113

"Artık o, yanında çalışma çağına girince, (babası); "Evladım, rüyamda seni boğazladığımı görüyorum. Bak artık, ne düşünürsün?" dedi. O, "Babacığım, sana verilen emir ne ise onu yap. inşaattan beni, sabredenlerden bulacaksın" dedi. Vaktaki ikisi de, (Allah'ın emrine) razı oldular, (İbrahim) onu alnı üzere yıktı. Biz ona, "İbrahim! rüyana sadâkat gösterdin. Şüphesiz ki biz, iyi hareket edenleri böyle mükâfaatlandırırız" dedik. Gerçekten bu, apaçık ve katı bir imtihandı. Ona, büyük bir kurbanlık fidye verdik. Sonra gelen nesiller arasında ona, (iyi bir nâm) bıraktık. Selâm İbrahim'e. Biz, iyi hareket edenleri işte böyle mükâfaatlandırırız. Gerçekten o, mü'min kullarımızdandı. Ona, saliplerden bir peygamber olmak üzere de, Ishâk'ı müjdeledik. Hem ona hem İshâk'a (feyz-ü) bereketler verdik. Her ikisinin neslinden iyi hareket edeni vardır, nefsine apaçık zulmedeni de"

Bil ki Cenâb-ı Hak, "Biz de ona uysal bir oğul müjdesini verdik" (saffât, 101) buyurunca, bunun peşinden, müjdelenen o şeyin meydana geldiğine ve onun, buluğa erdiğine delâlet edecek şeyi getirerek, "Artık o yanında koşma çağma girince..." buyurmuştur ki, bu, "O, yetişip koşabilecek çağa gelince" demektir. Bu ayetteki (......) kelimesi, hâl olan bir lafız olup, takdiri, "Onunla olduğu halde..." şeklindedir. Bu mananın nazar-ı dikkate alınmasının faydası şudur: Baba, herkesten daha fazla olarak çocuğuna şefkatlidir. Babanın dışında kalanlar çoğu kez, çocuğu çalıştırma işinde ona sert davranır da, o da henüz güç ve kuvvetini tam almadığı için buna dayanamaz. Bazı kimseler onun, o esnada onüç yaşında olduğunu söylemişlerdir. Bu sözden maksat şudur: Allahü teâlâ, 101. ayette, o çocuğun "halîm-uysal" olacağını belirtince, bu ayette, onun hilminin mükemmel olduğuna delâlet eden şeyi belirtmiştir. Zira onda, bu büyük imtihanı üstlenmeye ve böylesi güzel bir cevap vermeye dair, ona kuvvet ve cesaret verecek bir hilim ve gönül genişliği, mükemmelliği vardır.

Onu Kesme Hakkında Rüya

Ayetteki, "Seni, rüyamda boğazladığımı görüyorum" ifadesine gelince, bu ifade ile ilgili birkaç mesele vardır:

Birinci Mesele

Bu ifadenin tefsiri hususunda şu iki izah yapılmıştır:

a) Süddî şöyle der: İbrahim (aleyhisselâm), İshâk (aleyhisselâm) ile müjdelenip, İshak (aleyhisselâm) henüz doğmazdan önce, "o halde bu, Allah için kurbanlıktır" dedi. Bunun üzerine İbrahim (aleyhisselâm)'e, "Sen adakta bulundun, o halde, adağını yerine getir" denildi. O da sabaha çıkınca, "Evladım, seni rüyamda boğazladığımı görüyorum" dedi.

Terviye ve Arefe'nin Menşei

Bu husus, bir başka yoldan da şu şekilde rivayet edilmiştir: Hazret-i İbrahim, Terviye gecesinde, rüyasında, birisinin kendisine, "Allah sana, şu oğlunu kesmeni emrediyor" dediğini gördü. Sabaha çıkınca, bu rüyanın Allah'dan mı yoksa şeytandan mı olduğu hususunda, sabahtan akşama kadar düşündü. İşte bundan dolayı bu güne, Terviye "Tefekkür" günü ismi verildi. Akşam yatınca, aynı rüyayı yine gördü. Böylece de bunun, Allah'dan olduğunu anladı, işte bu sebeple de o güne Arefe "Bilme, anlama" günü ismi verildi. Üçüncü gece de aynı rüyayı görünce, onu kesmeyi kafasına koydu ve işte bundan dolayı bu güne de, "Yevmu'n-nahr" denildi. Müfessirlerin görüşü bodur, ki bu, Hazret-i İbrahim (aleyhisselâm)'in, rüyasında uyanıkken oğlunu kesmesini gerektiren şeyi gördüğüne delâlet eder. Buna göre ayetin takdiri, "Ben, rüyamda, seni kesmemi gerektiren şeyi gördüm" şeklinde olur.

