimler, Cenâb-ı Hakk'ın, yesbehûn "yüzerler" ifadesinden dolayı, yıldızların hayat sahibi olduklarını söyleyerek, "Zira bunlar da, ancak akıllılar hakkında kullanılır" demişlerdir.

Biz diyoruz ki: Eğer sizler (ey müneccimler), sayesinde tesbîhatın yapılabileceği kadarını kastediyorsanız, biz de aynısını söylüyoruz. Çünkü herşey Allah'ı hamdetmek suretiyle O'nu tesbih eder. Yok eğer başka birşey kastediyorsanız, bu mümkün değil. Lafzın kullanılışı da buna delâlet etmez. Bu tıpkı, Hak teâlâ'nın putlar hakkındaki, "Size ne oldu da, konuşmuyorsunuz?" (Saffat, 92), "Konuşmaz mısınız?" ifadeleri gibidir.

Nesli Taşıyan Gemi

40 ﴿