148"Yûnus da, hiç şüphesiz peygamberlerdendi. Hani o, dolu bir gemiye kaçmıştı. Derken kur'a çekmişlerdi de, mağluplardan olmuştu. O, kınanmış bir halde, kendisini hemen balık yuttu. Eğer çok tesbih edenlerden olmasaydı, insanların yeniden dirilecekleri güne kadar, o (balığın) karnında kalıp gitmişti, işte biz onu, hasta olduğu halde, açık bir araziye bıraktık. Üzerine, kökü olmayan bir ağaç bitirdik. Onu, yüzbin kişiye, hatta (bundan) artan sayıda kişiye peygamber gönderdik. Ona iman ettiler ve onları bir zamana kadar geçindirdik". Bil ki bu da, sûrede ele alınan altıncı ve son kıssadır. Bu, şu sebepten ötürü, sonuncu kıssa olarak anlatılmıştır. Çünkü Hazret-i Yûnus (aleyhisselâm), kavminin işkencelerine sabretmeyip, bir gemiyle kaçtığı için bu sıkıntılara düştü. İşte bu husus, Hazret-i Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)'in, kavminin eziyetlerine sabır göstermesine bir sebep olmuştur. Ayetteki, "Yûnus da hiç şüphesiz peygamberlerdendi. Hani o, dolu bir gemiye kaçmıştı" ifadesi ile ilgili birkaç mesele var: Keşşaf sahibi "Yûnus'un, nûn'un zammesi ve kesresiyle okunduğunu söyler. Bu ayet, bu hâdisenin, Hazret-i Yûnus (aleyhisselâm)'un, peygamber olduktan sonra başına geldiğini gösterir. Çünkü ayet, "O, gemiye giderken, peygamberlerdendi" manasındadır. Şöyle de denebilir: "Pek çok rivayette, "Hazret-i Yûnus (aleyhisselâm)'u, zamanın hükümdarı, kendisini, o kavmi Allah'a davet etmek için göndermişti. Sonra o oradan kaçmış; neticede balık kendisini yutmuştu" şeklinde bilgiler gelmişti. İşte bu sıradadır ki Allah onu resul yapmıştı. Netice olarak diyebiliriz ki: "Ayetteki "gönderilenlerdendi" ifadesi, onun o kaçtığı vakitte, Allah tarafından gönderilmiş resul olduğuna delâlet etmez." İleri sürülen bu hususa, şu şekilde cevap verilebilir: Hak teâlâ, bu sıfatı onun için, saygı duyulsun diye zikretmiştir. Böyle bir netice de, ifade sinden, onun Allah katında mürsellerden olduğu kastedildiğinde, ancak elde edilir. Ayetteki ebeka kelimesi, "kölenin ibâkı" deyiminden olup, bu, kölenin efendisinden kaçması anlamındadır. Daha sonra müfessirler ihtilâf etmişler, derken, kimileri Yûnus (aleyhisselâm)'un Allah'dan kaçtığını söylemişlerdir ki, bu uzak bir ihtimaldir. Çünkü bu deyim, kasten Rabbine muhalefet eden kimseler hakkında kullanılır Dolayısıyla da, bu husus, peygamberler için düşünülemez. Yine alimler, Yûnus (aleyhisselâm)'un neden dolayı hatâ ettiği hususunda da ihtilaf etmişlerdir. Bu cümleden olarak, "Çünkü, İsrailoğullarına gitmesi emrolundu da, o, bu teklifi kabul etmedi ve Rabbine öfkelenerek çekip gitti" denilmiştir ki, bu izah da, Allah ona ister bunu vahy ile isterse bir başka peygamberin lisanıyla emretmiş olsun akıldan uzaktır, kabul edilemez. Onun hatasının, kavmini dine daveti bırakıp bu hususta sabretmeyişi olduğu da ileri sürülmüştür. Ama, bu da uzak bir ihtimaldir. Çünkü, Allahü teâlâ ona böyle bir şeyi emredince, onun bunu yapmaması caiz olmazdı. Bu konuda doğruya en yakın olanı, şu iki izahtır: 