Nebilerin Rüyasının Hükmü

b) "Hazret-i İbrahim (aleyhisselâm) rüyasında onu kesiyor olarak gördü. Peygamberin rüyaları ise, vahiy türündendir. Bu görüşe göre rüyada görülen şey, sadece Hazret-i İbrahim (aleyhisselâm)'in onu kesmesidir. Buna göre, "Rüyada görülen her şeyin hak bir delil ve hüccet olduğu peygamberler nezdinde ya delil ile sabittir veya değildir. Eğer birinci durum söz konusu ise, Hazret-i İbrahim (aleyhisselâm) daha niçin bu hâdise hakkında oğluna başvurmuştur? Tam aksine onun vazifesi, bu işi yerine getirmekle meşgul olması, bu hususta oğluna müracaat etmemesi, ona, "Bak artık, ne düşünüyorsun?" dememesi ve bu işi, çocuğunun kendisine, "Sana emredileni yap" demesine bağlamamasıdır. Bir de siz, Hazret-i İbrahim (aleyhisselâm)'in ilk gün bu işi düşünüp durduğunu söylediniz. Şayet, rüyada görülen her şeyin hak olduğu (peygamberin nezdinde) delil ile sabit olmuş olsaydı, böyle bir düşünmeye ve tefekküre ihtiyaç kalmazdı. Yok eğer, ikincisi, yani rüyada gördükleri şeyin hak olduğu, peygamberlerce delil ile sabit değilse, Hazret-i İbrahim (aleyhisselâm)'in, herhangi bir delilin, onun bir hüccet olduğuna delâlet etmediği, sırf bir rüya ile o çocuğu kesmeye yönelmesi, nasıl caiz olabilir?" denilirse, buna şu şekilde cevap verilebilir: "Hazret-i İbrahim (aleyhisselâm), gördüğü bu rüyadan dolayı, bu hususta mütereddit idi. Ancak ne var ki, gördüğü bu rüya, açık bir vahiy ile desteklenmiştir" denilmesi mümkündür. Allah en iyisini bilendir.

Zebîh'în Kim Olduğu

Alimler, kesilecek olan bu şahsın kim olduğu hususunda, ihtilâf etmişlerdir. Bu cümleden olarak, bunun İshak (aleyhisselâm) olduğu ileri sürülmüştür ki bu, Hazret-i Ömer, Hazret-i Ali, Abbas İbn Abdulmuttalib, İbn Mes'ûd, Ka'bu'l-Ahbâr, Katade, Said İbn Cübeyr, Mesrûk, İkrime, Zühri, Süddî ve Mukatil (radıyallahü anh)'in görüşüdür. Bunun, Hazret-i İsmail (aleyhisselâm) olduğu da ileri sürülmüştür ki, bu da, İbn Abbas, İbn Ömer, Said İbn el-Müseyyib, Hasan el-Basrî, Şa'bî, Mücahid ve Kelbî (radıyallahü anh)'nin görüşüdür.

İsmail (aleyhisselâm) Olduğunun Delilleri

Bunun Hazret-i İsmail (aleyhisselâm) olduğunu ileri sürenlerin delilleri şunlardır:

1) Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem), "Ben, iki kurbanlığın oğluyum" buyurmuştur. Ve yine, bir bedevî Hazret-i Peygaber (sallallahü aleyhi ve sellem)'e, "Ey, iki kurbanlığın oğlu" demiş, o da bunun üzerine tebessüm etmiştir. Bu husus, kendisine sorulduğunda da, "Abdülmuttalib, Zemzem kuyusunu kazarken, "Şayet Allah, benim bu işimi kolaylaştırırsa, çocuklarımdan birini kurban edeceğim" diye Allah için bir adakta bulunur. Derken, kesilmek için atılan kur'a neticesinde bu iş, Abdullah'a (Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'in babasına) çıkar. Neticede, Abdullah'ın dayıları buna mani olmuş ve Abdulmuttalib'e "(Bu işten dolayı) oğluna mukabil, yüz deve fidye ver!" demişler, o da bunun üzerine, yüz deve fidye vermiştir. İkinci kurbanlık şahıs ise, ismail (aleyhisselâm)'dir" buyurmuş ve olayı anlatmıştır.

2) Esmâî'nin şöyle dediği nakledilmiştir: "Ebû Amr İbn el-A'lâ'ya, zebîhin kim olduğunu sordum da, o da "Ey Esmâî, aklın nerede? İshak (aleyhisselâm) ne zaman Mekke'de bulunmuştur? Mekke'de bulunan İsmail (aleyhisselâm) olup, İsmail (aleyhisselâm), babasıyla beraber Kâ'be'yi yapan zâttır. Kesme işine teşebbüs edilen yer ise, Mekke'dir" dedi.

3) Allahü teâlâ, "İsmail'i, İdris'i, Zülküfl'i de yâdet" (Enbiyâ, 85) emrinde, İshâk (aleyhisselâm)'ı değil, İsmail (aleyhisselâm)'i sabırla vasfetmiştir. Ki, bu da Hazret-i İsmail (aleyhisselâm)'in, kesilmeye karşı gösterdiği sabırdır. Cenâb-ı Hak onu yine, "Kitap'da İsmail'i de yâdet. Çünkü o vaadinde sadıktı" (Meryem, 54) buyruğunda, vaadinde sadık olmakla nitelemiştir. Çünkü o, babasına kesilme hususunda sabredeceğine dair vaadde bulunmuş ve bunu yerine getirmiştir.

4) Cenâb-ı Hak, "Biz de ona Ishâk'ı, İshak'ın ardından da Ya'kûb'u müjdeledik" (Hûd, 71) buyurmuştur. Şimdi biz diyoruz ki: Şayet kesilecek olan şahıs İshak (aleyhisselâm) olmuş olsaydı, bu durumda bu kesilme emri, ya İshak (aleyhisselâm)'dan Ya'kûb (aleyhisselâm) dünyaya gelmeden önce, ya da sonra olmuş oturdu. Birincisi olamaz, zira Allahü teâlâ, ona İshak (aleyhisselâm)'ı müjdeleyip bu müjdenin yanında, ondan Ya'kûb (aleyhisselâm)'un dünyaya geleceği de müjdelenmiş olunca, şimdi Ya'kûb (aleyhisselâm)'un ondan meydana gelmeden önce kesilmesinin emredilmesi mümkün olamaz. Aksi halde, Allah, "İshak'ın ardından da Ya'kûb'u..." şeklindeki vaadinden dönmüş olur. İkincisi de olamaz, çünkü Cenâb-ı Hakk'ın, "Artık o, yanında çalışma çağına girince, (babası), "Evladım! ben seni rüyamda, boğazladığımı görüyorum" ifadesi, ayette bahsedilen bu çocuğun, sa'ye, koşmaya ve o fiile güç yetirme noktasına gelmeden, Allah'ın, Hazret-i İbrahim (aleyhisselâm)'e onu kesmesini emrettiğine delâlet eder ki, bu da, bu hadisenin bir başka zamanda meydana gelmiş olmasına ters düşer. Böylece, kesilecek olan şahsın, İshak (aleyhisselâm) olamayacağı sabit olmuş olur.

