160

"Şimdi sor onlara, kızlar Rabbinin de, oğullar onların öyle mi? Yoksa biz, melekleri dişi yarattık da, onlar şahit miydiler? Haberin olsun ki, onlar hakikaten yalan söyleyerek, herhalde. "Allah doğurdu!" derler. Onlar elbette yalancıdırlar. Kızları oğullara tercih mi etmiş O?! Ne oluyor size? Nasıl hükmediyorsunuz? Hiç düşünmez misiniz? Yoksa (elinizde) açık bir hüccetiniz mi var? Öyleyse eğer doğru söyleyenlerseniz, getirin kitabınızı. Bir de O'nunla cinler arasında bir hısımlık uydurdular. Andolsun ki bizzat cinler dahi, onların behemehal cehenneme ihzâren getirileceklerini pekâlâ bilmektedirler. Allah, onların isnâd edegeldiklerinden yücedir, münezzehtir. Lakin Allah'ın ihlasa erdirilmiş kulları bunlar gibi değil"

Bu ifadeyle ilgili birkaç mesele vardır:

Birinci Mesele

Bil ki Cenâb-ı Hak, peygamberler (aleyhisselâm)'in kıssalarından bahsedince, yeniden müşriklerin inançlarını ve gidişiatlarını açıklamaya; inançlarının çirkinliğini ve tutarsızlığını beyan etmeye başladı. Müşriklerin sözlerinden birisi de, Cenâb-ı Hakk'a çocuk isnat etmeleri, böylesi bir çabaya girip, bu çocukların erkek değil, dişi olduklarını iddia etmeleridir. İşte bundan dolayı Cenâb-ı Hak, "Şimdi sor onlara, kızlar Rabbinin de oğullar onların öyle mi" buyurmuştur ki, bu ifade, bu sûrenin başındaki (saffat, 11) ifadesine bir atıftır. Bu böyledir, zira Cenâb-ı Hak, Hazret-i Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)'e ilk önce Kureyş'in öldükten sonra dirilmeyi niçin inkâr ettiklerini sormasını emretmiş, daha sonra da Hazret-i Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)'e, o müşriklere, kızları Allah'a erkekleri de kendilerine tercih edişlerinin sebebini sormayı emredinceye değin, sözü birbirine ilave ederek devam ettirmiştir.

Vahidî, müfessirlerin şöyle dediğini nakletmiştir; "Kureyş ve Arabın kökü sayılan, Cüheyne, Benî Seleme, Huzâ'a ve Benî Müleyh, "Melekler, Allah'ın kızlarıdır!" demişlerdir. Bil ki bu söz, şu iki durumu kapsar:

a) Allah'a kızlar isnat etmeyi... Halbuki bu olamaz, batıldır. Zira Araplar, kızlardan dolayı ar duyuyor, utanıyorlardı. Mahlûkun (insanın) kendisinden ar duyup utandığı şey, onu yaratana nasıl isnat edilebilir?

Bilgi Kaynakları Yönünden Bâtıllığı

b) Meleklerin dişi olması... Bu da bâtıldır; çünkü ilmin (bilmenin) yolu, ya his, ya haber veya tefekkür ve düşüncedir. Hisse (duyu organlarıyla bilme) gelince, bu konuda, böyle bir şey söz konusu değildir. Çünkü onlar, Allah'ın melekleri nasıl yarattığını müşahede etmemişlerdir. Bu izah, Cenâb-ı Hakk'ın "Yoksa biz, melekleri dişi yarattık da, onlar şahit miydiler?" beyanından kastedilen husustur. Bu hususta bir haber de yoktur. Çünkü haber, doğruluğu kesinkes bilindiği zaman ancak, bir bilgi vesilesi sayılır. Halbuki, böyle bir hüküm veren bu kimseler, doğruluklarına bir delâlet ve bir emarenin delâlet etmediği, yalancı ve müfteridirler. Yaptığımız bu izah da, "Haberin olsun ki, onlar hakikaten yalan söyleyerek, herhalde, "Allah doğurdu?" derler." Onlar, elbette yalancıdırlar" ayetinden anlaşılandır.

