94"Şüphesiz İbrahim de, onun fırkasındandı. Çünkü o, Rabbine tertemiz bir kalb ile gelmişti. Hani o kavmine ve babasına demiştiki: "Siz, nelere tapıyorsunuz? Yalancılık etmek için mi, Allah'dan başka düzme tanrılar diliyorsunuz? Alemlerin Rabbi hakkında zannınız nedir?" Derken, yıldızlara baktı da, "Doğrusu ben hastayım" dedi. O vakit, arkalarını dönüp ondan uzaklaştılar. Bunun üzerine o da, gizlice, onların düzme tanrılarına vanp, "Haydi, yesenize (neden yemiyorsunuz?!) Ne oluyor da size konuşmuyorsunuz?!" (dedi). Nihayet gizlice, onları sağ eliyle, bir vuruşta kırdı. Derken, (kavmi) koşarak onun önüne çıktılar" Bu ayetlerle ilgili birkaç mesele var: Ayetteki Onun fırkasından" ifadesindeki zamir neye râcîdir! Bu hususta şu iki görüş ileri sürülmüştür: 1) Daha açık ve kuvvetli görüşe göre, bu zamir Nûh (aleyhisselâm)'a râcî olup, "Nuh'un fırkasından" yani, "İbrahim de, Nuh'un ehl-i beytinden (sülâlesinden) ve onun dini, onun yolu üzere olanlardandır" demektir. Bu görüşte olanlar, Hazret-i Nûh (aleyhisselâm) ile Hazret-i İbrahim (aleyhisselâm) arasında, Hûd ve Sâlih (aleyhisselâm) gibi sadece iki peygamber bulunduğunu söylemişlerdir. Keşşaf sahibi ise, Hazret-i Nûh (aleyhisselâm) ile Hazret-i İbrahim (aleyhisselâm) arasında 2640 (ikibin altıyüz kırk) yıl olduğunu rivayet etmiştir. 2) Kalbt bu zamirin, Hazret-i Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)'e râcî olduğunu ve her nekadar önce olsa bile kastedilen mananın, "İbrahim (aleyhisselâm) de, Hazret-i Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)'in dini ve yolu üzere idi. O halde, İbrahim (aleyhisselâm) Hazret-i Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)'in fırkasındandır" şeklinde olduğunu söylemiştir. Birinci görüş daha açıktır. Çünkü zamirden önce, Hazret-i Nûh (aleyhisselâm)'dan bahsedilmiştir, ama Hazret-i Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)'den bahsedilmemiştir. Binâenaleyh zamirin, Hazret-i Nûh (aleyhisselâm)'a râcî olması daha evlâdır. İkinci Mesele Ayetteki iz zarfının edatının âmili ifadesinin delâlet ettiği "müşaya'a" (onun fırkasında olma) manasıdır, yani, "İbrahim, Rabbine selîm bir kalble geldiğinde, Nûh (aleyhisselâm)'a dini ve takvası hususunda destek oldu" demektir. Kalb-i Selim Ayetteki, "Rabbine tertemiz bir kalb ile gelmişti" ifadesi ile ilgili birkaç mesele var: Birinci Mesele "Sefîm bir kalb"in ne demek olduğu hususunda şu iki görüş ileri sürülmüştür: a) Mukâtil ve Kelbî buna "Şirkten uzak olan kalb" manasını vermişlerdir, fiuna göre mana, "Şirkten tertemiz olup, Allah'a ortak koşmaması" şeklinde olur. b) Kelâmcılar, bununla, "O, yaşadı ve bütün günah kirlerinden kalbi temiz olarak öldü" manasının kastedildiğini söylemişlerdir. Bu ifadenin içine, onun hem şirkten uzak olması, hem de kin, hased, öfke ve dinen caiz olmayan her şeyden temiz olması girer. İbn Abbas (radıyallahü anh)'ın şöyle dediği rivayet edilmiştir: "O, kendisi için arzu ettiği şeyi, insanlar için de arzu edendir ve bütün insanlar, onun hasedinden, kininden ve zulmünden berî olmuşlardır. Allah onu işte böylece selîm (temiz) kılmış ve ona hiç bir şeyi denk tutmamıştır. Birinci görüşü benimseyenlerin delili şudur: "Allahü teâlâ, bu ifadenin hemen peşinden, İbrahim (aleyhisselâm)'in kavminin müşrik oluşlarını yadırgamasından bahsetmiştir ki bu da, Hazret-i İbrahim (aleyhisselâm)'in, babasına ve kavmine, "Siz nelere tapıyorsunuz?" demesidir." İkinci görüşü benimseyenlerin delili ise şudur: "Lafız mutlak olarak zikredilmiş, herhangi bir sıfatla kayıtlan mam ıştır. Bu husus, "Allah, risâleti kime vereceğini daha iyi bilir" (En'am, 124) ve "iste böylece ibrahim'e göklerin ve yerin melekûtunu, yakîn sahiplerinden olsun diye gösterdik" (En-âm, 75) buyurulmasına rağmen, "Andolsun ki İbrahim'e daha önce rüşdünü vermiştik ve biz onu pek iyi biliyorduk" (Enbiyâ, 51) ayetiyle de kuvvet kazanır. Kalb-i Selimle Gitmek İmdi eğer, "Onun, Rabbine kalb-i selimi ile gelmesi ne demektir?" denilirse, biz deriz ki: "Bu, "O, kalbini sırf Allah'a has kıldı" demek olup, adetâ, "O, bu kalbini Allah'ın "huzuru"na sundu" manasınadır. Ben, Tevrat'ta Allah'ın Hazret-i Musa (aleyhisselâm)'ya, "Tanrına bütün kalbinle icabet et, itaat et" dediğini gördüm. Bil ki Allahü teâlâ, Hazret-i İbrahim (aleyhisselâm)'in Rabbine selîm bir kalble geldiğini söyleyince, babasını ve kavmini, Allah'ın birliği inancına davet etmesinin ve "Siz nelere tapıyorsunuz?" demesinin, bu selimliğin izlerinden olduğunu belirtmiştir. Bundan murad, babasının ve kavminin yolunu tenkid etmek ve çirkinliğini göstermektir. Daha Sonra "Yalancılık etmek için mi Allah'dan başka düzme tanrılar istiyorsunuz?" demiştir. Keşşaf sahibi şöyle der: "Bu ifadedeki, "itken" kelimesi mefûl-ü leh olup, takdiri "Sizler, ifk (iftira) olsun diye mi Allah'ın dışında ilahlar istiyorsunuz" şeklindedir. Mef'ûl (âlihe kelimesi) kendisine verilen önemden ötürü, fiilinin önüne geçirilmiştir. Mefûl-ü leh de, bu mef'ûl'den önce getirilmiştir. Çünkü Hazret-i İbrahim (aleyhisselâm)'e göre daha önemlisi, onlar nezdinde, şirk koşuşlarında bir yalan ve bâtıl üzere olduklarının vurgulanmasıdır." "İfken" kelimesinin mef'ûl'ûn bih olması da mümkündür, yani, "Onlar, itki (iftira etmeyi) mi istiyorlar" manasındadır. Daha sonra, Hazret-i İbrahim (aleyhisselâm)'in bu iftirayı, aslında bir ifk olmasından ötürü, "Allah'dan başka düzme tanrılar edinmek" ile tefsir etmiştir. Bu kelimenin, "Sizler, iftiracılar olarak Allah'dan başka, düzme ilahlar mı istiyorsunuz" manasında, "hal" olması da mümkündür. Hazret-i İbrahim (aleyhisselâm) daha sonra, "Alemlerin Rabbi hakkında zannmiz nedir?" demiştir. Bu hususta da şu iki izah yapılabilir: a) "Sizler, bu cansız varlıkların, ma'bûd olmada, âlemlerin Rabbine ortak olabileceklerini mi sanıyorsunuz?" b) "Alemlerin Rabbinin, bu maddeler cinsinden