5) Cenâb-ı Hak, Hazret-i İbrahim (aleyhisselâm)'in, "Sen doğrusu Rabbime gidiciyim. O, bana yol gösterir"(Saffat, 99) dediğini, daha sonra da kendisinden, yalnızlığında, kendisiyle ünsiyyet duyacağı bir çocuk vermesini talep ederek, "Ya Rabbi, bana salih evlad ihsan et" (saffat, 100) dediğini nakletmiştir. Böyle bir istek ise ancak, Hazret-i İbrahim (aleyhisselâm)'in çocuğunun bulunmaması halinde makul ve yerinde olur. Çünkü onun, tek bir çocuğu bulunmuş olsaydı, bir çocuk talep etmezdi. Zira, olanı yeniden istemek, muhaldir. İbrahim (aleyhisselâm)'in, şeklindeki sözü, onun tek bir çocuk istediğini ifade eder. Çünkü, ifadesinin başındaki min, ba'ziyyet bildirir. Ba'ziyyetin en alt derecesi ise, tek oluştur. Buna göre sanki, Hazret-i İbrahim (aleyhisselâm)'in demesi, onun, Allah'tan tek bir çocuk istediğini gösterir. Binâenaleyh, böyle bir istekte bulunmanın, ancak ortada çocuk diye bir şey olmadığında yerinde olabileceği sabit olmuş olur. Bu sebeple de bu isteğin, Hazret-i İbrahim (aleyhisselâm)'in ilk çocuğu istemesi halinde yapıldığı kesinleşir. Halbuki insanlar, İsmail (aleyhisselâm)'in İshak (aleyhisselâm)'dan daha önce dünyaya gelmiş olduğu hususunda müttefiktirler. Böylece, bu duâ ve talep ile istenenin, İsmail (aleyhisselâm) olduğu sabit olmuş olur. Hem sonra, Allahü teâlâ, bu isteğin peşinden, kesilme hâdisesini zikretmiştir. Şu halde, kesilecek olan şahsın, İsmail (aleyhisselâm) olması gerekir.

6) Pekçok haber, koçun boynuzunun, Kâ'be'ye asıldığını bildirmektedir. Böylece, kesilecek olan şahsın, Mekke'de olduğu anlaşılmış olur. Binâenaleyh, şayet kesilecek şahıs İshak (aleyhisselâm) olmuş olsaydı, bu kesme işi Şam'da olmuş olurdu.

İshak (aleyhisselâm) Olduğunun Delilleri

Kesilecek şahsın İshak (aleyhisselâm) olduğunu söyleyenlerin delilleri de şunlardır:

1) Ayetin, Önü ve sonu, bunu göstermektedir. Önünün böyle olduğuna gelince, Allahü teâlâ, Hazret-i İbrahim (aleyhisselâm)'in, bu ayetten önce, "Ya Rabbi, bana salih evlad ihsan et" (saffat, 100) dediğini nakletmiştir. Halbuki ulemâ, bununla kastedilenin, Hazret-i İbrahim (aleyhisselâm)'in Şam'a hicrret etmesi olduğu hususunda ittifak etmişlerdir. Daha sonra Cenâb-ı Hak, "biz de ona uysal bir oğul müjdesini verdik" (Saffat. 101) buyurmuştur. Binâenaleyh, bu çocuğun İshâk (aleyhisselâm) olması gerekir. Bu ifadenin akabinden de, "Artık o, yanında çalışma çağına girince..." buyurmuştur. Ki bu, İbrahim (aleyhisselâm)'le beraber çalışma çağına ulaşan bu çocuktan kastedilenin, Şam'da bulunan o çocuk olmasını gerektirir. Böylece, bu ayetin önünün, kesilecek olan şahsın İshâk (aleyhisselâm) olduğuna delâlet ettiği sabit olmuş olur.

Ayetin sonu da buna delâlet eder. Çünkü Cenâb-ı Hak, bu kesilme hadisesini bitirince, "Ona, salihlerden bir peygamber olmak üzere de, İshâk'ı müjdeledik" buyurmuştur ki, bu, "Cenâb-ı Hak İbrahim (aleyhisselâm)'i, İshak (aleyhisselâm)'ın salihlerden bir peygamber olmakla müjdeledi" manasındadır. Bu müjdenin, bu kıssanın anlatımının peşinden getirilmiş olması, Cenâb-ı Hakk'ın, Hazret-i İshak (aleyhisselâm)'ı, kesilme hadisesindeki bu sıkıntılara katlandığından dolayı, bu nübüvvetle müjdelediğini gösterir. Böylece bahsettiklerimizle, ayetin önünün ve sonunun, kesilecek olan şahsın İshak (aleyhisselâm) olduğuna delâlet ettiği sabit olmuş olur.

