41

"Onlar için bir ayet de bizim onların zürriyetlerini, o dopdolu gemide taşımış olmamızdır"

Bu ayetin, önceki ayetlerle şu iki açıdan münasebeti vardır:

a) Allahü teâlâ, canlıların yaşadığı bir mekân olan yeryüzünü diriltmek suretiyle lütuf ve ihsanda bulununca, bununla yetinmeyip, insana denizden faydalar temin etme, denize dalabilme, yahut da tıpkı karada yürüdüğü gibi, onun üstünde de yürüyebileceği yollar edinme kabiliyeti verdiğini beyan buyurmuştur. Bu izaha göre ayet, tıpkı "Sizi karada ve denizde taşıdık" (isra, 70) ayeti gibi olur? Bunun böyle olduğunu "Kendilerine bunun gibi, binecekleri şeyleri yaratmış bulunmamızdır" (Yasin, 42) ayeti de destekler. Biz bunu "Buradaki "binecekleri şeyler" ifadesiyle, "develer" kastedilmiştir" diye tefsir ettiğimizde, develer de karanın gemileri gibi olmuş olurlar.

b) Allahü teâlâ, yıldızların feleklerinde yüzdüklerini beyân edince, ona benzeyeni de zikretmiştir. Bu da geminin denizde yüzüşüdür.

Zarurî ve Faydalı Nimetler

c) Burada şöyle bir üçüncü izah da yapılabilir: Allah'ın kullarına lütfettiği şeylerin Dir kısmı kul için zarurîdir, bir kısmı ise (zarurî olmamakla birlikte) faydalıdır. Bunlardan birincisi, kulun ihtiyacını karşılamak için, ikincisi de zîneti içindir. O halde yeryüzünün yaratılması ve canlandırılması, birinci kısımdandır. Çünkü yer, olmadığı takdirde nsanın da vücûd bulamayacağı bir yerdir. Eğer Cenâb-ı Hak, yeryüzünü böyle canlı yaşanır) hale getirmeseydi, insan yine yaşayamazdı. "Gece de onlar için bir ayettir" (Yasin, 37) ayetinde bahsedilen gece ve gündüzün yaratılışı da, birinci kısımdandır. Çünkü bunlar da, olmaması halinde, insanın olamayacağı zaman dilimleridir. Güneş, ay ve bunların hareketleri olmasaydı, yine insan yaşayamazdı. Dolayısıyla, Cenâb-ı Hak, ilk kısımla ilgili iki ayet getirince, ikinci kısımla ilgili olarak da iki ayet getirmiştir ki birincisi: Üzerinde gemilerin hareket ettiği ve içinden, süslenilebilecek şeylerin çıkarıldığı denizlerdir. Nitekim Cenâb-ı Hak, "Siz her bir (denizden) taptaze et yersiniz ve giyeceğiniz (takacağınız) bir zinet çıkarırsınız" (Fâtır, 12) buyurmuştur. İkincisi, tıpkı denizdeki gemiler gibi olan kara hayvanlarının, "Bunun gibi binecekler" (Yasin, 42) ifadesiyle anlatılmasıdır. "Devâb" "hayvanlar" da, bir zinettir. Nitekim Cenâb-ı Hak, "Atı, katırı ve eşeği de binesiniz diye ve bir süs olarak yarattı" (Nahl, 8) buyurmuştur. Yine Cenâb-ı Hak "akşamleyin getirirken, sabahleyin salıverirken onlarda sizin için ne güzel bir süs ve zek var" (Nahl. 6) buyurmuştur. Böylece bu, müşriklerin aleyhine, hem zarurî olan, hem faydalı olan şeylerle delil getirme olur. "Cenâb-ı Hakk'ın, "Hurma ve üzüm bahçeleri" (Yasin, 34) ifadesinde faydalı olanlar, zinet için zikredilmiştir" denilemez. Çünkü biz diyoruz ki bu, zarurî olanlara bağlı olarak meydana gelenleri anlatmaktadır. Çünkü Allahü teâlâ, zarurî olan şeyleri defetmek için yeryüzünü bitirici özellikte yaratıp, ona böyle yağmur indirince, bunun neticesi olarak, Allah'ın kudretiyle, o bağ ve bahçelerden hurmalar ve üzümler çıkmıştır Ama gemiler, bizzat maksad olarak ele alınmıştır, başkasına bağlı olarak değil. Ayetin böyle bir münasebeti bulunduğunu anladığında, diyebiliriz ki: Bu ayetlerde, lafız ve manâ ile ilgili birtakım bahisler vardır:

