101"(ibrahim) dedi ki: "Yonttuğunuz şeylere mi tapıyorsunuz? Halbuki sizi de, yaptıklarınızı da Allah yaratmıştır." (Onlar) dediler ki: "Onun için bir bina yapın ve onu alevli ateşe atın." Bunun üzerine ona bir tuzak kurmayı arzu ettiler. Biz ise, onları sefil kimseler ettik, (ibrahim) "Ben, doğrusu Rabbime gidiciyim. O bana yol gösterir. Ya Rabbi, bana salih bir oğul ihsan et" dedi. Biz de ona çok uysal bir oğul müjdeledik" Bu ayetle ilgili birkaç mesele vardır: Birinci Mesele Bil ki o topluluk, Hazret-i İbrahim (aleyhisselâm)'i, putları kırmasından ötürü tenkid edip, azarladıklarında bile, o onlara, putlara ibadetin yanlışlığını gösteren delilleri getirerek, "Yonttuğunuz şeylere mi tapıyorsunuz? Halbuki sizi de, yaptıklarınızı da Allah yaratmıştır" demiştir. Bu ifadelerle nasıl istidlal edildiği açık olup, şöyledir: Kütükler ve taşlar, yontulmazdan ve bir şekle sokulmazdan önce, insan için kesinlikle tapılan şeyler değillerdi. Binâenaleyh onu insanın kendisi yontup bir şekle soktuğunda, onda meydana gelen şey, sadece insanın o taş ve kütükte yaptığı tasarrufun izleridir. Binâenaleyh onlar bu sayede mâbudluğa dönüşmüş olsaydı, o zaman bu, ma'bûd olmayan şeylerde, insanın tasarruf izleri meydana geldiğinde, o şeylerin ma'bûd haline dönüşmeleri neticesini verir. Bunun böyle olmadığı, aklın bedahetiyle malumdur. Kulların Fiilleri Ehl-i sünnet âlimlerimizin çoğu, ayetteki, "Halbuki sizi de, yaptıklarınızı da Allah yaratmıştır" ifadesini, kulun fiillerinde Allah'ın yarattığına delil getirerek şöyle demişlerdir: Nahivciler, buradaki mâ edatının, kendisinden sonra gelen fiille birlikte masdar manasında olduğu hususunda ittifak etmişlerdir. O halde bu ifadesi, "Sizin amellerinizi de o yarattı" manasındadır. Bu durumda ayetin manası, "Hem sizi, hem de sizin amellerinizi Allah yarattı" şeklinde olur. İmdi eğer, denirse ki; "Bu ayet, şu bakımlardan siz (ehl-i sünnetin) aleyhine de delildir: a) Allahü teâlâ, "Yonttuğunuz şeylere mi tapıyorsunuz?" demiş, ibadeti ve yontma işini, tıpkı bir fiilin failine nisbet edilişi gibi, o kâfirlere nisbet etmiştir. Binâenaleyh eğer, bu iş Allah'ın yaratmasıyla olmuş olsaydı, bunların kulun fiili olması imkânsız olurdu. b) Allahü teâlâ bu ayeti ancak onların putperest olmalarından ötürü, onları azarlamak için getirmiştir. Çünkü Allahü teâlâ, kendisinin, hem putperestlerin hem de o putların yaratıcısı olduğunu beyan etmiştir. İbadete müstehak olanlar ise, yaratılanlar değil, yaratandır. Binâenaleyh onlar, kendilerini Allah yaratmış olduğu halde, Hak teâlâ'ya ibadet etmeyip putlara tapınca, pek yerinde olarak, Allah Sübhânehû ve Teâlâ, onları işte bu büyük suçlarından ötürü azarlayarak, "Yonttuğunuz şeylere mi tapıyorsunuz? Halbuki sizi de, yaptıklarınızı da Allah yaratmıştır" buyurur. Binâenaleyh eğer onlar, kendi fiillerinin yaratıcısı olmasalardı, bu fiillerinden ötürü onları azarlayıp tenkid etmek caiz olmazdı. Biz bu ayetin, siz ehl-i sünnetin aleyhine bir hüccet olmadığını kabul etsek bile, mâ edatı