2) Bunun doğruluğuna, Ya'kûb (aleyhisselâm)'un Yusuf (aleyhisselâm)'a yazmış olduğu şu meşhur mektubu delâlet eder: "Halilullah olan İbrahim (aleyhisselâm)'in oğlu, zebîhullah olan İshak (aleyhisselâm)'ın oğlu, nebiyyullah olan Allah'ın kulu Ya'kûb (aleyhisselâm)'dan..," Bu konuda söylenecek söz bundan ibarettir. Zeccâc, "kesilecek olanın bunlardan hangisi olduğunu en iyi bilen Allah'tır..." der. Allah en iyisini bilendir.

Kesme Yeri

Bil ki, onların kesme yerinin neresi olduğu hususundaki ihtilafları da, bizim daha önce zikrettiğimiz hususa dayanmaktadır. Kesilecek olan şahsın İsmail (aleyhisselâm) olduğunu söyleyenler, kesme işine teşebbüsün Minâ'da yapıldığını; bunun İshak (aleyhisselâm) olduğunu söyleyenler ise, kesme işine teşebbüs edilen yerin, Şam olduğunu söylemişlerdir. Bu yerin, Beyt-i Makdis olduğu da ileri sürülmüştür. Allah en iyisini bilendir.

Rüyadan Kesme Emri Çıkar mı?

Alimler, İbrahim (aleyhisselâm)'in, rüyasında gördüğü şey sebebiyle, bu işle emrolunduğu hususunda ihtilaf etmişlerdir. Bu ihtilaf, fıkıh usûlünün meselelerinden bir meseleye dayanmaktadır ki, bu da şudur: "Kendisine uyma ve ittibâ etme zamanı gelmeden önce, hükmün nesholması caiz midir?" Buna, ehl-i sünnet alimlerimiz, "Bu caizdir" diye cevap verirlerken, Mu'tezile ile Şafiî ve Hanefî fukâhasından bir topluluk ise, bunun caiz olmayacağını söylerler. Birinci görüşe göre durum şöyledir: Allahü teâlâ İbrahim (aleyhisselâm)'e, önce boğazlamasını emretmiş, sonra da bu hükmü, onun uygulama zamanından önce neshetmiştir. İkinci görüşe göre İse, Allahü teâlâ İbrahim (aleyhisselâm)'e, boğazlamayı emretmemiştir. Ona emrettiği ise ancak, boğazlama ve kesme işinin mukaddimeleri (ön hazırlıklarıdır). Bu husus, nesh konusunun meselelerinden olan önemli bir meseledir. Ehl-i sünnet alimlerimiz, uyma zamanının gelmesinden önce bir emrin nesholmasının caiz olacağı hususuna şu şekilde delil getirmişlerdir: Allah İbrahim (aleyhisselâm)'e, oğlunu boğazlamasını emretmiş, sonra da, İbrahim (aleyhisselâm) bu işe girişmeden önce bu hükmü ondan neshetmiştir. Bu ise, bizim amacımızı ifade eder.

Biz, şu iki sebepten dolayı, muhakkak ki Allah İbrahim (aleyhisselâm)'e oğlunu boğazlamasını emretmiştir dedik:

1) İbrahim (aleyhisselâm) oğluna, "Evladım, seni rüyamda boğazladığımı görüyorum" demiş, oğul da "Sana ne emredildiyse öyle yap" diye cevap vermiştir. Bu da, İbrahim (aleyhisselâm)'in, bizzat boğazlama ile değil de, boğazlamanın ön hazırlıklarını yapmakla emrolunduğuna delâlet eder. Sonra o, boğazlamanın mukaddimelerini yapmış, böylece de onları varlık alemine sokmuş gerçekleştirmiştir. O zaman da, o, bir şey ile emrolunmuş ve onu gerçekleştirmiş olur. Burada, bir "fidye"ye ihtiyaç duyulmaz. Fakat o, Cenâb-ı Hakk'ın, "Ona, büyük bir kurbanlık fidye verdik" ayetinin delaletiyle, fidyeye ihtiyaç duymuştur. Bu da delâlet eder ki, İbrahim (aleyhisselâm), kendisine verilen emri yerine getirmiştir. Böylece onun, boğazlama işinin bütün ön hazırlıklarını, mukaddimelerini yaptığı sabit olmuş olur. Bu da, Cenâb-ı Hakk'ın, ona bizzat boğazlama işini emrettiğine delâlet eder. İşte, bu sabit olunca biz deriz ki: "Cenâb-ı Hak, ifâ ve isbâtından önce, bu hükmü neshetmiştir." Bu da, bizim maksadımıza delalet eder.

Mu'tezile ise şöyle demiştir: "Biz, Allahü teâlâ'nın, İbrahim (aleyhisselâm)'e, oğlunu boğazlamasını emretmiş olduğunu kabul etmiyoruz. Bilakis biz diyoruz ki: Allahü teâlâ ona, (sadece ve sadece) boğazlamanın mukaddimelerini emretmiştir. Birçok şey de buna delâlet etmektedir:

1) İbrahim (aleyhisselâm), boğazlama işini gerçekleştirememiş, o ancak onun mukaddimelerini tahakkuk ettirmiştir. Sonra, muhakkak ki Cenâb-ı Hak, İbrahim (aleyhisselâm)'den, "Biz ona, "ibrahim! Rüyana sadakat gösterdin" dedik..." ayetinin de delâlet ettiği gibi, onun, emrolunduğu şeyi yapmış olduğunu haber vermiştir. Bu da, Cenâb-ı Hakk'ın ona rüyada, bizzat boğazlama işini değil de, boğazlamanın mukaddimelerini emretmiş olduğuna delâlet eder. Bu mukaddimeler ise, oğulu yere yatırmaktan, bıçağı boynuna koymaktan ve (kes!) emri geldiğinde, bu işi yapmaya tam ve kesin bir azm göstermekten ibarettir.

