170"Ne siz, ne de taptıklarınız, kimseyi Allah'a karşı kandırıp yoldan çıkaramazsınız. Ancak cehenneme girecek olanı kandırabilirsiniz. "Bizden, hiçkimse müstesna olmamak üzere, herbiri için malûm birer makam vardır. Biziz, o saf saf dizilenler, biz! Biziz o tesbih edenler, biz! Hakikaten, (müşrikler evvelce) şu katî sözü söylüyorlardı: "Eğer nezdimizde, evvelkilerden bir kitap olsaydı, elbet biz de Allah'ın ihlâsa erdirilmiş kullarından olurduk." Şimdi ise O'na inanmayıp kâfir oldular. İleride, bileceklerdir ya!" Bu ayetlerle ilgili birkaç mesele vardır: Bil ki, Allahü teâlâ kâfirlerin inançlarının yanlışlığına dair deliller getirince, Allah'ın, haklarında azaba duçar olacaklarını, azâb göreceklerini hükmettiği kimseler hariç, kâfirlerin, hiçkimseyi saplamayacaklarına dikkat çeken ifadeyi getirmiştir. Keşşaf sahibi, Cenâb-ı Hakk'ın, "Ne siz, ne de tapmakta olduklarınız, siz kimseyi Allah'a karşı kandırıp yoldan çıkaramazsınız (...)" ifadesiyle ilgili olarak şu iki açıklamayı yapmıştır: a) Aleyhi'deki zamir, Allah'a râcî olup, manası, "Sizler ve mabutlarınız, sizler ve onlar, topyekûn, Allah'ın, ilm-i ezelîsi ile cehennemliklerden olduğuna hükmettiği cehennem yârânı olanlar müstesna, Allah'ın aleyhinde fitneye sürükleyemezsiniz" şeklinde olur. Buna göre şayet, "Onlar, onları Allah'a karşı nasıl kışkırtabilirler?" denilirse, biz deriz ki, onlar onları, iğvâlarıyla Allah'a karşı kışkırtırlar. Çünkü bu, senin tıpkı, "Falanca, o kadın, ona (kocasına) karşı kışkırttı" demen gibi, "Falanca, falancanın hanımını, ona karşı baştan çıkardı" şeklindeki sözüne benzer. b) Tıpkı Arapların, "Her adam, işiyle ve gücüyle beraberdir, uğraşır" şeklindeki sözlerindeki vav'ın (-ile) manasına gelmesi ve cümlenin bu şekilde beşinin caiz olması gibi, (......) kelimesindeki vâvda, anlamında olup, sözün biçiminde bitmesi mümkündür. Çünkü, ayetteki ifadesi, haberin yerini tutan bir ifâde olup, (esas haber vücûben hazfedilmiştir). Çünkü bunun takdiri, "Siz taptıklarınızla beraber..." şeklinde olup, manası, "Sizler ilahlarınızla berabersiniz" yani "Sizler, onların eşleri ve yaranlarısınız. Onlara tapmaktan geri durmazsınız" demektir. Daha sonra Cenâb-ı Hak, buyurmuştur. Yani "Siz, ancak sizin gibi cehenneme girmek isteyen kimseler dışında hiç kimseyi o tapmanıza yönelemezsiniz" demektir. Hasan el-Basrî, lâm'ın dammesi ile, (Sâlu'l-cahîm) şeklinde okumuştur ki, bu okuyuş şu şekilde izah edilir. Buna göre bu kelime çoğul kabul edilip, vâv'ı, iki sakinin bir araya gelmesinden dolayı düşmüştür. Eğer: "Ayette râcî olan (......) zamiri varken, bu ism-i fail sigasının cemî getirilmesi nasıl doğru olur?" denilirse, biz deriz ki, men'in lafzı müfred, manası ise çoğuldur. Binâenaleyh huve lafzı; salûn: (ateşe girenler) kelimesi, manasına hamledilebilir. Alimlerimiz, şeytanın iğvasının ve vesvesesinin bir tesiri olmadığına, müessir olanın Allah'ın kaza ve kaderi olduğuna bu ayeti delil getirerek şöyle demişlerdir: "Çünkü ayetteki, "Ne siz, ne de tapmakta olduklarınız, siz O'nun aleyhinde fitneye sürükleyecek değilsinizdir" ifadesi, insanları, fitneye ve sapıklığa düşürme hususunda, ne onların sözlerinin, ne de taptıkları şeylerin hallerinin bir tesiri olmadığı hususunda açık ve net bir