74"Böyle konmak (ağırlanmak) mı iyi, yoksa zakkum ağacı mı? Hakikaten, biz onu zalimler için bir fitne yaptık. Şüphesiz ki o, çılgın ateşin dibinde çıkacaktır. Tomurcukları şeytanların başları gibidir. Onlar bundan yiyecekler ve karınlarını bununla dolduracaklar. Sonra bunun üzerine, onlar için çok sıcak suyla karıştırılmış şarap vardır. Sonra vanp gidecekleri yer şüphesiz yine cehennemdir. Çünkü onlar atalarını, sapkın kimseler olarak bulmuşlardı ve onların izleri üzere koşturmuşlardı. Andolsun ki, onlardan önce geçenlerin çoğu da sapmıştı. Yemin olsun ki, biz, onların içine uyarıcılar göndermiştik. Bak, o uyarıcıların akibeti nice oldu! Allah'ın muhlis kulları müstesna" Bil ki Allahü teâlâ, cennetliklerden bahsedip, onları "Amel edenler, işte bunun gibi birşey için amel etsinler" (Sâftât. 61) buyurunca, bunun peşinden, "Bu mu iyi, yoksa zakkum ağacı mı?" ayetini getirmiş ve Hazret-i Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)'e, "Bu, kâfirleri küfürlerinden caydırıcı birşey olsun" diye, bunu kavminin kâfirlerine söylemesini emretmiştir. Yine Cenâb-ı Hak, daha önce cennetliklerin yiyip-içtikleri şeyleri anlattığı gibi, burada da cehennemliklerin yiyecekleri ve içecekleri şeyi anlatmıştır. Ayetteki ifadesinin manası, "cennetlikler için olduğu belirtilen bu rızık mı iyi, yoksa zakkum ağacı mı?" şeklindedir. "Nüzul" kelimesinin asıl manası, "ol yiyecek"tir. Nitekim "Bol bulunan yiyecek" denilir. Binâenaleyh bu kelime (mevcut) var olan manasında, mecazî olarak kullanılmıştır. Yine Arapça'da, "Emîr falancaya nüzul gönderdi" denilir. O halde "nüzul", "misafirin, nezdinde konakladığı kimsenin durumuyla mütenasip olan şey" demektir. Bunu iyice kavradığına göre, diyoruz ki: Cennetlikler için takdir edilmiş olan rızıkların neticesi, lezzet ve sürürdür; zakkum ağacının neticesi ise, elem ve kederdir. Hayırlı ve iyi olma açısından, bu iki şeyin birbirine kıyas bile edilemeyeceği malumdur. Fakat bu ifade, ya cehennemliklerle alay etmek için, yahut da mü'minlerin, kendilerini bu güzel rızka ulaştıran şeyi, kâfirlerin ise kendilerini bu elem verici azaba götürecek şeyi tercih etmiş olmalarından ötürü söylenmiştir. İşte bu sebeple kâfirleri, kötü tercihlerinden dolayı azarlamak için böyle söylenmiştir. Zakkum "Zakkum" hakkında Vahidi (r.h) şöyle der: "Kelbî hariç, müfessirlerden hiçbiri, zakkum hakkında bir açıklama yapmamıştır. Çünkü, rivayet olunduğuna göre, bu ayet nazil olduğunda, İbnü'z-Ziba'ra, "Allah evlerinizde zakkumu çoğaltsın" demiştir. Çünkü Yemenliler, hurmaya ve kaymağa "zakkum" derlerdi. İşte bu sebeple, Ebû Cehil, cariyesine, "Bizi zakkumlarıdır" dediğinde, o ona hurma ve kaymak getirmiş. Ebû Cehil (arkadaşlarına), "Buyurun zakkumlarım" demiştir. Allahü teâlâ'nın ayetteki zakkum ile, bu manayı kastetmediği açıktır." İbn Düreyd, "Zakkum", "tezakkûm" kökünden değildir. Çünkü zakkum, birşeyi hoş olmayan şekilde aşın derecede yemek demektir. Nitekim,,"Falanca geceleyin zakkûmlandı" denilir. Kur'ân'ın lafzının zahiri, bunun, kokusu hoş olmayan, alabildiğine sert ve onu yiyip-içen herkesin alabildiğine şiştiği bir ağaç olduğuna delâlet eder. Daha sonra Hak teâlâ, onun bir kısmını yemelerinden ötürü, cehennemliklerin durumlarının pek içaçıcı olmayacağını