2) Boğazlama işi, boğazı kesmekten ibarettir. Belki de İbrahim (aleyhisselâm), oğlunun boğazını kesti; ancak ne var ki o, boğazın bir kısmını kesince, Allah o kesik yeri yeniden birleştirdi. İşte bu sebepten dolayı da, ölüm hâdisesi tahakkuk etmedi.

3) Bu görüşü savunan kimselerin kendisine en çok güvenip dayandığı üçüncü izah şekli ise şudur: Allah şayet, muayyen bir şahsa, muayyen bir zamanda muayyen bir işi yapmasını emretmiş olsaydı, işte bu, o işi o vakitte yapmanın güzel olduğuna delâlet eder. Ama, onu o işten men ettiğindeyse, bu nehyetme de, bu işi o zamanda yapmanın kabîh olduğuna delâlet eder.

Eğer, bu nehiy, o emrin hemen peşinden meydana gelmiş olsaydı, iki durumdan birisinin olması lâzım gelirdi. Çünkü Cenâb-ı Hak, eğer o fiilin durumunu biliyor idiyse, O'nun, kabîh (çirkin) olan bir şeyi emrettiğinin, ya da güzel olan şeyi nehyettiğinin söylenmesi gerekir. Yok, eğer o işin durumunu bilmiyor idiyse, Allah'ın cahil olması gerekirdi ki, bu ise imkânsızdır! İşte bu konudaki sözün tamamı budur."

Birinciye cevap: Biz daha önce, Cenâb-ı Hakk'ın İbrahim (aleyhisselâm)'a ancak boğazlama işini emretmiş olduğunu delilleriyle açıklamıştık.

Asılsız Görüşe Red

Cenâb-ı Hakk'ın, "rüyana sadakat gösterdin" beyanına gelince, bu, Hazret-i İbrahim (aleyhisselâm)'in, bu rüya ile amel edilmesinin vacib olduğuna inanmış olduğunu gösterir, yoksa, onun, rüyasında gördüğü her şeyi yaptığına değil!

Muarızın, "ibrahim (aleyhisselâm), boğazın birkısmını kesince, Allah onu yeniden birleştirdi" şeklindeki görüşüne gelince, biz diyoruz ki: Bu, temelsiz ve asılsızdır. Çünkü, İbrahim (aleyhisselâm) şayet, kendisine emrolunan herşeyi yapmış olsaydı, "fidye"ye ihtiyaç duymazdı. O madem ki fidyeye ihtiyaç duydu, böylece biz onun emrolunduğu şeyi tamamlayamamış olduğunu anlarız.

Hüsn ve Kubûh Meselesi

Muarızın, "Bu durumda ya kabin olanı emretmiş olması, ya da cehalet gerekir" şeklindeki üçüncü görüşüne gelince, biz diyoruz ki: Bu görüş, aklın güzel gördüğünü güzel, çirkin gördüğünü de çirkin görme esâsına dayanır. Bu ise, bâtıl ve asılsızdır. Yine, farzet ki bunu kabul edelim. Ancak ne var ki biz diyoruz ki: "Bir şeyi emretmek bazen, o emredilen şey güzel olduğu için güzel olur; bazan da, her ne kadar emrolunan şey güzel olmasa bile, herhangi bir maslahatın doğruluğunu ve uygunluğunu ifade ettiği için güzel olur" denilmesi niçin caiz olmasın? Baksana, efendi, kölesini terbiye edip düzeltmek istediğinde, meselâ, "Cuma günü geldiğinde, falanca işi yap!" der. Bu iş de, zor ve ağır işler cümlesinden olur. Efendinin bu emirden maksad, kölenin bu işi yapması değil, aksine, kölenin, kendisini itaat ve boyun eğmeye alıştırmasıdır. Sonra efendi, kölenin, nefsini itaat ve inkıyada alıştırmış olduğunu anlayınca, ondan bu emri ve yükümlülüğü kaldırır. İşte burada da böyledir. Dolayısıyla, sizler bu ihtimalin yanlış olduğuna dair bir delil ve açıklama getiremediğimiz sürece, sözümüz tamam olmaz.

Dilemediği Şeyi Emretme

Alimlerimiz, Allahü teâlâ'nın, bazan vukuunu istemediği şeyi de emredebileceği hususunda bu ayetle istidlal etmişve şöyle demişlerdir: Bunun delili, Allah'ın, meydana gelmesini istemediği halde, bu boğazlamayı emretmiş olmasıdır. Cenâb-ı Hakk'ın, boğazlamayı emretmesi hususu, birinci meselede geçen izahtan dolayıdır. O'nun bu şeyin vukuunu istemediğine gelince, bize (ehl-i sünnete) göre, Allah'ın, olmasını istediği her şey olur, meydana geliri Böyle bir kesme işi tahakkuk etmediğine göre, biz Allahü teâlâ'nın, bunun meydana gelmesini istemediğini anlamış bulunuyoruz. Mu'tezile ise şöyle der: "Allah, o kesmeden nehyetmiştir. Bir şeyden nehyetmek ise, nehyedenin, o şeyin meydana gelmesini istemediğine delâlet eder. İşte böylece, Allah'ın kesmeyi emrettiği, onu irâde etmediği sabit olmuş olur. Bu da "emr"in, "irâde" olmadan da olabileceğine delâlet eder." Allahü teâlâ'nın, boğazlamayı emrettiğine dair sözün tamamı, birinci meselede geçmiş olan husustur. Allah en iyisini ibilendir.