1) Onun hatası, Allahü teâlâ'nın, kendisini yalanlayan o kavme helak cezasını indireceğini vaadetmesi, böylece de onun, bu helakin mutlaka geleceğini zannederek, Allah böyle bir azabı indirse bile, Allah'ın o azâbla onları imha etmemesi de söz konusu ve ona düşen de, o kavmi dine davet etmeye devam etmek iken, işte bu davete sabredemeyişindendir. Çünkü bu hareket tarzı, emareleri görülen bir şeye yönelme olup, her ne kadar bu gibi konularda da evlâ olan, zanna göre hareket etmemek ise de, herhangi bir günahı kasten işlemek değildir. Kavminden iman edenler çıktığı için, daha sonra Yûnus (aleyhisselâm), bu zannında hata ettiğini anlamıştır. İşte ayetteki, "Hani o, dolu bir gemiye kaçmıştı" ifadesinin manası, anlattığımız bu husustur. 2) Yûnus (aleyhisselâm), kavmine, azabın geleceğini vaadetmişti. Fakat, bu azâb gecikince o, adeta onlardan saklanırcasına ayrılıp gitmiş, o denize yönelmiş ve o gemiye binmiştir. İşte ayetteki, ifadesi bu manadadır. Bu ayetin müşkilliğini çözme hususundaki sözümüzün tamamını biz, Cenâb-ı Hakk'ın, Enbiyâ, 87 ayetinin tefsirinde beyan etmiştik. Ayetteki, "dolu gemi" ifadesi de, Yûnus Sûresinde açıklanmıştı. Gemi yük ve insanlar ile ağzına kadar dolduğunda, "o gemi, "meşhûn"dur; doludur" denilir. Daha sonra Cenâb-ı Hak, "Derken kur'a çekmişlerdi" buyurmuştu. "el-Müsahemetu", "kur'a çekmek" demektir. Nitekim Arapça'da, bir topluluk kur'a çektiğinde, (......) deyimi kullanılır. Müberred ise, bu ifadenin, kur'a için karıştırılan "sihâm-ok" lafzından alındığını söyler. Derken, "Mağluplardan olmuştu" yani, "kur'ada kaybedenlerden..." Nitekim Arapça'da, "Allah giderdi, o da gitti, kaydı" manasında "Allah onun delilini giderdi, izâle etti; o da gitti" denilir ki, bu kelimenin de kökü, "kaymak" anlamına gelen dehd kelimesidir. Nitekim Arapça'da, kaydığında, "Devenin ayağı kaydı" denilir. Ibn Abbas, Yûnus (aleyhisselâm)'un kıssasıyla alâkalı olarak şunları anlatmıştır. "O, kavmiyle birlikte, Filistin'de oturuyordu. Derken, bir kıral onlarla savaştı, onlardan dokuzbuçuk kabile esir aldı. Sonraları geriye sadece ikibuçuk kabile kaldı. Halbuki Allahü teâlâ, İsrailoğullarına, "Düşmanınız sizi esir alır veya başınıza bir musibet gelirse, bana dua edin, kabul edeyim" diye vahyetmişti. Onlar, bunu unutup da esir düşünce, Allahü teâlâ bir müddet sonra, İsrailoğullarının peygamberlerinden birisine, "Falanca kavmin kralına git ve ona İsrailoğullarına bir elçi (peygamber) göndermesini söyle" diye vahyetti. Derken bu kral da, kuvvetinden ve emîn bir zat oluşundan dolayı Yûnus (aleyhisselâm)'u seçti. Yûnus (aleyhisselâm) da, "Allah bunu sana emretti" deyince, kral, "Hayır, ben, emin ve kuvvetli birisini göndermekle emrolundum. Sen ise, işte tam bu vasıftasın" dedi. Bunun üzerine Yûnus (aleyhisselâm), "İsrailoğulları içinde, benden daha kuvvetlileri var. O halde ne diye onları göndermiyorsun?" dedi. Kral onda ısrar edince, Yûnus (aleyhisselâm) öfkelendi, çekip gitti. Derken, Rum Denizi (Akdeniz)'ne geldi ve orada