ile birlikteki fiilin masdar manasında oluşunun, sizin için bir delil olduğunu kabul edemeyiz." Evet, böyle denilecek olursa cevap şudur: Biz deriz ki: Bu kabul edilemez. Bunun izahı şöyledir: Sîbeveyh ve Ahfeş, yani "Senin ayağa kalkman beni hayrete sevketti" denilip den ilemeyeceği hususunda ihtilâf etmişlerdi. Sîbeveyh bunu caiz görürken, Ahfeş buna karşı çıkmış ve bunun ancak müteaddi fiillerde caiz olduğunu iddia etmiştir. İşte bu durum, mâ edatı ve kendinden sonra gelenin, Sibeveyh'e göre, ism-i mef'ûl manasında olduğuna delâlet eder. Biz, bunun masdar manasında olduğunu bazan da ism-i mef'ul olur. Bunun delilleri şunlardır: 1) Ayetteki, (......) ifadesi ile, yontma fiili değil, yontulmuş şeyler kastedilmiştir. Çünkü o kâfirler, yontmaya değil, yontulmuş şeylere ibadet ediyorlardı. Binâenaleyh ayetteki, (......) ifadesi ile de, amel değil "ma'mul"un (yapılmış şeylerin) kastedilmiş olması gerekir. İşte böylece, ayetteki bu iki ifade birbirine uygunluk arzetmiş olur. 2) Allahü teâlâ, "Bir de ne görsünler, bu, onların bütün uydurup düzdüklerini yakalayıp yutuyor" (A'raf. 117) buyurmuştur. Bu ayetle, Hazret-i Musa (aleyhisselâm)'ın asasının, uydurma işini değil, uydurulan şeyler olan âsâ ve ipleri yuttuğu anlatılmak istenmiştir. Mevzubahis ayette de durum aynıdır. 3) Araplar, işin yapıldığı yeri de "iş" olarak adlandırmaktadırlar. Kapı ve yüzük hakkında, "Bu, falancanın işidir" deyip, bu ifadeyle o işin yapıldığı mahalli kastederler. Yaptığımız bu üç izahla, mâ lafzının, kendisinden sonra gelen fiille birlikte, masdar manasına gelebildiği gibi, ism-i mef'ûl manasına da gelebildiği ortaya çıkar. Binâenaleyh bunu, bu ayette ism-i mef'ûl (yapılmış işler) manasına hamletmek daha uygun olur. Çünkü ayetin maksadı, onların kendi fiillerini bile yaratamadıklarını anlatmak değil, putlara tapmadaki hallerinin saçmalığını göstermektir. Çünkü ayetin başından buraya kadar geçen mesele, fiillerin yaratılması konusu değil, putlara tapma konusudur. Bil ki bu tür karşı sorular kuvvetlidir. Oysa biz Ehl-i Sünnetin başka çok delilleri vardır. Binâenaleyh münasip olan tutum, bu ayeti delil getirmekten vazgeçmektir. Allah en iyi bilendir. Ateşe Atılması Bil ki Hazret-i İbrahim (aleyhisselâm), onlara böylesi üçlü deliller getirip, onlar da bunlara cevap veremeyince onlar, İbrahim (aleyhisselâm)'e işkence yoluna başvurarak, "Onun için bir bina yapın ve onu alevli ateşe atın..." dediler. Bil ki Kur'ân'ın lafzı, bu binanın ne şekilde olduğunu anlatmamaktadir. İbn Abbas (radıyallahü anh) şöyle demiştir: "Onlar, yüksekliği otuz zira, eni yirmi zira olan taş duvarlar yaptılar, bu dört duvarın içini ateşle doldurdular ve Hazret-i İbrahim (aleyhisselâm)'i oraya attılar. İşte ayetteki, "Onu alevli ateşe atın" ifadesiyle bu kastedilmiştir. "Cahîm" "büyük ateş" demektir. Zeccâc. "üst üste yığılmış her ateş, "cahîm"dir" der. Bu kelimenin başındaki elif-lâm, nihayete (mesafenin sonuna) delâlet edip, "onun hacmince", yani, "yapılan o binanın hacmince, bütün