Zürriyet ve Fülk

Lügat bakımından: Müfessirler şöyle demişlerdir: "Zürriyet" ile kastedilen, onların atalarıdır. Buna göre mana, "Sizin atalarınızı o gemide taşıdık" şeklindedir. Buna göre fülk ifadesinin başındaki elif-lâm, ta'rîf için (onun belli bir gemi olduğunu göstermek) için olup, bununla,"gemi yap" (Hûd, 37) ayetinde anlatılan, Nuh (aleyhisselâm)'un gemisi kastedilmiştir. Nûh (aleyhisselâm)'un gemisi, Araplarca malum olduğu için Cenâb-ı Hak böyle marife olarak, "el-fülk" buyurmuştur." Bu, bazı müfessirlerin görüşüdür. Ekserisinin görüşüne göre ise, "zürriyet", ancak çocuk-soy manasında kullanılır. Binâenaleyh burada ayetin izahı gerekir. Bu sebeple diyoruz ki: Ayetteki "o gemi" ifadesiyle, ya Nûh (aleyhisselâm)'un o belli gemisi kastedilmiştir, yahut da tıpkı, "O (Allah) sizin için gemilerden, hayvanlardan bineceğiniz şeyleri meydana getirmiştir" (Zuhruf, 12), "Her bir (denizde) gemilerin suları yara yara gittiklerini görürsün"(Fatır, 12), "Gemiye bindikleri zaman "(Ankebût. 66) ve bu ifadenin başındaki elif-lâm'ın cinsi tarif için kullanıldığı ayetlerde olduğu gibi, gemi cinsi murad edilmiş olur. Binâenaleyh eğer bununla, Nuh (aleyhisselâm)'un gemisi kastedilmişse, bu hususta şu izahlar yapılır:

1) Bu, "Biz sizin çocuklarınızı (soylarınızı), Kıyamete kadar o gemide taşıdık. Eğer o gemi olmasaydı, insanlığın soyu-sopu kalmazdı" demektir. Bu izaha göre ayetteki, "zürriyetlerini taşıdık" ifadesi, nimetin mükemmelliğine bir işaret olsun diye, "Biz onlan taşıdık" yerine kullanılmıştır ki bu, "Bu nimet sadece o gemiye binenlere mahsus olmayıp, kıyamete kadar gelecek olan onların bütün soyunu içine alır" demektir. Bu izahı Zemahşeri yapmıştır.

Bana göre şöyle de denilebilir: Bu izaha göre, Cenab-ı Hak özellikte "zürriyet" kelimesini kullanmıştır. Çünkü o zamandakiler, varlıklarında hiçbir fayda beklenmeyen kâfirlerdi. Bundan dolayı, Allah "Onların zürriyetlerini taşıdık" buyurmuştur. Bu, "O taşıma işi aslında onlan taşıma değildir, tamamen onların soyundan gelecek olan mû'minleri taşımadır" demektir. Ayetteki bu ifade şuna benzer: Birisi içinde çeşitli mücevherat bulunan fakat kendisinin hiçbir değeri bulunmayan bir sandığı taşıyan kimseye, "Bunu niçin taşıyor ve sıkıntıya katlanıyorsun. Çünkü bu sandığın hiç bir değeri yok, alınmaz, satılmaz" dendiğinde o, "Sandığı değil, sandığın içindekileri taşıyorum" der.