Emrin Uykuda Gelmesinin Hikmeti

Bu mesele, bu teklifin uyanıkken değil de uykuda iken gelmesindeki hikmetin beyanı hakkında olup, bunun izahı şu birkaç açıdan yapılabilir:

1) Bu teklif, hem kesene, hem de kesilene alabildiğine ağır gelen bir tekliftir. Böylesi zor olan bir teklifin gelebileceğine dikkat çeken bir durum arzetsin diye, bu ilk defa uykuda gelmiş, daha sonra da bu uyku hali, uyanıklık halleriyle tekîd edilmiştir. Böylece de bu teklif anîden gelmemiş, tam aksine yavaş yavaş varid olmuştur.

2) Allahü teâlâ, Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'İn, rüyalarını hak ve gerçek kılmıştır. Nitekim Hazret-i Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem) hakkında, "Andokun ki Allah, Resulünün gördüğü rüyanın hak olduğunu tasdik etmiştir. Inşaallah (hepiniz) emniyet içinde, korkusuzca mutlaka Mescid-i Haram'a gireceksiniz" (Fetih, 27) buyurmuştur. Yusuf (aleyhisselâm)'un "Doğrusu ben rüyada onbir yıldızla güneşi ve ayı gördüm. Onların, bana secde ettiklerini gördüm "(Yusuf, 4) dediğini belirtmiş, İbrahim (aleyhisselâm) hakkında da, "Rüyamda, seni boğazladığımı görüyorum"(Saffat. 102) buyurmuştur.

Bundan maksadı, peygamberin sâdık ve doğru sözlü olduklarına delâlet eden delilleri takviye etmektir. Çünkü kişinin hali, ya uyanıklık ya da uyku halinden birisidir. Bu iki durum da onların doğruluklarına apaçık biçimde delâlet edince, bu onların bütün hallerinde sâdık olduklarının ve haktan yana olduklarının, tam ve mükemmel bir biçimde izahı olmuş olur. Allah en iyisini bilendir.

Sonra biz diyoruz ki: Peygamberler (sallallahü aleyhi ve sellem)'in bu husustaki makamları üç kısma ayrılır:

a) Görülen rüyaya tıpatıp uyan durum. Bu tıpkı Cenâb-ı Hakk'ın, Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) hakkındaki, "Mutlaka Mescid-i Harama gireceksiniz" (Fetih,27) buyurup da, daha sonra bu şeyin aynen tahakkuk etmesi gibidir.

b) Aksi tecelli eden rüya. Bu da, tıpkı Hazret-i İbrahim (aleyhisselâm) hakkındaki hâdise gibidir. Çünkü onun gördüğü şey kesme idi, ama tahakkuk eden şey ise, fidye ve kurtuluş idi.

c) Münasebet kurularak, bir tür yorum yapılmasıdır. Nitekim bu da, Yusuf (aleyhisselâm)'un rüyası için söz konusudur. İşte bu sebepten dolayı, rüya tabir edenler, rüyaların işte bu üç tarzda olabilecekleri hususunda mutabakat sağlamışlardır.

Kıraat Farklılığı

Hamza ve Kîsâî, tâ'nın dammesi, râ'nın kesresi ile, "mâ zfl turî" şeklinde okumuşlardır ki, buna göre mana, "Bak bakalım, sen nefsinden, sabır ve metanet gösterebilecek misin?" şeklinde olur. Bu okuyuşa göre bu ifadenin manasının "Bakalım ne işarette bulunacaksın?" şeklinde olduğu da ileri sürülmüştür. Diğer kıraat imamları ise, tâ'nın fethası ile okumuşlardır. Bundan sonra da, kimileri "imâle" yapmış, kimileri ise yapmamıştır.

Yedinci Mesele

Babanın bu konuda oğluyla yaptığı müşaverenin hikmeti,oğlunu bu hâdiseye muttali kılmaktır. Böylece de, onun, Allah'a itaat konusunda sergileyeceği sabrı görmek ve İbrahim (aleyhisselâm)'in gözünün aydın olmasını temin etmektir. Çünkü o, onun hilimde bu büyük noktaya; kötülüklere sabretmede de bu yüksek dereceye ulaştığını görecek, böylece de, oğul için, ahirette büyük bir mükâfaat, dünyada ise büyük bir nâm tahakkuk edecektir.

Daha sonra Cenâb-ı Hak, İbrahim (aleyhisselâm)'in çocuğunun, Sana verilen emir ne ise, onu yap" dediğini nakletmiştir ki, bu, "Kendisiyle emrolunduğun şeyi yap!" takdirindedir. Tıpkı bir kimsenin, "Sana işi emrettim, binâenaleyh, kendisiyle emrolunduğunu yap!" ifadesinde harf-i cerrin hazfedilmesi gibi, burada da, câr maa'l-mecrûr hazfedilmiştir.

Daha sonra oğul, "inşaallah, beni sabredenlerden bulacaksın" demiş ve bu işi, bir bereket ve uğur umma tarzında, Allah'ın meşîetine bağlamıştır. Çünkü Allah'a isyandan, ancak Allah'ın korumasıyla korunulur; Allah'a itaata da, ancak Allah'ın muvaffak kılmasıyla imkân elde edilir.

Müteakiben Cenâb-ı Hak, "Vakta ki ikisi de, (Allah'ın emrine) razı oldular" buyurmuştur. Arapça'da, aynı manada olmak kaydıyla "Allah'ın emrine teslim oldum" denilir. Kişi, Allah'ın emrine uyup boyun eğdiğinde, işte bu şekilde söylenir ve bu ifâde, bu üç şekilde de okunmuş olup, bunun temeli, senin, bir şey birisine ait olduğunda, "Bu, falancanındır, onundur" şeklindeki sözüne dayanmakta olup, manası, "Bu şey, kendisi hakkında çekişilme ve nizâdan beri oldu" şeklindedir. Yine Araplar, şeklinde kullanmışlardır. Bu iki şey de, onlardan nakledilmiş olup, yine bunun gerçekte manası, "Kendisini Allah'a adadı ve kendisini sırf ona verdi" şeklindedir. (......)'nin manası da, "Kendisinin sadece Allah'a ait olmasını talep etti" şeklindedir. Katade, fiilin tesniye gelmesini, "Bu, oğlunu; oğlu da kendisini Allah'a teslim ettiler" şeklinde tefsir etmiştir.