belirtmiştir. Zakkum Kâfirler İçin Fitne Ayetteki, "Hakikaten, biz onu zâlimler için bir fitne yaptık" ifâdesi ile ilgili olarak şu izahlar yapılmıştır: 1) O zakkum, kâfirler-zâlimler için bir fitne olmuştur. Çünkü kâfirler bu ayeti duyunca, "Ateş ağacı yaktığı halde, cehennemde ağacın bitebileceği nasıl düşünülebilir" demişlerdir. Buna şu şekilde cevap verilir: Cehennemi yaratan, ateşin, o ağacın yakmasına mani olmaya da kadirdir. Bir de, ateşte zebaniler vardır. Allahü teâlâ, ateşin onları yakmasına da manî olmuştur. Binâenaleyh aynı şeyi bu ağaç için niçin yapamasın?" Bu soruyu ve cevabını iyice anladığına göre, zakkum ağacının zalimler için fitne olmasının manası şudur: Onlar, bu ayeti duyunca, kalblerine böyle bir şüphe düştü ve onların küfürde saplanıp kalmalarına sebep oldu. İşte, bunun zalimler için bir fitne oluşundan kastedilen budur. 2) Bunun ikinci bir izahı da şöyledir: Ayetin anlatmak istediği şey, bu ağacın cehennemde o kâfirler için bir fitneye dönüşeceğidir. Çünkü onlar bundan yemekle mükellef tutulacak ve bu onlara zor gelecek, işte o zaman bu, onlar için bir fitne (imtihan) olmuş olur. 3) Buradaki "fitne" ile, onların imtihan edilmeleri ve denenmeleri kastedilmiştir. Çünkü bu, örften, âdetten uzak, alışılmış ve malum şeylere ters bir şeydir. Dolayısıyla, mü'minler bunu duyunca, nasıl olduğunu Allah'a havale edip (hemen inanmışlardır); zındıklar duyunca ise, bunu Kur'ân'ı tenkid için bir fırsat olarak görmüşlerdir. Zakkumun Sıfatları Daha sonra Hak teâlâ, bahsettiği bu ağacı, şu üç sıfatla nitelemiştir: Birinci Sıfat: "Şüphesiz o, çılgın ateşin dibinde çıkacaktır." Bu ağacın, cehennemin dibinde bitip, dallarının da cehennem derekelerine (tabanlarına) doğru yükseleceği söylenmiştir. İkinci Sıfat: "Tomurcukları şeytanların başları gibidir." Keşşaf sahibi şöyle der "Aslında "tal' " sözü, hurma tomurcuğu için kullanılır. Lafzî veya manevî bir istiare (tesbih) ile, bu kelime zakkum ağacının filizlenip çıkan kısmı hakkında kullanılmıştır." Ibn Kuteybe ise, ona bu adın, her sene adetâ yeniden tulü ettiği için verildiğini söyler. Bundan ötürü, hurmanın meyvesinden ilk çıkan şeye tal'un-nahl denilmiştir. Meçhule Benzetme Bu tomurcukların, şeytanların başlarına benzetilmesi ile ilgili olarak şöyle bir soru söz konusudur: "Biz, şeytanların başlarını hiç görmedik. Binâenaleyh herhangi birşeyi buna benzetmek nasıl mümkün olabilir?" denilebilir. Buna birkaç yönden cevap verilmiştir: 1) En doğru görüşe göre, insanlar, meleklerin şekil ve gidişat bakımından faziletlerinin mükemmelliğine, şeytanların da şekil ve gidişat bakımından son derece çirkin ve çarpık olduklarına inanıp, "Bu ancak şerefli bir melek olabilir" (Yusuf, 31) ayetinde, bir insanın kemal ve faziletlerini anlatmak İstediğinde, onun meleğe benzetilmesinin yerinde oluşu gibi, çirkinlik ve çarpıklık bakımından da, şeytanların başlarına teşbihin de aynı derecede makul ve yerinde olması gerekir. Velhasıl diyebiliriz ki: Bu, görünen-maddî birşeye benzetme babından değil, düşünülen (muhayyel) birşeye teşbih babındandır. Buna göre sanki şöyle denilmek istenmiştir: "Vehim ve hayallerinizde, en çirkin şey, şeytanların başlarıdır. Binâenaleyh işte bu ağaç da, manzarasının çirkinliği ve şeklinin çarpıklığı hususunda, şeytanların başlarına benzer." Bu izahı, şu husus da te'kid eder: İnsanlar, alabildiğine çarpık, şekli bozuk, manzarası çirkin birşey gördüklerinde: "Bu, şeytan"; ama şekli ve gidişatı güzel birşey gördüklerinde, "Bu bir melek" derler. İmru'u'l-Kays da, beytinde, kılıçları, hayalî varlık olan gulyabanîlerin azı dişlerine benzetmiştir. 