2) Bu "zürriyet" ile, cins kastedilmiş olup, "Biz onların cinsini taşıdık" demektir. Bu böyledir. Çünkü canlının çocuğu da, kendi cinsinden ve türündendir. "Zürriyet" kelimesi cins ismi manasında da kullanılır. İşte bundan ötürü bu kelime, "kadınlar" manasına da kullanılmıştır. Çünkü Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem), "zarurî'yi yani kadınları öldürmekten nehyetmiştir. Bu böyledir. Zira kadın, erkekten başka bir tür ise de, yine de erkeğin cinsindendirler, Nitekim Arapça'da, "Bizim emsallerimiz" manasında "Zararînâ" denilir. O halde Hak teâlâ'nın, "Onların zürriyetlerini taşıdık" beyanı, "Biz onlar gibilerini taşıdık" demek olur ki bu durumda onların ataları da, "zürriyet" sözüne dahil olmuş olur.

3) "Onlar için bir ayet" ifadesindeki "Onlar" zamiri kullara racidir. Çünkü Cenâb-ı Hak, bunlardan önce, "Ey kulların üzerine çöken büyük hasret" (Yasin, 30) buyurmuş. Bundan sonra da, "ölü toprak da onlar için bir ayettir. Allah gece de onlar için bir ayettir" (Yasin, 37) ve "Onlar için bir ayette, bizim onların zürriyetlerini taşımış olmamızdır" buyurmuştur. Bunun böyle olduğu bilindiğine göre, Hak teâlâ sanki "kulların zürriyetlerini taşımamız, onlar için bir ayettir" demiştir. Her iki yerdeki zamirlerle, belli şahısların kastedilmiş olması gerekmez. Nitekim Cenâb-ı Hak, "Kendinizi öldürmeyin"(Nisa, 30) demiş ve bununla "Birbirinizi öldürmeyin" manasını kastetmiştir. Aynen bunun gibi bir topluluk birbiriyle savaşıp, hepsi de öldüğünde, "O kavim, onlar, kendilerini öldürdüler" denilir. O hakle, her iki yerde de, belli şahıslar kastedilmeyip, aksine birbirlerini öldürmeleri kastedilerek zamir o kavme raci olmuş olur. Hak Teâla'nın, "Onlar için bir ayet de" ifadesindeki zamir de böyledir, yani, "Bu, onlardan herbirinin zürriyetini veya bir kısmının zürriyetini taşımamız, herbiri için bir ayettir" demektir.

Fakat "Burada kastedilen gemi cinsidir" dediğimizde, bu, daha açık bir ifade olur. Çünkü Nuh (aleyhisselâm)un gemisi, bu ayete muhatab olanların yanında değildir ve onlar o gemide kimlerin taşındığını da bilmezter. Ama cins olarak gemi, herkes için açık bir ifadedir ve herkes tarafından bilinen bir şeydir. Hak teâlâ'nın, Hazret-i Nuh (aleyhisselâm)'un gemisi hakkındaki, "Onu, bütün alemlere bir ayet kıldık (Ankebut, 15) ayeti, "cinsini ve benzerini var etmek suretiyle, onu ayet kıldık" demektir. Hak Tealâ'nın, "Geminin, size ayetlerini göstermek için Allah'ın nimetiyle denizde hareket etmekte olduğunu görmez misin? Bunda sabreden ve şükredenler için ayetler vardır" ayeti de bunu desteklemektedir. Buna göre diyoruz ki: "Onların zürriyetlerini taşıdık" ifadesi, "kulların zürriyetlerini taşıdık" demektir. Cenâb-ı Hak burada, "Biz onları taşıdık" dememiştir. Çünkü yeryüzünde iskân etme işi, orada yerleşmiş olan herkes için genel bir durumdur. İşte bundan dolayı Cenâb-ı Hak, "Ölü toprak da onlar için bir ayettir. O (tanelerden) yerler"(Yasin, 33) buyurmuştur. Çünkü yeme işi de geneldir. Ama gemide taşınma işine gelince, ömründe hiç gemiye binmemiş ve taşınmamış insanlar vardır. Fakat kulların zürriyetleri, mutlaka bu işi yapar. Çünkü onların içinde, gemiye binip gitmeye muhtaç olacaklar çıkacaktır.