Daha sonra Cenâb-ı Hak, "(İbrahim) onu alnı üzere yıktı" buyurmuştur ki bu, "O onu, bir tarafı üzere yıktı da, böylece onun alnının iki tarafından birisi yere geldi" demektir. Çünkü, yüzün iki tarafı vardır; alın ise, bu iki taraf arasında olan şeydir. Ibnu'l-A'râbî ise, " (telîl)de de, "yıkılmış" manasındadır. ise, "onu yıkan" anlamındadır" demiştir. Buna göre mana, o onu alnının bir tarafı üzerine yıktı demektir. Mukatil ise, "O onu, cephe üzere (yüzükoyun) çöktürdü" denmiştir ki, bu, hatadır; çünkü "alın" cepheden başkadır.

Hakk'ın İbrahim'e Çağrısı

Daha sonra Cenâb-ı Hak, "Biz ona, "Ey ibrahim, rüyana sadâkat gösterdin" buyurmuştur. Bu ifadeyle ilgili olarak şu iki açıklama yapılmıştır:

a) Bu ifade, Kûfelilere ve Ferrâ'ya göre, ifadesinin cevabı olup, ifadenin başındaki vâv zâiddir.

b) Basralılara göreyse, bu takdir caiz olmayıp, felemma'nın cevabı mukadder olup, takdiri de, "O bunu böyle yapıp, Allah da ona, "Dikkat, İbrahim! Sen rüyanı gercekleştirdin" diye nida edince, Hazret-i İbrahim (aleyhisselâm) büyük bir mutluluğa ermiş, Allah ona, oğlunun peygamberliğini bahşetmiş ve mükâfaatını da bolca vermiştir" şeklindedir. Basralılar sözlerine şöyle devam ederler: "Cevabın hazfedilmesi Kur'ân'da geçmekte olup, yadırganacak bir durum değildir. Bunun faydası da, cevabın mahzûf olması halinde, o cevabın daha etkili ve azametli olmasını sağlamaktır."

Müfessirler şöyle demektedir: "Hazret-i İbrahim (aleyhisselâm) oğlunu kesmek için yanı üstü yatırdığında, dağ tarafından, "İbrahim! Rüyanı gerçekleşirdin" diye nida edildi." Muhakkik ulemâ ise, bu teklifin sebebinin, Hazret-i İbrahim (aleyhisselâm)'in, Allah'ın tekliflerine en mükemmel manada boyun eğmiş olması olduğunu söylemişlerdir. Binâenaleyh Cenâb-ı Hak, onu, böylesi zor ve çetin bir teklifle mükellef tutup, hem kendinden hem de çocuğundan mükemmel bir biçimde taat ve inkıyâd zuhur edince, pek yerinde olarak, Cenâb-ı Hak, "rüyanı gerçekleşirdin" demiştir. Yani, "Bu rüyadan elde edilmek istenen maksat elde edilmiştir" demektir.

ifadesi yeni başlayan bir söz olup, daha önceki kısımla ilgisi yoktur. Buna göre manası, "İbrahim (aleyhisselâm) ve oğlu bu mükellefiyeti yerine getirerek muhsin (iyi) kimseler oldular. Biz, bu iki muhsini mükâfaatlandırdığımız gibi, bütün muhsinleri de mükâfaatlandırınz" şeklindedir.

Daha sonra Cenâb-ı Hakk, yani, "Bu, sayesinde ihlaslı olanların olmayanlardan seçildiği apaçık bir deneme yahut daha zoru bulunmayan çok çetin bir sıkıntıdır" buyurmuştur.

Cenâb-ı Hak, "Ona büyük bir kurbanlık fidye verdik" buyurmuştur. "Zebh", zebeha "kesti"fiilinin masdarıdır. Zibh ise, "kesilecek şey" demektir. İşte ayette kastedilen budur. İşin kıssa tarafıyla ilgili bazı bahisler var:

Zebh Kıssası

Birinci Bahis: Bu hâdise hakkında anlatıldığına göre, İbrahim (aleyhisselâm) oğlunu kurban etmek İstediğinde, "Evladım, ip ve bıçağı al, falanca yere odun toplamaya gidelim. Onlar, kurban edilecek yerin yolunu yarılayınca, babası ona, kendisine verilen emri haber verdi. Bunun üzerine o, "Babacığım, çırpınmamam için ellerimi kollarımı iyice bağla. Kanımın sıçramaması ve annemin onu görüp üzülmemesi için, elbisemi uzağa koy. Kolay gelmesi için, bıçağını iyice bile ve boğazımı onunla hemen kes. Çünkü ölüm zor. Anneme selam söyle, eğer gömleğimi anama vermek istersen, ver. Çünkü belki de bu ona bu işi kolaylaştırır" dedi. İbrahim (aleyhisselâm) de, "Yavrum, Allah'ın emri hususunda ne güzel yardımcısın" dedi. Sonra onu bağlamış olduğu halde, her ikisi de ağlayarak onu öpmek istedi, sonra bıçağı boğazına dayadı. Bunun üzerine oğlu, "Beni yüz üstü yatır. Çünkü yüzüme baktığında, bana acıman tutar. Kalbin rikkate gelir. Böylece bu, senin Allah'ın emrini yapmana mani olur" dedi. Hazret-i İbrahim (aleyhisselâm) de böyle yapıp, bıçağı ensesine dayadı, kesmek istedi, ama bıçak kesmedi. Bunun üzerine, "îbrahim! Rüyana sadakat gösterdin (...)" diye ona nida olundu.