Tefekkür de bulunmamaktadır. Bu hususu da şu iki yönden izah edebiliriz:

a) Akıl, böyle bir inancın yanlış olmasını iktizâ eder. Çünkü Allahü teâlâ, varlıkların en mükemmelidir. Adi şeyleri seçmek ise, en mükemmel olana uygun düşmez. Bu husus da, Cenâb-ı Hakk'ın, "Kızları oğullara tercih mi etmiş o? Ne oluyor size? Nasıl hükmediyorsunuz?" ayetinden kastedilen husustur. Yani, "efdal olanın, iyi olana isnadı, aklen adî olanın efdal olana nisbetinden daha doğrudur. Şu halde, eğer bu konuda aklın hükmü nazar-ı dikkate alınmışsa, bu durumda sizin sözünüz de yine bâtıl olur" demektir.

b) Biz, bir an için onların inançlarının yanlışlığına dair istidlal etmeyi bırakıp, onlardan görüşlerinin doğruluğuna delalet eden delil isteyelim. Onlar böylesi bir delil bulamayacaklarına göre, işte bu noktada, sözlerinin doğruluğuna delalet eden herhangi bir şeyin bulunmadığı ortaya çıkmış olur. Ki, söylediğimiz bu husus da, Cenâb-ı Hakk'ın, "Yoksa, (elinizde) açık bir hüccetiniz mi var? Öyleyse, eğer doğru söyleyenlerseniz, getirin kitabınızı" beyanından kastedilmiş olandır. Yaptığımız bu izahlarla, benimsemiş oldukları bu görüşün doğruluğuna, ne hissin, ne haberin, ne de tefekkür ve nazarın delâlet etmediği sabit olmuş olur. Dolayısıyla, böylece böylesi bir neticeye varmak kesinlikle batıl olmuş olur.

Bil ki Allah, onlardan, kendi inançlarının doğruluğuna delâlet eden bir delil isteyince bu, taklidin bâtıl olduğuna ve dinin, ancak delil ile sıhhat bulabileceğine delâlet eder.

İkinci Mesele

Cenâb-ı Hakk, "Kızları oğullara tercih mi etmiş O?!" buyurmuştur. Ekseriyetin kıraati, bu ifadenin başından vasi hemzesinin hazfedilmesi ve başındaki elif'in fetha okunarak, hemze-i kat' kabul edilmesi şeklindedir. Çünkü bunun başındaki elif, kınama ve başa vurma, takvî elifidir. Bu, Cenâb-ı Hakk'ın tıpkı, (Zuhruf, 16) (Tur, 39) ve (Necm, 21) ayetlerinde olduğu gibidir. Bu ayetlerin başındaki eliflerin tamamı istifham için olduğu gibi, bu ayetteki de böyledir. Rivayetlerin birine göre Nâfî, (......) kelimesini fiiline istifham hemzesi olmaksızın vaslederek okumuştur. Ama, (......) kelimesinden başlarken, elifi meksûr kılarak, bir haber tarzında (fiil olarak) "istafâ" şeklinde okunmuştur. Buna göre, nasıl ki (Duhan,49) ayetinin manası, "Sen aziz olduğunu düşünürdün" şeklinde ise, bu ifâdenin takdiri de, "Onların iddiasına göre Allah kızları oğullara tercih etti" şeklinde olur.

Allah'la Cinler Arasında Akrabalık İddiaları

Daha sonra Cenâb-ı Hak, "O'nunla cinler arasında bir hısımlık uydurdular" buyurmuştur. Alimler, bu ifadede geçen cinne sözüyle neyin kastedildiği hususunda ihtilaf ederek şu izahları yapmışlardır:

1) Mukatil, "Onlar, meleklerin Allah'ın kızları olduğunu delilsiz olarak iddia ettiklerinde, Allah'la melekler arasında bir yakınlık ve neseb yakınlığı isbât etmeye kalkışmış oldular" demiştir. Bu görüşe göre, ayetteki cinne ile, melekler kastedilmiş olur. Meleklerin bu ismi almaları da, ya gözle görülmediklerinden, veyahut da cennetin bekçileri oluşlarından dolayıdır.