İkinci Mesele

Hak teâlâ bazan "fülk" (gemi) kelimesini cemî olarak kullanmış ve meselâ, "Gemilerin sulan yara yara gittiklerini görürsün" (Fâtır, 12) buyurmuştur. Bazan da müfred olarak kullanmış ve meselâ, "O dopdolu gemide" buyurmuştur. Biz diyoruz ki: Burada lügat açısından şöyle ince bir izah yapılabilir: Bu kelimenin harekesi, şekil itibariyle o kelimenin harekesi gibidir. Ama manaca her iki kelimenin harekeleri değişiktir. Bunun misali, mesela ifadesindeki "sucûd" kelimesinin masdar olması, "Onlar secde eden bir kavimdir" ifadesindeki, "sucûd"un, "sâcîd" "secde eden" kelimesinin cemisi olması gibidir. Sen bu iki şeyin, iki ayrı manaya gelen tek bir kelime olduğunu sanırsın. Ama böyle değildir. Aksine "sucûd" kelimesinin harekesi, masdar olduğu zaman, aslî harekedir. Bunun aslî hareke olması da, "Fiil, masdardan müştaktır" şeklindeki sözümüze bağlıdır; cemî olduğu zaman ise, harekeleri, ceminin müfredden müştak (türemiş) olması açısından, değişmiş harekelerdir. Müştak olan kelimede ya harekede, ya harfde, yahut da her ikisinde bir değişiklik yapmak gerekir. Binâenaleyh meselâ "sacid" kelimesinden cem? (çoğul) yapmak istediğimizde, onu değiştirir ve "sucûd" şekline getiririz. Bu durumda, madar olan "sucûd" ile cemi olan "sucûd", aynı harekelerle, iki ayrı mana için vaz'edilmiş (yapılmış) müşterek kelimeler kabilinden olmazlar.

Bunu iyice kavradığın için diyoruz ki: "Fülk" kelimesi müfred olduğunda, tıpkı "kufi" "kilit" ve "burd" "çizgili elbise" kelimeleri gibi olur. Cemî olduğunda ise, husb "odunlar", mürd "tüysüzler" gibi bir kelime olmuş olur. Binâenaleyh sen, "Bu "fülk" kelimesini cemî kabul ettiğinde, müfredi ne olur?" dersen, deriz ki: "Bunun müfredinin, tıpkı 22 nisa" (kadınlar) kelimesinin müfredinin kullanılmaması (olmaması) gibi, müfredi kullanılmamakla beraber, "feleketun" gibi bir şey olması caizdir. Hak Tealâ'nın ayetindeki "imâm" kelimesinin durumu da böyledir. Cenâb-ı Hak bir ayetinde, "Bütün insanim imamlan ile çağırırız o gün" (İsra, 71) buyururken, bu ayette aynı kelimeyi müfred olarak kullanmıştır. Bu ayette "imâm" kelimesi, zimâm ve kitap kelimeleri gibi müfreddir, İsrâ Sûresi'nde ise, sihâm, kiram, Ol"? kelimeleri gibi cemîdir. Bu, sarfın inceliklerindendir.

Mana bakımından: Bu konuyu bir kaç mesele içinde ele alacağız:

Mâna İle ilgili Hususlar;

Cenâb-ı Hak burada, "Biz onların zürriyetlerini taşıdık" buyurmuş ve onlara, zürriyetlerini taşıma lütfunda bulunduğunu açıklamıştır. Yine Cenâb-ı Hak, "Su kabarıp yükselince, biz onları o akıp giden gemide taşıdık (koruduk)" (Hakka. 11) buyurmuştur ve bu ayette de, bizzat kendilerini taşıma lütfunda bulunduğunu da belirtmiştir, niçin?