olduğunu sanıp da mı, o putları ma'bud olmada ona denk kılıyorsunuz." Hazret-i İbrahim (aleyhisselâm) bu sözüyle Allah'ın misti olmadığına dikkat çekmiştir. İbrahim (aleyhisselâm)'in Hastalığını Söylemesi Daha sonra, Hazret-i İbrahim (aleyhisselâm) "Derken, yıldızlara bir nazar atfetti de, "Doğrusu ben hastayım" dedi" buyurmuştur. Ibn Abbas (radıyallahü anh)'ın şöyle dediği rivayet edilmiştir: "Onlar, ilm-i nucûma (yıldızlar ilmine) itibar ediyorlardı. Dolayısıyla, Hazret-i İbrahim (aleyhisselâm) onlara bu âdetlerine göre davranmıştır. Çünkü o, putların ma'bûd olmadıkları konusunda, onlara tapanları ilzam etmek (böyle olmadığını kabule onları mecbur etmek) için, putlar hususunda onlara bir tuzak kurmak istedi. Ertesi gün, kutlayacakları bir bayram günüydü: Dolayısıyla, puthânede yapayalnız kalıp, o putları kırmak için, o insanlardan geri kalmak istiyordu." Burada şöyle iki soru sorulabilir: a) İlm-i nücûma bakmak caiz değildir. Öyle ise, İbrahim (aleyhisselâm), bunu nasıl yapabilmiştir? b) İbrahim (aleyhisselâm) hasta değildi. Öyle ise, "Ben hastayım" deyince, bu bir yalan olmuş olur? İlm-i Nücûm Caiz mi? Bil ki âlimler bu iki soruya cevap olarak şu izahları yapmışlardır: 1) ibrahim (aleyhisselâm) gece ve gündüz vakitlerinde yıldızlara bakıyordu. Derken gece ve gündüzün belli bir saatinde, tıpkı humma gibi, bir rahatsızlık duyuyordu. İşte bundan dolayı, bu rahatsızlığın zamanının gelip gelmediğini anlamak için, yıldızlara bakıp, "Ben hastayım" dedi. Böylece bunu, onların bayram gününde, onlardan geri kalma konusunda bir mazeret olarak ileri sürdü. O, bu sözünde doğru idi. Çünkü bu rahatsızlık ona o anda gelmişti. O, onların putlarını kırmak için geri kalmıştı. 2) Hazret-i İbrahim (aleyhisselâm)'in kavmi yıldızlara perestiş ediyordu. Yıldızlara saygı duyuyor ve onlara bakarak gayblar hakkında hüküm veriyordu. İşte bundan ötürü, İbrahim (aleyhisselâm) de, ilm-i nucûma ve manalarına bakıp araştırdı. Yoksa bu ifade, "O bizzat yıldızlara baktı" manasında değildi. Bu, tıpkı "Falanca fıkha, nahve baktı" denilmesi gibidir. İbrahim (aleyhisselâm) onlara, kendisinin de, onların bildiklerini bildiği ve öğrendikleri yönden kendisinin de öğrendiği vehmini vermek istemiştir ki, böylece "Ben hastayım" dediğinde, sözünü kabullenip seslerini çıkarmasınlar. Ayetteki "Doğrusu, ben hastayım" ifadesi, tıpkı "sen ölüsün" ifadesinin, "öleceksin" manasına olması gibi, "Hasta olacağım" manasınadır. 3) "Derken yıldızlara bir nazar atfetti" ifadesiyle, Hazret-i İbrahim (aleyhisselâm)'in, "Kendisini gecenin karanlığı bürüyünce, bir yıldız gördü..." (En'am,76-78) ayetlerinde bahsedilen hali kastedilmiştir. Bu bakış, yıldızların hallerinin ezelî-ebedî mi, yoksa sonradan olma mı olduğunu anlamak için olmuştur. Bu izaha göre, "Ben hastayım" cümlesi, "Kalbim hasta, Rabbimi tanımadı" manasında olur. Bu, Hazret-i İbrahim (aleyhisselâm)'in buluğa ermeden söylediği sözdür. 