dopdolu bir gemi gördü. Derken, gemidekiler onu da gemiye aldılar. Gemi, denizin ortasına gelince, nerdeyse batacak oldu. Bunun üzerine gemiciler, "İçinizde günahkâr ve asi var. Eğer böyle olmasaydı, herhangi bir fırtına ve apaçık bir sebep olmaksızın, böyle bir manzara gemide olmazdı!" dedi. Tüccarlar da, "Bizim başımıza böylesi şeyler gelmiştir; binâenaleyh, biz böyle bir şeyle karşılaştığımızda kur'a çekeriz. Kur'a kime isabet ederse, onu, suya atar boğardık. Çünkü tek bir kimsenin boğulması, herkesin ve herşeyin suya garkolmasından daha hayırlıdır" dediler. Derken, kur'a, Yûnus (aleyhisselâm)'a çıktı. Bunun üzerine tüccarlar, "Günah işlemeye biz, Allah'ın nebisinden daha uygunuz" dediler. Bu işi ikinci, üçüncü kez tekrarladılar. Ama her defasında da kur'a, Yûnus (aleyhisselâm)'a çıktı. Bunun üzerine Yûnus (aleyhisselâm) "Durun, bu günahkâr benim" dedi, bir örtüye bürünerek, kendisini denize attı. Derken o balık onu yuttu. Allahü teâlâ da o balığa, "Onun kemiklerini kırma ve mafsallarını birbirinden koparma!" diye variyetti. Derken bu balık, onu, önce Mısır'daki Nil nehrine, daha sonra Fars denizine, oradan el-Betâik Denizi'ne, derken Dicle'ye götürüp, derken onun yüzüne çıkararak, Nusaybin topraklarında düz ve geniş bir yere attı. Hazret-i Yûnus (aleyhisselâm) bu sırada, üzerinde tüyü ve deri bulunmayan, yolunmuş bir civciv gibiydi. Derken Allah, onun üzerine "Yaktın" ağacı bitirdi. O, hem bunun gölgesinden yararlanıyor, hem de, güçlenip kuvvetleninceye kadar onun mahsulünden istifade ediyordu. Daha sonra o toprak, ağacı yedi bitirdi. Derken, kökünden yere devrildi. Yûnus (aleyhisselâm), buna son derece üzüldü. Bunun üzerine, "Ya Rabbi, bu ağacın altında, güneşten ve rüzgârdan korunuyor, onun ürününden yiyordum. Şimdi ise, bu ağaç yere devrildi" deyince ona, "Yûnus! Sen, bir anda biten ve bir anda kökünden koparak yere yıkılan ağaca üzüldün, bu kadar kederlendin ama, yüzbine ve daha fazlası insana üzülmedin. Onları bırakıp gittin. Onlara git!" denildi." Olayın hakikatini en iyi bilen Allah'dır. Daha sonra Cenâb-ı Hak, "O, kınanmış bir halde, kendisini hemen balık yuttu" buyurmuştur. Arapça'da aynı manada olmak üzere, kelimeleri kullanılır. (......) kelimesine gelince, bir kimse, kendisinden dolayı kınanacağı bir şey yaptığında fiili kullanılır. O halde "yaptığından dolayı, yapılacak olan kınamaya müstahak olmuş olan kimse" demektir. Müteakiben "Eğer çok tesbîh edenlerden olmasaydı, insanların yeniden dirilecekleri güne kadar, o (balığın) karnında kalıp gitmişti" buyurmuştur. "Tesbih edenler..." kelimesinin tefsiri hususunda şu iki açıklama yapılmıştır: a) Bununla, Allahü teâlâ'nın bir başka ayetinde, Yûnus (aleyhisselâm)'un o zulumatlar içinde, "Derken o, karanlıklar içinde: "Senden başka hiçbir tanrı yoktur"(Enbiyâ, 87) dediği kastedilmiştir. b) Bu, "Şayet Yûnus (aleyhisselâm), balık kendisini yutmazdan önce "müsebbihînden" yani namaz kılanlardan olmasaydı ve vakitlerinin çoğunda Allah'ın zikrine ve taatına devam