82"Nuh bize niyaz etmişti de, ne güzel icabet eylemiştik! Biz hem onu, hem ehlini o büyük sıkıntıdan kurtardık. Zürriyetini (yeryüzünde) baki kıldık. Sonra gelenler arasında da ona (iyi bir nâm) bıraktık. Alemler içinde, Nuh'a selâm. Şüphesiz biz iyi hareket edenleri böyle mükâfaatlandırınz. Hakikat o, bizim mü'min kullarımızdandı. Nihayet ötekileri boğduk". Bil ki Allahü teâlâ, bundan önce "Andolsun ki, onlardan evvel geçenlerin çoğu da sapmıştı" (Sâffât, 71) ve "Bak, o uyarılanların akıbeti nice oldu!" (Saffât, 73) buyurunca, bunun peşinden, peygamberlerin kıssalarının şerhini ve açıklamasını getirmiştir: Birinci kıssa, Nûh (aleyhisselâm)'un halini anlatmaktadır. Cenâb-ı Hakk'ın, "Nûh bize niyaz etmişti de, ne güzel icabet eylemiştik!" ifadesine gelince, bunda birkaç bahis bulunmaktadır: 1) (......) cümlesindeki lâm mahzûf bir kasemin cevabı olup, medhe konu olan şey ise mahzuftur. Yani, "Ne güzet icabet edenleriz biz!" demektir. 2) Allahü teâlâ, Nûh (aleyhisselâm)'un niyazda bulunduğunu bildirmiş, ama bu yakarışın hangi vakitte olduğunu zikretmemiştir. Pek yerinde olarak bu konuda iki görüş bulunmaktadır: a) Cumhûr-ı ulemâ nezdinde en meşhur olan görüşe göre, Nûh (aleyhisselâm), Allahü teâlâ'ya, kendisini boğulma azabından ve bu olayın sıkıntısından ve belâsından kurtarması için duâ etmiştir. b) Nûh (aleyhisselâm), kavmini hak dine davetle meşgul olunca, kavmi ona işkence etmede çok ileri gitti ve onu öldürmeye niyetlendi. Sonra Nûh (aleyhisselâm) da, Rabbine yakararak. O'ndan, kâfirlere karşı kendisine yardım etmesini talep etti. Allahü teâlâ da duasına icabet buyurdu ve onların Nûh (aleyhisselâm)'u öldürmelerini ve işkence etmelerini engelledi. Bu görüş sahibi, birinci görüşün zayıf olduğuna dair, Nûh (aleyhisselâm)'un, Allah'ın onu ve ailesini kurtarması için o kâfirlere beddua etmiş olduğunu, Allah'ın da onun bu husustaki duasına icabet etmiş olduğunu, binâenaleyh bu kurtuluşun onun duasından anlaşılır, malûm ve kesin olduğunu, bunun ise, bu niyazdan maksadın, böyle bir kurtuluşun hasıl olmasını temin etmek olduğunu söylemeye mani olduğunu öne sürerek istidlalde bulunmuştur. Sonra Cenâb-ı Hak, Nûh (aleyhisselâm)'un kendisine duâ ettiğini nakledince, bundan sonra da, "Ne güzel icabet eylemiştik" buyurmuştur. Bu ifade, o icabetin, büyük nimetlerden olduğuna delâlet eder. Bu da, birkaç bakımdan izah edilebilir: a) Allah, kendi zâtından çoğul sîgasıyla bahsederek, "Nûh, bize niyaz etmişti de" buyurmuştur. Kadir-i Azîm'e ise, ancak azîm ve yüce ihsanlar yaraşır. b) O, çoğul sığasını "Ne güzel icabet eylemiştik (biz)" ifadesinde tekrarlamıştır. Bu da yine, o nimetin ne derece büyük olduğunu gösterir. Hele hele, Cenâb-ı Hak o icabeti, "ne güzel oluş" ile vasfedince! c) (......) ifadesindeki fâ harfi, bu icabetin meydana gelmesinin, bu nida ve yakarışa bağlı olduğuna delâlet eder. Uygun bir vasfa bağlı olan hükmün, o vasıfla muallel olması, (onun sebebiyle meydana gelmesi) iktizâ eder. Bu da, kurtuluş için yalvarıp yakarmanın, duâ'ya icabetin sebebi olduğunu gösterir. Sonra Cenâb-ı Hak, genel bir ifadeyle ne güzel icabet edici olduğunu beyan edince, bundan sonra, birkaç bakımdan olmak üzere, bu icabette in'ârtıda bulunmanın meydana geldiğini açıklamıştır. 1) "Biz hem onu, hem ailesini o büyük sıkıntıdan kurtardık" cümlesi... Bu, daha önce geçmiş olan birinci görüşe göre boğulmaktan korkma sebebiyle meydana gelmiş olan büyük sıkıntıdır. İkinci görüşe göreyse, kavminin eziyyetinden meydana gelen sıkıntıdır. Nûh (aleyhisselâm)'ın Zürriyeti 2) "Zürriyetini (yeryüzünde) baki kıldık" cümlesi, bir"hasr" ifade eder. Bu da, ondan ve onun neslinden başka herkesin yok olmuş olduğuna delâlet eder. İbn Abbas şöyle demiştir "Onun zürriyeti, üç oğludur: Sâm, Hâm ve Yâfes. Sâm, Arapların, Parsların ve Rumların atasıdır; Hâm, Sudanlıların; Yâfes de, Türklerin..." 3) "Sonra gelenler arasında da ona (iyi bir nâm) bıraktık. Alemler içinde Nuh'a selâm" ayetinin ifade ettiği husus... Yani, "Onlar bu sözü (selâm olsun Nuh'a sözünü) söylerler" demektir. Eğer, "Alemler içinde" kelimesinin manası nedir?" denilirse, biz deriz ki: "Bunun manası, bu selâmın bütün alemler içinde sübût bulup yayılmasını talep edip istemedir. Yani, "Onlardan hiç kimse, bu selâmdan hâlî kalmaz, onu söyler" demektir. Buna göre sanki şöyle denilmiştir: "Allah, selâmı Nûh (aleyhisselâm)'a sabit kılsın ve bu selâmı, melekler ve ins-cin alemi içinde de devam ettirsin de, onlar da hep birlikte ona selâm etsinler." Sonra, Cenâb-ı Hak Nûh (aleyhisselâm)'a olan nimetlerinin tafsilatını açıklayınca, "Şüphesiz biz, iyi hareket edenleri böyle mükâfaatlandınnz" buyurmuştur. Bunun manası şudur: "Biz, Nûh (aleyhisselâm)'a, dünyayı onun zürriyeti ile doldurman ve onun güzel yâdını bütün insanların diline yerleştirmek gibi güzel ve yüce hususiyetleri, ancak o bir muhsin kişi olduğu için tahsis ettik." Daha sonra onun muhsin oluşu, onun Allah'ın mü'min bir kulu olmasına bağlamıştır ki, bundan maksat da derecelerin en büyüğünün ve makamların en kıymetlisinin, Allah'a iman edip O'na taat için inkıyat etmek olduğunu beyan edip açıklamaktır. 2- İbrahim (aleyhisselâm)'in Kıssası İkinci kıssa, İbrahim (aleyhisselâm)'in kıssasıdır. |
﴾ 82 ﴿