Ben derim ki, bu görüş bana göre bir problem arzetmektedir. Çünkü Allahü teâlâ, Kureyş'in, "Melekler, Allah'ın kızlarıdır" şeklindeki sözlerini çürütmüş, daha sonra da, "O'nunla cinler arasında bir nesep uydurdular" cümlesini buna atfetmiştir. Halbuki atıf, matufun, matufun aleyh'den başka olmasını gerektirir. Binâenaleyh, bu ayetten kastedilenin, öncekinden başka olması gerekir.

2) Mücâhid şöyle der: "Kureyş kâfirleri, "Melekler, Allah'ın kızlarıdır" deyince, bunun üzerine Ebû Bekr es-Sıddık (radıyallahü anh) onlara, "Peki, anneleri kimdir?!" deyince de onlar, "Cinlerin en şerefli olan dişileri" dediler. Bu da, bana göre akıldan uzak bir görüştür. Çünkü, evlilik sebebiyle meydana gelen hısımlığa, "neseb" ismi verilmez.

3) Biz, Cenâb-ı Hakk'ın, "Onlar, cinleri Allah'a ortak koştular" (En'âm, 100) ayetini tefsir ederken, bir grup zındığın, "Allah ve İblis, iki kardeştirler! Allah, hayırlı ve iyi olan kardeş, İblis de, âdî ve şerli olan kardeştir" dediklerini rivayet etmiştik. Binâenaleyh, buradaki "Onunla cinler arasında bir nesep uydurdular"cümlesinden, işte bu inanç kastedilmiştir.Bana göre bugörüş, doğruya en yakın olan görüş olup, Yezdan ve Ehrimen şeklinde ikili (düalist) sisteme inanan mecûsilerin görüşüdür.

Daha sonra Cenâb-ı Hak, "Andolsun ki, bizzat cinler dahi, onların behemehal cehenneme ihzâren getirileceklerini pekâlâ bilmektedirler" buyurmuştur ki bu, "Andolsun ki cinler, bu sözü söyleyenlerin, ihzâren cehenneme atılacaklarını ve azâb göreceklerini bilmektedirler" anlamındadır. Bu ayetin manasının, "Andolsun ki cinler, kendilerinin azâbta hazır tutulacaklarını bilmektedirler" şeklinde olduğu da ileri sürülmüştür. Binâenaleyh, birinci görüşe göre, hum zamiri, "bu sözü söyleyenlere; ikinci görüşe göre ise, cinlerin bizzat kendilerine râcî olmuş olur.

İstisnanın İzahı

Daha sonra Cenâb-ı Hak, kendisini, onların ileri sürmüş olduğu o yalan ve iftiralardan tenzih ederek, "Allah, onların isnâd edegeldiklerinden yücedir, münezzehtir. Lâkin Allah'ın ihlasa erdirilmiş kulları bunlar gibi değil..." buyurmuştur. Ayetteki bu istisnanın neden yapıldığı (müstesna minh'in ne olduğu) hususunda çeşitli görüşler ileri sürülmüştür. Bunun Kelimesinden yapılan bir istisna olduğu ileri sürülmüştür ki, buna göre mana, "Allah'ın ihlasa erdirilmiş kulları kurtulmuşlardır" şeklinde olur. Bunun, "O'nunla cinler arasında bir nesep uydurdular" cümlesinden yapılmış olan bir istisna olduğu da ileri sürülmüştür. Ve yine bunun, muhdarûn kelimesinden yapılmış olan bir İstisnâ-i munkatı' olduğu da ileri sürülmüştür. Buna göre mana, "Lâkin ihlasa erdirilmiş kimseler, Allah'ı bu şekilde tavsif etmekten beridirler" şeklinde olur. Lâm'ın kesresiyle, (muhlisin) okunması halinde, bu kelimenin manası, "ibâdetini ve inancını sırf Allah için yapmış olanlar müstesna..."; fetha ile (muhlasîn) okunması halinde ise, manası, "Allah'ın lütfü ile, kendilerini böylesi kullar kıldığı kimseler müstesna" şeklinde olur. Allah en iyisini bilendir.

Melekler

160 ﴿