etmiş bulunmasaydı, o balığın karnında beklerdi ve o balığın karnı, Kıyamete değin onun kabri oturdu" manasındadır. İşte bu sebepten dolayı bazı alimler şöyle demiştir: "Geniş zamanda Allah'ı anınız ki, Allah da sizi, başınız derde girdiğinde ansın! Çünkü Yûnus (aleyhisselâm), Allah'ı çokça zikreden salih bir kul idi. Binâenaleyh o, o balığın karnına düşünce, Cenâb-ı Hak, "Eğer çok tesbih edenlerden olmasaydı, insanların yeniden dirilecekleri güne kadar, o (balığın) karnında kalıp gitmişti" buyurmuştur. Firavun ise, azgın, Allah'ı unutan bir kul idi. Boğulacağı sırada "İsrailoğullarının kendisine iman ettiği o zâttan başka ilâh olmadığına inandım" (Yûnus,90) deyince, Cenâb-ı Hak da, "Daha önce âsi idin; şimdi böyle söylüyorsun" (Yûnus, 91) buyurmuştur." Alimler, Hazret-i Yûnus (aleyhisselâm)'un, o balığın karnında ne kadar beklediği hususunda ihtilaf etmişlerdir. Kur'ân'ın lafzı ise, bu süreye delâlet etmemektedir. Hasan el-Basrî "O orada çok az bekledi. Balığın onu yutmasını müteakip, balığın karnından çıkarıldı" derken, Mu kati I, İbn Hayyâm, bu sürenin üç gün olduğunu, Ata, yedi gün olduğunu; Dahhâk, yirmi gün olduğunu söylemişlerdir. Bu sürenin bir ay olduğu da ileri sürülmüştür. Ben, onların bu süreleri hangi delille tayin ettiklerini bilemiyorum. Ebû Hureyre'den rivayetle Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur: "Yunus, balığın kamında tesbihatta bulundu da, melekler, onun tesbihatmı duydular ve "Ey Rabbimiz, biz, garip bir yerden cılız bir ses duyuyoruz" deyince, Cenâb-ı Hak, 'İşte bu, benim Yûnus kulumdur. Bana isyan etti de, onu denizde balığın kamına hapsettim" dedi. Bunun üzerine melekler, "Her gün ve gece, kendisinden sana, salih amellerin yükselip geldiği o salih kul mu?" deyince, Allah, "Evet" diye cevap verdi. Bunun üzerine melekler o kula şefaatçi oldular da, Allah'da o balığa emretti, balık da onu o sahile atıverdi. işte, ayetteki "İşte biz onu, açık bir araziye bıraktık" cümlesi de bunu ifade eder." Bu ayetle ilgili birkaç bahis vardır: Birinci Bahis: (el-arâ'u) "ıssız, boş yer" demektir. Ebû Ubeyde, bu yerlere bu adın, kendisinde ağaç bulunmadığı ve kendisini kaplayan bir bitki örtüsü olmadığı için verildiğini söyler. İkinci Bahis: Allahü teâlâ, "İşte biz onu, açık bir araziye bıraktık" buyurmuş, atma işi balığın hareketiyle meydana gelmiş olmasına rağmen, bu işi kendisine nisbet etmiştir, ki bu da, kulun fiilini Allah'ın yarattığına delâlet eder. tabirinin manasının, "Tıpkı yeni doğmuş bir çocuk ve üzerinde hiç tüy bulunmayan, yumurtadan çıkmış bir civciv gibi, eti çürümüş ve bitkin, zayıf ve güçsüz hale gelmiş idi" şeklinde olduğu söylenmiştir. Mücahid ise, sakîm kelimesine, "Derisi soyulmuş" manasını vermiştir. Daha sonra Cenâb-ı Hakk buyurmuştur. Lafzın zahiri, balığın, Hazret-i Yûnusu o ıssız yere attığında, Allahü teâlâ'nın, onun üzerinde "yaktîn" ağacını bitirdiğine delâlet etmektedir ki, bu hadise, ona ait bir mu'cize olmuş olur. Müberred ve Zeccâc, "Gövdesi olmayan, yerin