4) İbn Zeyd şöyle der: "Hazret-i İbrahim (aleyhisselâm)'in belli bir yıldızı vardı. O yıldız her nezaman o belli şekliyle doğarsa, İbrahim (aleyhisselâm) hastalanırdı. İşte bu tesbitten ötürü, o yıldızın o şekilde doğduğunu görünce, Hazret-i İbrahim (aleyhisselâm), "Ben hastayım" yani, "Mutlaka hastalanacağım" demiştir. 5) Onun, "Ben hastayım" ifadesi, "Bu kadar çok insanın küfür ve şirk üzere olması yüzünden, kalbim hastadır, hüzünlüdür" manasınadır. Nitekim Allahü teâlâ, Hazret-i Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)'e de, "Neredeyse kendini helâk edeceksin" (Şuâra, 3) demiştir. 6) Biz, ilm-i nucûma itibar etmenin ve onun prensipleriyle istidlal etmenin haram olduğunu kabul etmiyoruz. Zira herhangi bir şahıs, bu yıldızlardan herhangi birine muayyen bir kuvvet ve hasiyyet verdiğine ve bundan ötürü de ondan muayyen bir tesir meydana geleceğine inandığı takdirde, bu şartla bu ilim bâtıl sayılmaz. Bu sözün yalan olup-olmamasına gelince, bunun yalan olması şart değildir. Çünkü Hazret-i İbrahim, insanın ya bedeninde veya kalbinde genel olarak mutlaka bir rahatsızlığın olduğuna tariz ederek, "Ben hastayım" demiştir. Bu rahatsızlıkların herbiri hastalıktır. 7) Bazı kimseler, İbrahim (aleyhisselâm)'in bu sözünün yalan olduğunu ve bu hususta, Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'in, "ibrahim, ancak üç yalan söylemiştir" buyurduğunu rivayet etmişlerdir. Ben bu kimselere bu hadisin kabul edilmemesi gerektiğini, çünkü, Hazret-i İbrahim (aleyhisselâm)'e yalan nisbet etmenin caiz olamayacağını söylediğimde, bu kimse, "Sen nasıl olur da âdil râvinin yalan söylediğini söylüyorsun?" deyince, ben de dedim ki: "Yalanın, râvi ile Allah'ın dostu İbrahim (aleyhisselâm)'e nisbet edilmesi hususunda bir tereddüt meydana geldiğinde, bu yalanın râviye nisbet edileceği zarureten bilinen bir husustur. Hem sonra, hadisteki "yatan" ile, "yalana benzer bir haber" manasının kastedilmiş olması niçin söz konusu olmasın?" 8) Ayetteki, "Derken yıldızlara bir nazar atfetti" sözünden, "o kâfirlerin darmadağınık olan, tutarsız sözlerine ve cümlelerine baktı" manası kastedilmiştir. Çünkü parça parça dağınık olan şeyler hakkında, dağınık manasında, "Bunlara müneccem" denilir. "Kitabetin nücûmu" da bu manadadır. Buna göre, ayetteki bu ifâde, "Hazret-i İbrahim (aleyhisselâm)'in onların bölük-pörçük, darmadağınık sözlerini dinleyince, kendisinin, onlardan geride tek başına kalmak için, -bir zaruret ileri sürmek için- o sözlerden bir yol bulmak gayesiyle, bu sözlere baktı ve "Ben hastayım" demekten daha iyi bir mazeret bulamadı. Bunun ile, tıpkı sefere gidilecek zaman, "Sen yolcusun" demen gibi, "Benim hasta olmam gerekir" manası kastedilmiştir. İbrahim (aleyhisselâm)'in Yalnız Kalması Bil ki İbrahim (aleyhisselâm), "Ben hakikaten hastayım" deyince, onlar onu bıraktılar ve kendi haline terkettiler. O gün, kendileriyle beraber çıkmaması