40

"Derler ki: "Gerçekten siz, bize sağdan (suret-i haktan) gelirdiniz." (Tapılanlar da) derler ki: "Hayır, siz (zaten) iman eden kimseler değildiniz ve bizim size karşı bir hâkimiyetimiz yoktu. Aksine siz (zaten) azgınlar güruhu idiniz. Onun için Rabbimizin (azab) hükmü bize hak olmuştur. Şüphesiz (o azabı) tadacağız. Çünkü biz de sizi baştan çıkardık. Zira biz de azgın kimselerdik." Artık şüphe yok ki bunlar o gün, azabta ortaktırlar. Biz, mücrimleri işte böyle yaparız. Çünkü onlar, "Allah'dan başka hiçbir tanrı yok" denildiğinde, büyüklük taslarlar ve "Biz, mecnun bir şâir için tanrılarımızı mı bırakacağız?" derlerdi. Hayır o, hakkı getirmiş ve bütün peygamberleri tasdik etmiştir. Sizler, elbette o acıklı azabı tadacaksınız. Yapmakta olduğunuz şeylerden başka bir şeyle cezalandırılmayacaksınız. Allah'ın, muhlis kulları müstesna.." .

"Sağdan Gelme"nin Manası

Bil ki, Allahü teâlâ, onların biribirlerine yönelerek birbirlerini suçladıklarını nakledince, onların birbirlerini nasıl suçladıklarını da açıklamak üzere: "Gerçekten siz, bize sağdan (suret-i haktan) gelirdiniz" dediklerini belirtmiştir. Bu, kendilerini sapıklığa davet eden kimselere karşı, tâbi olanların söylediği sözdür. Bu ifadede yer alan yemîn kelimesinin ne demek olduğu hususunda da şu izahlar yapılmıştır:

Sağ Tarafın Üstünlüğü

a) Buradaki yemin lafzı, iyiliklerden ve mutluluklardan kinayedir. Bu kinayenin niçin yapıldığını da şu şekilde izah edebiliriz: "Sağ taraf" şu sebepten dolayı, "sol taraftan daha üstündür:

1) Herkes, iki tarafın en kıymetlisinin, "sağ" olduğu hususunda müttefiktir.

2) İnsanlar, meselâ seçkin kimselerle müsafaha etmek, yemek, içmek gibi kıymetli ve önemli işleri sağ elleriyle yaparlar. Ama bunun aksi olan şeyleri ise, sol elleriyle yaparlar.

3) Onlar, tefe'ülde bulunurlar ve sağ taraftan uğur ümit ederler. Ve buna "Sânih-uğurlu olan", derler.

4) Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) her makbul işte sağ tarafı tercih etmeyi severdi.

5) Şeriat, sağ tarafın iyilikleri yazan meleklere; sol tarafın da, günahları yazan meleklere tahsis e iitmiş olduğuna hükmetmiştir.

6) Allahü teâlâ, mü'min kuluna, kitabının sağından verileceğini vaadetmiş; günahkâr kulunun kitabının ise sol tarafından verileceğini belirtmiştir. Böylece sağ tarafın sol taraftan daha üstün olduğu sabit olmuş olur.

Durum böyle olunca da hiç şüphesiz, hayır, hasenat ve taatlan anlatmak için, lı yemin fafzı, kinaye yofuyfa getirilmiştir. Binaenaleyh cümlesinin manası, "Sizler bize tuzak kurdunuz, hilekâr davrandınız. Ve bize, o dinlere davetinizin maksadının, hakka yardım, doğruluğu takviye olduğu zannım uyandırdınız" şeklindedir.

b) Arapça'da, birisi birisinin nezdinde güzel bir mevkiyi haiz olduğunda, "Falanca, falancanın sağıdır" denilir. Buna göre, tâbi olan o kâfirler, kendilerini saptıran ve onlara o küfrü hoş gösteren liderlerine, "Sizler bizi aldattınız ve bize, bizim sız -nezdinizde güzel bir yeriniz bulunduğu vehmini verdiniz. Derken size güvendik de, sizin dediklerinizi kabul ettik" derler.

c) Küfrün liderliğini yapanlar, bu mustad'âflara (kendilerine tabi olanlara), "Bizim davet ettiğimiz şey haktır" diye yemin etmişler, onlar da onların yeminlerine güvenmiş, yaptıkları anlaşmalara sımsıkı bağlanıp kalmışlardır. O halde ayetteki ifadesinin manası, "Sizler bize, güveneceğimiz taraftan ve bize yaptığınız yeminler açısından yaklaştınız" şektinde olur.

d) "Yemin lafzı, kuvveti ve ezme manasını ifade eder." Çünkü sağ taraf, ezici bir özelliğe sahiptir ve kıskıvrak yakalama işi de sağ ile olur. Buna göre mana, "Siz bize, kuvvet ve kahr ile yaklaştınız. Bize, gücünüz ve kudretiniz olduğunu söyleyerek yanaştınız. Derken, bizi sapıklığa sevkettiniz ve bizi, bu sapıklığa kurdunuz" şeklinde olur.