Gökten Gönderilen Kurbanlık

İkinci Bahis: Alimler, o oğulun yerine verilen kurbanın, koçun ne olduğu hususunda ihtilaf etmişlerdir. Bunun, Hazret-i Âdem (aleyhisselâm) oğlu Habil'in kurban olarak Allah'a sunup, Allah'ın kabul edip (göğe çektiği) koç olduğu; onu İsmail (aleyhisselâm)'e karşılık fidye olarak gönderinceye kadar, cennette otladığını söylemiştir. Bazıları da, "Allahü teâlâ, cennetten kırk yaz (yıl) otlamış bir koç gönderdi" demişlerdir. Süddî ise şöyle demiştir: "İbrahim" diye seslenildiğinde, Hazret-i İbrahim (aleyhisselâm) geriye döndü. Bir de baktı ki dağdan aşağı inen, beyazımsı bir koç ... İsmail (aleyhisselâm)'in üzerinden Kalktı, o koçu tutup kurban etti. Oğlunun elini ayağını çözüp boynuna sarılarak, "Yavrum, sen bana işte bugün hibe edildin" dedi."

Ayetteki, "azîm" (büyük) kelimesine gelince, bu kurbanlığın iriliğinden ve semizliğinden ötürü bu ismi aldığı söylenmiştir. Bu cümleden olarak, Sa'îd b. Cübeyr, "Cennette kırk yıl otlamış bir kurbanlığın, çok iri olması onun hakkıdır" der. Yine bu kurbana "büyük" denilmesinin, onun kıymetinin büyüklüğünden dolayı olduğu; çünkü Allah'ın onu, Hazret-i İbrahim (aleyhisselâm)'in oğluna bir fidye olarak kabul etmiş olduğu söylenmiştir.

Zebîhin İsmail Oluşunun Başka Delili

Daha sonra Hak teâlâ "Doğrusu, o mü'min kullarımızdandı" buyurmuştur. Bu cümledeki "o" zamiri, Hazret-i İbrahim (aleyhisselâm)'e râcîdir. Cenâb-ı Hak, "Ona salihlerden bir peygamber olmak üzere de îshak'ı müjdeledik" buyurmuştur. Bu ayetteki nebiyyen kelimesi, "hâl-i mukaddere"dir. Yani, "Bizona, peygamberliği mukadder olan İshak'ı müjdeledik" demektir. Kesilecek olan oğlan, Hazret-i İsmail (aleyhisselâm) olduğunu söyleyenler, bu ayeti delil getirebilirler. Çünkü ayetteki nebiyyen kelimesi "hâl"dir. Binâenaleyh mananın, "Biz ona, İshak peygamber olduğu halde, İshak'ı müjdeledik" şeklinde olması mümkün değildir. Çünkü bu müjde İshak (aleyhisselâm)'ın peygamber olmasından öncedir. Şu halde mananın, "Biz o İshak'ın peygamber olacağını takdir ettiğimiz ve ona bu hükmü (emri) verip, sabrettiği halde, ona Ishak'ı müjdeledik" şeklinde olması gerekir. Durum böyle olunca da, ayette İshak (aleyhisselâm)'ın verileceğine dair olan bu müjde, kesilecek olan o şahsın kıssasından sonra verilmiş olur. Böylece de, kesilecek olan oğulun, İshak (aleyhisselâm)'dan başkası olması gerekir. Bu konuda en ileri söz olarak ayet, her nekadar okunuş (sıra) bakımından, kurban edilecek oğlun kıssasından sonra geliyor ise de, meydana gelme bakımından ondan öncedir" denebilir. Fakat biz diyoruz ki, asıl olan, ayetlerin sırasına, aralarındaki irtibata riayet etmektir. Doğruyu en iyi bilen ise Allah'dır.

Onun Kutlu Kılınması

Daha sonra Cenâb-ı Hak, "Hem ona hem de Ishâk'a bereketler verdik" buyurmuştur. Bu ayette geçen "bereket" hususunda da şu iki izah yapılmıştır:

1) Allahü teâlâ, İsrailoğullarının bütün peygamberlerini, İshak (aleyhisselâm)'ın soyundan göndermiştir. (İşte bereket budur.)

2) Cenâb-ı Hak, kıyamete kadar, hem Hazret-i İbrahim (aleyhisselâm), hem de Hazret-i tshak (aleyhisselâm) için güzel bir nam bırakılmıştır. Çünkü bereket, devam ve sebat manasınadır.

Daha sonra Allahü teâlâ, "Her ikisinin neslinden İyi hareket edeni de var, nefsine apaçık zulmeden de" buyurmuştur. Bu ifadede, yahudîlerin iftihar etmelerine, bu durum bir sebep teşkil etmesin diye, ataların-ecdâdın çokça faziletli olmasından onların gelenlerin de mutlaka faziletli olacağı, faziletli sayılacağı neticesi çıkarılamayacağı hususunda bir uyan var. Ayetteki, "muhsin" "iyihareket eden" ifadesine, peygamberler ve mü'minler, "nefsine apaçık zulmeden" ifadesine de kâfir ve fasıklar girer. Allah en iyi bilendir.

3- Hazret-i Musa ile Harun (aleyhisselâm)'un Kıssası

113 ﴿