her tarafını dolduracak şekilde bir ateş" manasınadır. Daha sonra Cenâb-ı Hakk, "Bunun üzerine ona bir tuzak kurmayı arzu ettiler. Biz ise onları sefil kimseler ettik" buyurmuştur. Bu, "Delil getirmede üstünlük Hazret-i İbrahim (aleyhisselâm)'de idi. Onlar onu ateşe attıklarında da, Cenâb-ı Hak, ondan o ateşin zararını bertaraf etmiştir. Binâenaleyh böylece yine İbrahim (aleyhisselâm) onlara üstün gelmiştir" demektir. Hicret Hakkında Bil ki bu hâdise sona erince, İbrahim (aleyhisselâm) demiştir. Bu ayetin bir benzeri de, "Ben doğrusu Rabbime hicret ediciyim"(Ankebût.26) ayetidir. Bu ifadeyle ilgili birkaç mesele var: Birinci Mesele Bu ayet, düşmanların çok olduğu yerden hicret etmenin farz olduğuna delâlet eder. Çünkü Hazret-i İbrahim (aleyhisselâm), Hak teâlâ'nın kendisine böylesine yardım etmesine rağmen, onların ileri derecede düşmanlık yapacaklarını sezince, oradan hicret ettiğine göre, bu işin, bütün inananlar için haydi haydi gerekli olduğu anlaşılır. İkinci Mesele (......) hakkında şu iki açıklama yapılabilir: a) Bununla, onun o memleketi terketmesi kastedilmiş olup, "Ben Rabbimin dininin iyi yaşanabileceği yerlere gideceğim" manasındadır. b) Kelbî, "Bu, "Ben, ibadetim ile Rabbime yöneldim" manasınadır" der. Binâenaleyh birinci görüşe göre bu ifadeyle, Hazret-i İbrahim (aleyhisselâm)'in o memleketten hicret ettiği manası kastedilmiştir. İşte bu işe, Hazret-i Musa (aleyhisselâm) da ihtida etmiştir. Çünkü o da, "Hayır, hayır. Rabbim benimledir. O, bana yol gösterecektir" (Şuara, 62) demiştir. İkinci görüşe göre, kalblerin durumlarının gözetilmesi manası kastedilmiş olup, bu da Hazret-i İbrahim (aleyhisselâm)'in (yani insanın) herşeyini sırf Allah için yapması manasınadır. Nitekim Hazret-i İbrahim (aleyhisselâm) "Yüzümü (bütün benliğimi), gökleri ve yeri yaratana çevirdim" (Enam. 76) demiştir. Birinci görüşün daha evlâ olduğu; çünkü ayetin maksadının, Hazret-i İbrahim (aleyhisselâm)'in Şam diyarına hicretini anlatmak olduğu ve ayeti dindeki "hidayet" manasına almanın güç olduğu; çünkü Hazret-i İbrahim (aleyhisselâm)'in o esnada zaten dini yaşadığı; binâenaleyh bunun dinde sebat manasına alınabileceği, yahut da dinî konulardaki yüksek derece ve makamlara ulaşma manasına bir hidayete hamledilebileceği söylenmiştir. Üçüncü Mesele Ayetteki, "O, bana hidayet eder" ifadesi, ehl-i sünnet âlimlerimizin dediği gibi, hidayetin ancak Allah'dan olduğuna, bunun, "hidayetin delillerini koyup, dalâletin mazeretlerini ortadan kaldırma" manasına hamled ilemeyeceği ne delâlet eder. Çünkü bütün bunlar, geçmişte zaten olup bitmiş şeylerdir. Ayetteki bu ifade ise, o hidayetin, ileride olacağını göstermektedir. Binâenaleyh ayetin bu ifadesinin delalet ettiği hidayeti, Hazret-i İbrahim (aleyhisselâm)'in kalbinde ilmin ve marifetullah'ın meydana getirilmiş manasına hamletmek gerekir. Buna göre eğer, "İbrahim (aleyhisselâm), bu ayette Allahü teâlâ'nın kendisini hidayete erdireceğine kesin gözle bakmıştır. Musa (aleyhisselâm) ise, bunu kesin ifade