Daha sonra Cenâb-ı Hak, liderlerin ve başkanların, idare ettikleri o kimselere verdikleri cevâbı şu şekilde anlatmıştır:

1) Liderler, idare edilenlere, "Hayır, siz (zaten) iman eden kimseler değildiniz" demişlerdi. Bu, "Sizler, zaten imanla muttasıf değildiniz ki, bizim sizi, o imandan uzaklaştırdığımız söylenebilsin!" demektir.

2) Onların, "Ve bizim size karşı bir hakimiyetimiz de yoktu" şeklindeki sözleri olup, bu, "Bizim sizin üzerinizde bir hakimiyetimiz yoktu ki, sizi zorlamış olalım ve sizi mecbur edelim" demektir.

3) Onların, "Aksine siz, (zaten) azgınlar güruhu idiniz" demeleridir. Yani, "Siz, zaten sapıktınız; yoldan çıkmış ve Allah'a isyana dalmış idiniz" demektir.

4) Onların, "Onun için Rabbimizin (azab) hükmü bize hak olmuştur. Şüphesiz (o azabı) tadıcılarız" demeleridir. Bu da, "Allahü teâlâ. bizim bu azaba düşeceğimizi haber vermiştir. Binâenaleyh, şayet biz bu azaba dûçaı olmazsak, Allah'ın, haberi hak değil, tam aksine bâtıl olmuş olur. Allah'ın haberi kaçınılmaz bir iş olunca, hiç şüphesiz, bu elîm azaba düşüşümüz de, gerekli ve kaçınılmaz olmuştur" demektir.

Mukâtil şöyle demiştir: "Ayetteki "Onun için Rabbimizin (azâb) hükmü bize hak olmuştur" ifadesi, O'nun İblis'e, "Andolsun, cehennemi senden ve onların içinden sana tabi olanların hepsi ile dolduracağım" (Sad, 85) şeklindeki sözüne işarettir. O halde bu ifadenin hemen peşinden gelen, (......) ifadesi "Rabimizin sözü bizin üzerimizde hak ve vacib olunca, bizim bu azabı tatmamız gerekmiştir" demektir."

5) Onların, "Çünkü biz de sizi baştan çıkardık Zira biz de azgın kimselerdik" şeklindeki sözleri olup, bu, "Biz, sizi iğvâya, aslındı azdırma işi bizde nüve halinde bulunduğu için, yönelttik" demektir.

Burada şöylesi diğer bir incelik daha vardır: Bu da, "Eğer siz, sizin azgınlığınızın bizim azdırmamız sebebiyle olduğuna inanıyorsanız, bu demektir ki, bizim azgınlığımı; da, bir başka azmış, sapmış kimsenin azdırmasıyla olmuştur. Böylece de bir teselsü gerekir. Teselsül ise, muhaldir. O halde biz, azmanın veya doğru yolu bulmanın bizin tarafımızdan değil de, tam aksine bizim dışımızdaki bir kuvvet tarafından olduğum anlamış bulunuyoruz. Bu başkası da, O'nun biraz önce bahsettiği şeydir ki, bu da ayetteki, "Rabbimizin (azâb) hükmü bize hak olmuştur" ifadesidir" denilmesidir.

Cenâb-ı Hak, tâbi olanların liderlere; liderlerin de tâbi olanlara söylemiş olduklar sözleri nakledince, bunun peşinden, "Artık şüphe yok ki bunlar o gün, azabta ortaktırlar" buyurmuştur ki, bu da "Tâbi olunan tâbi olan; hizmet olunan hizmet eden, dünyada İken nasıl azgınlıkta müşterek idiyseler, şimdi bu azâba düşme hususunda da müşterektirler" demektir.