2) Şeytanlar, başları ve ibiği (boynuzu) bulunan bir yılan şeklinde olup, bu şekildeki yılanlar, en çirkin olanlarıdır. İşte kötü ve çirkin şeyler, bu yılanlara benzetilirler. Araplar, çirkin bir manzara gördüklerinde, "Bu, sanki Himâta şeytanına benziyor" derler. Himâta, meşhur bir ağacın adıdır. 3) "Şeytanların başları" ifadesi, başı çirkin olan meşhur bir bitkidir. Bunların en doğrusu birinci izahtır. Bil ki Allahü teâlâ, bu ağaçtan bahsedip, sıfatlarını belirtince, kâfirlerin, bu ağaçtan yeyip, karınlarını cehennemde bununla dolduracaklarını haber vermiştir. Bil ki onların bu ağaçtan yemeleri, şu iki manada olabilir: 1) Onlar, son derece acıkacaklar, bu ağaçtan yemek mecburiyetinde kalacaklardır. Buna göre eğer, "Onlar, son derece sert, alabildiğine pis kokan ve tadı da o nisbette acı olan bir ağaç olduğu halde, nasıl bundan yerler?" denirse, biz deriz ki: Şüphesiz, büyük bir zarar içine düşen bir kimse bazan ondan, bu onu zarara yaklaştıracakken, sükunet ve itminan duyar. İşte Allah onları şiddetli bir açlıkla acıktırdığı zaman, onlar da bu açlığı gidermek için, her ne kadar sizin zikrettiğiniz vasıfta da olsa, o şeyden almaya yönelirler. İkinci izah şekli ise, onların azablarını tamamlamak üzere, zebanilerin onları bu ağaçtan yemeye zorlayacaklarının söylenmesidir. Cehennem İçeceği Bil ki, onlar doyduğunda, o zaman susuzlukları şiddetlenir ve su içmeye ihtiyaç duyarlar, işte bu durumda Allahü teâlâ onların içeceklerini vasfetmiş ve "Sonra bunun üzerine, onlar için çok sıcak suyla karıştırılmış şarap vardır" buyurmuştur. Zeccâc şunu söylemiştir: Şevb, başka bir şeyle karışmış olan her şey hakkında kullanılan umumî bir İsimdir. Hamîm ise, son derece sıcak kaynar sudur. Buna göre mana, "Bu aşırı susuzluk ona baskın çıkınca, onlar bu kaynar sudan icirılirler. O zaman da, zakkum, bu kaynar su ile karışır." Her ikisinden de Allah'a sığınırız. Bil ki, Allahü teâlâ onların içeceklerini Kur'ân'da birkaç şeyle vasfetmiştir. Bunlardan bir tanesi, bunun irin olması... Diğeri, Cenâb-ı Hakk'ın, "..Bağırsaklarını parça parça eden kaynar sudan içirilen kimse" (Muhammed, 15) ayetinin ifade ettiği; bir başkası da, Cenâb-ı Hakk'ın bu ayette zikrettiği husus... İmdi, eğer, "Sonra bunun üzerine, onlar için çok sıcak suyla karıştırılmış şarap vardır" ifadesindeki "sonra" kelimesi neyi ifade eder?" denilirse, biz deriz ki: Bu iki şekilde izah edilir: 1) Onlar karınlarını zakkum ağacından doldururlar. Bu ise, karınlarını yakar, böylece susuzlukları daha da artar. Sonraysa onlar, ancak uzun bir müddet geçtikten sonra sulanırlar. Bundan amaç ise, azaplarını iyice arttırarak tamamlamaktır. 