yüzüne doğru uzayıp giden her bitkiye, "yaktin" denilir. Meselâ kabak, Ebû Cehil karpuzu ve karpuz gibi" derken, Zeccâc, "Ben bunun, bir şey bir yerde durduğunda söylenen (......) deyiminden alındığını sanıyorum. Çünkü bu bitkilerin yapraklarının tümü, yerin yüzüne serildiği için, işte bundan dolayı ona, "yaktın" denilmiştir" demiştir. Ferrâ da, bunun İbn Abbas'a göre, kabak bitkisinin yaprakları olduğunu rivayet etmiş ve "Kim, bitkiler arasından kabağı "yaktın" olarak anlarsa, yaprağı geniş olup ve bir şeyi örten her yaprak, işte bilsin ki, bu kimselere göre bu, "yaktîn"dir" demiştir. Vahidi (r.h) ise, "Ayet, müfessirlerin bahsetmediği şu iki şeyin söylenmesini de gerektirmektedir: 1) Bu bitki, daha önce orada bulunmuyorken, Allah onu, Hazret-i Yûnus'dan ötürü bitirmiştir. 2) Bu bitki, gölgesi meydana gelsin diye, çardaklara asılmıştı. Çünkü, şayet yere serilmiş olsaydı, gölge etmesi mümkün olmazdı" demiştir. Yûnus (aleyhisselâm)'un Görev Yeri Daha sonra Cenâb-ı Hak, "Onu, yüzbin kişiye, hatta (bundan) artan sayıda kişiye peygamber gönderdik" buyurmuştur. Bu ifadeyle alakalı olarak birkaç bahis vardır: Birinci Bahis: Bu ifâdenin manasının, "Biz, Yûnus'u, o balık kendisini yutmazdan önce peygamber olarak göndermiştik" şeklinde olması muhtemeldir. Bu izaha göre, ayette, her ne kadar gönderme işi, balığın yutmasından sonra zikredilmiş ise de, bununla, bu ifadenin ötekinden önce olduğu kastedilmiş olup, başındaki vâv da, (atıf yoluyla) cemi' etmek için gelmiş olarak vâv'dır. Bu gönderme işinin, balığın yutmasından sonra olduğunun kastedilmiş olması da muhtemeldir. Çünkü, İbn Abbas (radıyallahü anh), "Yûnus (aleyhisselâm)'un peygamberliği, o balık kendisini kıyıya attıktan sonra olmuştur" demiştir. Böyle olması durumunda, Hazret-i Yûnus (aleyhisselâm)'un, o ilk kavmin dışında, başka bir topluluğa peygamber olarak gönderilmiş olması düşünülebileceği gibi, yine aynı şeriatla, o ilk kavme ikinci kez gönderilmiş olması, onların da ona iman etmiş olması da düşünülebilir. İkinci Bahis: Ayetteki (......) ifadesinin zahiri, bu hususta, bir şekkin bulunduğunu icâb ettirmekte olup, böyle bir şeyin Allah hakkında düşünülmesi ise, imkânsızdır. Bu ifâdenin benzerleri de (Mürselat, 6) (Taha,44) (Taha, 113) (Nahl, 77) (Necm, 9) ayetlerinde yer alır. Ulemâ, işte bu hususa, pekçok biçimde cevap vermiş olup, bunlardan en doğrusu tek bir izahtır. Bu da, takdirin "Onları gören birisi gördüğünde, "Bunlar yüzbin kişidir veya yüzbinden daha fazladırlar" dedi..." manasında olmak üzere, veya "veya bunlar, sizin takdirinize göre daha fazladırlar" şeklinde olmasıdır. İşte bu ifadeye benzer bu tür ifadelerin tümüne verilecek cevap budur. Daha sonra Cenâb-ı Hak, "Ona iman ettiler ve onları bir zamana kadar geçindirdik" buyurmuştur. Bu, "O kavim iman edince, Allahü teâlâ onların o korkularını giderdi, kendilerini o azâbtan emin kıldı ve onları bir zamana kadar, yani Allah'ın onlardan herbiri için tayin ettiği vakte kadar geçindirdi.." demektir. |
﴾ 148 ﴿