hususunda, onu mazur gördüler ki zaten Hazret-i İbrahim (aleyhisselâm)'in elde etmek istediği de buydu. "Bunun üzerine o da gizlice, onların düzme tanrılarına varıp dedi ki: "Hani yemek yemiyor musunuz?" dedi" yani "Onlara yöneldiğinde, gizlice, yöneldi. ifadesi de, bunun gibi, tilkinin kurnazlığı manasınadır. Ayetteki, "Haydi, yesenize! (Neden yemiyorsunuz?)" ifadesi, "şu önünüze konanları yemiyor musunuz?" demektir. Hazret-i İbrahim (aleyhisselâm) bunu, onlarla alay etmek için söyledi. Gizilce Putları Kırması Ayetteki, "Ne oluyor da size konuşmuyorsunuz?" (dedi). Nihayet gizlice onları sağ eliyle bir vurup kırdı" tabiri de, Hazret-i İbrahim (aleyhisselâm)'in onlara gizlice yönelmesi manasınadır. Bütün bunların neticesi, "Onlara öyle bir vurup kırdı ki" manasıdır. Çünkü dövdü-vurdu manasınadır. Yahut da, deyimi, "Dövücü olarak onlara yöneldi" manasındadır. Ayetteki, ifadesi hususunda da şu iki izah yapılmıştır: a) Bu, "kuvvetle ve şiddetli bir şekilde..." demektir. Çünkü yemin (yani sağ el) iki elden daha kuvvetli olanıdır. b) Bu, "O, bu işi bu hususta yemin ettiği için yaptı" demektir. Bu yemin, Hazret-i İbrahim (aleyhisselâm)'in, "Allah'a yemin olsun ki, sizin putlarınıza bir tuzak kuracağım" (Enbiya. 57) ifadesindedir. Daha sonra Cenâb-ı Hak, "Derken (kavmi) koşarak onun önüne çıktı" buyurmuştur. Hamza bunu, ya'nın zammesiyle, yüziffûn; diğer kıraat İmamları ise, fethayla yaziffûn diye okumuşlardır. Her ikisi de, iki ayrı lehçedir. Ibn Arefe. "Kim bu kelimeyi yâ'nın fethasıyla okursa, bu, babında; kim de yâ'nın zammesiyle okursa, bu da babından olur" demiştir. Zeccâc da, "Bu kelime "koşmak" manasına olup, aslında deve kuşunun koşmaya başlaması manasındaki, deyiminden alınmadır. Hamza'nın kıraatına göre bu kelime, "Onlar (birilerini) koşmaya sevkettiler" manasına gelir. Nitekim Esmaî, "Deveyi koşmaya zorladığında dersin" demiştir ki bu, hızlıca adım atmak, süratlice yürümek manasınadır. Bu kıraate göre, mef'ûl mahzûf olup, onlar sanki hayvanları mahmuzlayıp, hızlıca yürümeye teşvik etmişlerdir. Buna göre eğer, "Ayetin neticesi, "Hazret-i İbrahim (aleyhisselâm), o putları kırınca onlar koşuşturup, hemen onu yakaladılar" şeklinde olur. Halbuki Cenâb-ı Hak, aynı hâdise hakkında bir başka surede, o kâfirlerin, "Bu işi ilahlarımıza kim yaptıysa, muhakkak o, zalimlerdendir" dediklerini ve içlerinden bazılarının, "Kendine İbrahim denen bir delikanlının onlardan bahsettiğini duyduk" (Enbiyâ, 59-60) dediklerini bildirmiştir. Bu, onların işin başında Hazret-i İbrahim (aleyhisselâm)'i tesbit edemediklerini düşündürür. Binâenaleyh bu iki ayet arasında bir terslik var?" denilirse, biz deriz ki: Bu hususta şu izah yapılabilir: Bazıları, Hazret-i İbrahim (aleyhisselâm)'i tanıdılar ve ona doğru koştular. Çoğunluk ise, onu tanımıyorlardı. Derken putkıranın kim olduğunu öğrenmek istediler. Allah en iyi bilendir. Müşrikleri Sıkıştırması |
﴾ 94 ﴿