Mücrimlerin Akıbeti

Cenâb-ı Hak, daha sonra yine, "Biz, mücrimleri işte böyle yaparız" buyurmuştur. Cenâb-ı Hak bu ayetteki "el-mücrimin" sözü ile, kâfirleri kastetmiştir. Delili İse, Cenâb-ı Hakk'ın, bu ifadenin peşinden buyurduğu, "Çünkü onlar, "Allahdan başka hiçbir tanrı yok" denildiğinde, büyüklük taslarlardı" ayetidir. Bu ayetteki hum zamiri, bahsi geçenlere râci olup, bunlar da, biraz önce ismi geçen mücrimin lafzının ifade ettiği kimselerdir. Binâenaleyh bu, Kur'ân'da mutlak olarak getirilen "mücrim" lafzının, kâfirlere mahsus olan bir lafız olduğuna delâlet eder.

Allah'ın Hakimiyyetini Kibirlerine Yediremeyenler

Daha sonra Cenâb-ı Hak, onların, kendisinin birliğini ve peygamberin nübüvvetini yalanlamış olmalarından dolayı, o azabın içine düştüklerini beyan buyurmuştur. Onların, kendisinin birliğini yalanlamaları, "Çünkü onlar, "Allah'dan başka hiçbir tanrı yok" denildiğinde, büyüklük taslarlardı" ifadesinden anlaşılmış olup, yani "Onlar inkâr edenler, şirki ortaya koyma taassubuna kapılıyorlar ve benim birliğimi ikrara yanaşmıyorlardı" demektir. Peygamberin nübüvvetini yalanlamaları ise, onların, "Biz, mecnûn bir şair için tanrılarımızı mı bırakacağız?" şeklindeki sözleri olup, onlar, "mecnûn şâir" ifadesiyle, Hazret-i Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)'i kastetmişlerdir.

Nebî Diğer Nebileri Tasdik Eder

Daha sonra Cenâb-ı Hak, onları bu sözleri hususunda yalanlamak üzere "Hayır o, hakkı getirmiş ve bütün peygamberleri tasdil etmiştir" buyurmuştur ki, bu sözün izahı şu şekilde yapılabilir: O, hak dini getirmiştir

Çünkü Allahü teâlâ'nın, eşlerden, ortaklardan, benzerlerden (endâd) münezzeh olduğu, aklen sabittir. Binâenaleyh Hazret-i Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem), bu manaları ifade eden ayetleri okuyunca, o, böylece hak dini getirmiş olur.

İbn Kesir, bu kelimeyi medsiz olarak hemze ile, hemzeden sonra da sakin ya ile "Neden, niye, niçin, ne sebepten ki?" şeklinde okumuştur. Yine Kâlun'un rivayetine göre Nâfi, Ebû Amr, aynı manada olmak üzere, ama med ile, "eynâ" şeklinde okurlarken, diğer kıraat imamları medsiz olarak, iki hemze ile "e inne" şeklinde okurlar.

Enbiyayı Tasdik

Cenâb-ı Hakk, buyurmuştur. Yani, "Hazret-i Muhammed, o resullerin tevhidi getirdikleri ve şirki de temelinden söküp attıkları hususunda, onları doğrulamış ve tasdik etmiştir" demek olup, bu da, tevhid esasının bütün peygamberlerin dini olduğuna tenbihatta bulunmaktadır.

Ceza, Suçun Karşılığı

Cenâb-ı Hak, onların, kendisinin birliğini ve nübüvveti yalanladıklarını anlatınca, ifadesini, gaib sîgasından muhâtab sigasına döndürerek, "Sizler, elbette o acıklı azabı tadacaksınız" buyurmuştur. Buna göre sanki, "Fayda temininden ve zarardan etkilenmekten münezzeh olan ve kerîm, rahîm olan zâta, kullarına azâb etmesi nasıl uygun düşer?" denilmiş de, Cenâb-ı Hak bu hususa da, "Yapmakta olduğunuz şeylerden başka bir şeyle cezalandırılmayacaksınız" ifadesiyle cevap vermiştir. Bu, "Hüküm vermek, güzel ve taât olanı emretmeyi, çirkin ve günah olandan nehyetmeyi gerektirir. Emir ve nehiyden beklenen şey ise, ancak, mükâfaata teşvik, ikâb ile korkutma sayesinde mükemmelleşir. Bunun böyle olduğuna dair haber verme işi tahakkuk edince, ilahî kelâmın yalan olmaması için, haber verilenin de gerçekleştirilmesi gerekmiştir. İşte bu sebepten dolayı da onlar, o azaba gireceklerdir" demektir. Daha sonra Cenâb-ı Hak, "Allah'ın, muhlis kulları müstesna" buyurmuştur. Bu, "Lakin, Allah'ın ihlaslı kulları kurtulacaklardır" demek olup, ayetteki istisna, "istisna-i munkatı' "dir.

Cennetten Bir Kesit

40 ﴿