Cevap: Çünkü başkasıyla ilgisi bulunan kimseye fayda veren, ona da faydalı olmuş olur. Fakat başkasıyla ilgili olandan zararı defeden kimse, bu zararı sadece o başkasından defetmiş olmaz, aksine ona faydalı olmuş olur. Bunun bir örneği de şudur: Bir kimse, birisinin çocuğuna iyilikte bulunup o çocuğu sevindirdiğinde, bu sevince babası da ortak olur. Fakat birisi, birisinin çocuğunun bir acısını ve bir zararını defettiğinde, o çocuğun babası yine sevinmiş olur. Halbuki gerçekte o kimse, bu acıyı babadan gidermiş değildir. İşte bu sebeple, (Nuh Tufanı'nda) sular yükselince, zarar o insanların bizzat kendisine dokunmuştur. Bundan dolayı Hak teâlâ bu ayette, "Zararı sizden defettim" demiştir. Cenâb-ı Hak eğer, "Çocuklarınızdan o zararı giderdim" demiş olsaydı, onların kendilerinden de zararın defedildiği açıklanmış olmazdı. Tefsir ettiğimiz ayette ise, verilen menfaati açıklamak istediği için, "Biz onların zürriyetlerini taşıdık" buyurmuştur. Çünkü onların zürriyetlerine yapılan menfaat ile bizzat onlar da menfaat elde etmiş olurlar. Mananın böyle olduğunu ayetteki, "dopdolu gemi" ifadesi de gösterir. Çünkü geminin mallarla dolu olmasının belirtilmesi ile, menfaat açıklanmış olur. Ama zararın defedildiği, bundan anlaşılmaz. Çünkü gemi daha ağır olduğu zaman, onunla kurtuluş daha zor olur. Binâenaleyh Cenâb-ı Hak, el-Hakka Sûresi'ndeki ayette, zarardan kurtarmasını anlatan ifadeyi kullanmıştır. Bu, onun akıp giden bir gemi olmasıdır. Burada ise, menfaatin mükemmelliğini gösteren ifadeyi kullanmıştır ki bu da, o geminin mallarla dopdolu oluşudur.

imdi eğer, "Her iki yerde de maksad, aslında zararın defini anlatmak değil, nimetin beyanı olduğu halde, Cenâb-ı Hak niçin, "Biz onları karada ve denizde taşıdık" (isra, 70) buyurmuş, ama "Biz onların zürriyetlerini karada ve denizde taşıdık" buyulmamıştır?" denilirse, biz deriz ki: Cenâb-ı Hak, "Karada ve denizde" buyurunca, bu, bütün mahlûkatı içine alır. Çünkü herkes ve herşey, ancak karada veya denizde taşınır. Fakat denizde taşıma işi, herkesi kapsamaz. Bundan dolayı Cenâb-ı Hak, "Sizi bizzat taştmadıysak da, durumları sizi yakından alâkadar eden, zürriyetinizi, akrabalaranızı, kardeşlerinizi ve dostlarınızı taşıdık" demek istemiştir.

İkinci Mesele

Ayetteki, "meşhûn" "dopdolu" kelimesi, bahsettiğimizden başka, şu hususu da ifade etmektedir: İnsanoğlu suya batar ve boğulur. Binâenaleyh onu gemide taşıma işi, Allah'ın kudretiyle meydana gelmiştir. Fakat tabiatcıtardan şöyle diyenler vardır: "Hafif olan şey suya batmaz. Çünkü o, devamlı üste çıkar." İşte bu sebeple Cenâb-ı Hak, batan şeylerin en ağırlarından olduğunu bildirmek üzere, "dopdolu gemi" buyurdu. Buna rağmen Allah, insanları o gemide taşımıştır. Eğer o tabiatcılar, "Bu bir boşluğun olmaması imkânsızlığından ötürü olmuştur" derlerse, biz de deriz ki: "Boşluğun (halâ) olabileceğini gösteren delilleri, akliyyât (felsefe) ile ilgili kitaplarımızda anlattık. O halde suyun üzerinde ağır şeyi, batmaktan koruma işi, ancak Allah'ın iradesiyle olmaktadır.

Üçüncü Mesele

Cenâb-ı Hak, "ölü toprak onlar için bir ayettir" (Yasin, 33) ve "Gece de onlar için bir ayettir" (Yasin, 37) buyurmuş. Ama, "O gemiyi onları taşıyacak bir şekilde yapmamızdan ötürü, gemi de onlar için bir ayettir" dememiştir. Çünkü burada dikkat çeken taraf, onların o gemide taşınmalarıdır. Fakat geminin bizzat kendisi, enteresan değildir. Çünkü gemi, sanki ağaçtan yapılmış bir ev gibidir. Ama yerin (toprağın) bizzat kendisi ve gecenin bizzat kendisi enteresandır. Zira Allah'tan başka hiç kimse bunları bu şekilde yapamaz.

Gemiye Benzer Taşıtlar

41 ﴿