2) Allahü teâlâ yiyeceklerini, böylesi bir çirkinlik ve nefret uyandırıcı bir vasıfla zikretmiştir. Sonra, içeceklerini ise, bundan daha çirkin olan bir vasıfla nitelemiştir. Binâenaleyh, sümme "sonra" kelimesinden kastedilen, İçilen şeyin durumunun, yenilen şeyin durumundan daha çirkin olduğunu beyan edip açıklamaktır. Sonra Cenâb-ı Hakk, "Sonra varıp gidecekleri yer şüphesiz yine cehennemdir" buyurmuştur. Mukatil şöyle der: "Yani, "zakkumdan yenildikten ve kaynar sudan içildikten sonra, (...)" demektir. Bu da onların, kaynar suyu içtiklerinde, cehennemde olmadıklarına delâlet eder. Bu ise, kaynar suyun, cehennemin dışındaki bir yerde bulunması, tıpkı devenin su içmeye getirilmesi gibi, onların da, içmek amacıyla kaynar suyun başına getirilmeleri biçiminde olur. Sonra ise onlar, yeniden cehenneme sürülürler." Bu, Mukatil'in görüşüdür. O, bu görüşün doğruluğuna, Cenâb-ı Hakk'ın, "işte bu, o günahkârların yalan saydıkları cehennemdir. Onlar bununla kaynar su arasında (bocalayıp) dolaşacaklar" (Rahman. 43-44) ayetiyle istidlal etmiştir. Bu, bizim zikrettiğimiz şeyin doğruluğuna da delalet eder. Sonra Cenâb-ı Hak onların yeme ve içme konusundaki azâblarını vasfedince, "Çünkü onlar atalarım sapkın kimseler olarak bulmuşlardı ve onların izleri üzere koşturmuşlardı" buyurmuştur. Ferra şöyle demiştir:" (Ihrâ') kelimesi, hızlıca koşmak anlamına gelir: Bir kimse, teşvik edilip, hızlıca koştuğunda, denilir. Buna göre mana, "Onlar, öylesi bir suretle atalarına tâbi olurlar ki, adeta onlar, atalarına uymaya zorlanıyor ve teşvik ediliyorlardır!" şeklinde olur. Ayetten maksat ise şudur: "Cenâb-ı Hak, onların bütün bu sıkıntılar içine düşmeye, din konusunda atalarına uyup, delili terketmeleri sebebiyle müstahak olduklarını açıklamış oluyor." Şayet Kur'ân'da, taktiri' zem konusunda, bundan başka bir ayet bulunmasaydı bile, bu ayet yeterdi. Nebi (aleyhisselâm)'yi Teselli Sonra Cenâb-ı Hak, küfürleri ve yalanlamalarına mukabil, Resulünün teselli olmasına yarayacak olan açıklamalarda bulunmuş ve "Andolsun ki onlardan önce geçenlerin çoğu da sapmıştı. Yemin olsun ki, 'Biz, onların içine uyarıcılar göndermiştik" buyurmuştur. Böylece Cenâb-ı Hak, daha önce de peygamberler göndermiş olduğunu; aynı şekilde daha önceki o ümmetlerin de yalanladıklarını, binâenaleyh, Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) için, onlardan bir örneğin bulunması gerektiğini, bunun için de onların sabrettiği gibi, onun da sabredip, serkeşlik etseler bile, Allah'a davet etmeye devam etmesi gerektiğini; zira ona düşenin sadece tebliğ olduğunu beyan etmiştir. Daha sonra Cenâb-ı Hak "Bak, o uyanlanların akıbeti nice oldu!" buyurmuştur. Zahirde bu hitap her ne kadar peygambere ise de, ancak ne var ki, bundan kastolunan, kâfirlere hitap etmektir. Çünkü onlar, haberler vasıtasıyla, Nûh, Âd, Semûd ve diğer kavimlerin başına gelen muhtelif azâblan duymuşlardır. Şayet bunu bilip anlamamışlar ise, en azından, onları küfürlerinden men etmeye elverişli bir korku ve zan bulunmaktadır. "Allah'ın muhlis kulları müstesna" istisnasına gelince, bu ifade hakkında iki görüş bulunur: 1) Bu, "Andolsun ki onlardan önce geçenlerin çoğu da sapmıştı" ayetinden bir istisnadır. 2) Bu, "Bak, o uyarılanların akıbeti nice oldu!" ayetinden bir istisnadır. Zira, böyle bir akıbet, Allah'ın muhlis kullarının akıbeti müstesna, akıbetlerin en çirkini ve korkuncudur. Muhlis kulların akıbeti ise, hayırlar ve rahatlıklarla iç içedir. 1- Nûh (aleyhisselâm)'un Kıssası |
﴾ 74 ﴿