etmeyip, "Rabbimin beni, yolun en ortasına (en doğrusuna) hidayet etmesini umarım" (Kasas, 22) demiştir. Binâenaleyh bu iki söz arasındaki fark nedir?" denilirse biz deriz ki: Kula, Allah'ın rahmetinin makamları tecellî ettiğinde, o bazan maksadın tahakkuk edeceğini kesin olarak bilir. Ama kula, Cenâb-ı Hakk'ın, âlemlerden müstağni oluşunun makamları tecellî ettiğinde, kul kendini hakîr görüp, kesin konuşmaz, hatta sadece recâ ve umma sıfatı onda hâsıl olur. Müşebbihe'ye Reddiye (......) ifadesi, Müsebbihe'nin "Güzel kelimeler Allah'a yükselir" (Fâtır, 10) ayetine tutunmalarının yanlışlığına delâlet eder. Çünkü ilâ edatı, tefsir ettiğimiz bu ayette de var. Fakat bundan, Allah'ın gidilen o yerde olduğu manası çıkmaz. Durum o ayette de böyledir. Bil ki Hazret-i İbrahim (aleyhisselâm), Arz-ı Mukaddes'e hicret edince, bir çocuğu olmasını dileyerek, "Ya Rabbi, bana salih evlat ihsan et" demiştir. Bu, "Hazret-i İbrahim bir çocuk dileyerek, "Bana salihlerden birisini bağışla" diye dua etti" demektir. Çünkü "hibe" (bağış) lafzı, "Ona rahmetimizden, kardeşi Harun'u bir peygamber olarak hibe ettik" (Meryem, 53) ayetinde olduğu gibi, kardeş için de kullanılmış ise de, genelde, çocuk ihsan etme manasında kullanılır. Nitekim Cenâb-ı Hak, "Biz o (ibrahim'e), Ishâk'ı ve Ya'kûb'u hibe ettik" (Enbiyâ, 72) ve "O (Zekeriyyâ'ya), Yahya'yı hibe ettik" (Enbiya, 90) buyurmuştur. Hazret-i Ali, İbn Abbas (radıyallahü anh)'ı, oğlu Ali Ebu'l-Emlakın doğumu sebebiyle tebrik ederken, "Sana bunu hibe edene hamdolsun. Hibe edilen bu çocuk senin için mübarek olsun" demiştir, işte bundan ötürü, "Hibetullah", "Hibetü'l-Vehhâb", "Mevhûb" ve "Vehb" gibi isimler kullanılmıştır. Bil ki Hazret-i İbrahim (aleyhisselâm)'in bu duası, şu üç şeyi ihtiva etmektedir: a) O çocuğun, erkek çocuk olması, b) Buluğa ermesi, c) Uysal (halim) olması... Babası kendisini keseceğini bildirdiğinde, "İnşaallah beni sabırlılardan bulacaksın" (saffat, 102) deyip, kurban edilmek için kendini teslim etmekten daha büyük sabır olur mu? Hem sonra İbrahim (aleyhisselâm) de, halîm olarak tavsif edilmiştir. Nitekim Hak teâlâ, "Şüphesiz ibrahim, evvâh ve halîm idi"(Tevbe. 114) ve "Şüphesiz ibrahim, halîm, evvâh ve münîb idi" (Hûd, 75) buyurmuştur. Böylece Cenâb-ı Hak, onun çocuğunun da halîm ve şeref-fazilet özellikleri bakımından onun yerini tutabilecek bir zat olduğunu anlatmıştır. Bil ki en güzel sıfat, "salâh"tır. Bunun delili ise, Hazret-i İbrahim (aleyhisselâm)'in kendisi için salâhı (sâlih olmayı) isteyerek, "Rabbim, bana hükmü hibe et ve beni salihlere kat" (Şuarâ. 83) demiş ve aynı şeyi çocuğu için de isteyerek, "Ya Rabbi, bana sâlih evlat ihsan et" diye duâ etmiştir. Hazret-i Süleyman (aleyhisselâm) da, dinî ve dünyevî hususlardaki derecesi mükemmel leşti kten sonra, "Ya Rabbi, rahmetinle beni sâlih kullarına kat" (Neml, 19) diye duâ etmiştir. Bütün bunlar, sâlihlik vasfının kulların elde edeceği makamların en kıymetlisi olduğuna delâlet eder. İsmail (aleyhisselâm)'in Sadakati |
﴾ 101 ﴿