ifadedir. Cenâb-ı Hak, "Kendisi cehenneme girecek olan kimse müstesna..." buyurmuştur. Bu, "Allah'ın hükmüne ve takdirine göre, böyle olanlar müstesna" demek olupda, böylesi hâdiselerin meydana gelmesine sebep olan şeyin, Allah'ın hükmü olduğu hususunda açık bir ifadedir. Ömer b. Abdulaziz, işte bu neticeyi isbat için, bu ayeti delil getirmiştir. Cübbât şöyle der: "Bu ayetle, meleklere ibadet edenler kastedilmiş olup, onlar meleklerin, Allah'ın kızları olduğunu iddia ediyorlardı. Bu kimseler, Allah'ın ilm-i ezelisinde, kâfir olacakları sabit olanlar müstesna, hiç kimseyi kâfir yapamazlar. Böylece bu, Allah, şeytanı vesveseden menetmiş olsaydı bile Allah'a iman etmeyecek olanların, şeytanın çağrısı ile, dalâlete düştüklerine delâlet eder. Aksi halde Cenâb-ı Hak, şeytana manî oturdu. Böylece bununla, asî olan herkesin, kendisinden salah (hayır) namına hiçbir fiilin çıkamayacağı anlaşılmış olur." Buna şöyle cevap verilir: Bu sözün neticesi, insan ve cin şeytanlarının iğvasının hiçbir tesiri olamayacağı şeklinde olup, bunda bir münakaşa yoktur. Fakat bu ayetten yapılacak istidlalin şekli, Allahü teâlâ'nın, fitneye düşme hususunda, bunların sözlerinin ve vesveselerinin hiçbir tesiri olmayacağını beyan etmiş olmasıdır. Daha sonra Cenâb-ı Hak, bu hükümden, "Kendisi cehenneme girecek olan kimse"leri müstesna etmiştir. Binâenaleyh ayette bahsedilen fitneye düşme ile, o kimsenin cehenneme gireceğine hükmedilmiş olmasının kastedilmesi gerekir ki bu da, "şekavet" ve "saadet"in meydana gelmesinde müessir olanın, Allah'ın o kimsenin şekavetine veya saadetine hükmetmesi olduğunda açık bir ifadedir. Bil ki âlimlerimiz, bu delili, şu meşhur hadisle izah etmişlerdir: Bu hadis, Hazret-i Âdem (aleyhisselâm)'in. Hazret-i Musa (aleyhisselâm)'yı ziyaretini anlatan hadistir. Kader Hakkında Adem ve Musa (aleyhisselâm) Hadisi Kadı bu hadisi, kelâm alimlerinin kabul etmediğini, çünkü bunun, hiçbir kimsenin günahından ötürü kınanmamayt gerektirdiğini; çünkü eğer Hazret-i Âdem (aleyhisselâm), Allah'ın onu yaratmazdan önce, onun için takdir ettiği bir amelden ötürü, Musa (aleyhisselâm)'nın kendisini kınamasına izin vermemiş ise, bu, her günahkâr için söz konusu olur. Eğer böyle birşey, Hazret-i Adem (aleyhisselâm) için delil olabiliyor ise, Hazret-i Musa (aleyhisselâm) niçin tokat atıp (kazaen) öldürdüğü adam hususunda, "Bu şeytanın işindendir. Çünkü şeytan, apaçık saptırıcı bir düşmandır"(Kasas. 15) ve "Günahkârlara destek olmayacağım" (Kasas, 17) demiştir? Niçin, Allah'ın kendileri için takdir ettiği bir işten ötürü, Musa (aleyhisselâm), Firavun'u ve ordusunu kınamıştır? Hem bunların (ehl-i sünnetin) durumuna şaşıyorum, kaderciliği kabul etmiyorlar. Halbuki bu hadis, Hazret-i Adem (aleyhisselâm)'in kaderci olmasını gerektiriyor. Binâenaleyh aslında onların, bu hadisi de kabul etmemeleri gerekir. Hem sonra, Hazret-i Adem (aleyhisselâm) ve Hazret-i Havva, "Ey Rabbimiz, biz kendimize zulmettik. Eğer bizi bağışlamaz ve bize rahmet etmezsen, mutlaka hüsrana uğrayanlardan oluruz' (A'raf. 23) demelerine rağmen, daha nasıl o, Hazret-i Musa (aleyhisselâm)'ya karşı, "Bundan ötürü kınanamam. Çünkü Allahü teâlâ beni yaratmazdan önce, bunu benim için takdir etmiştir" diye delil getirebilmiştir?" Kaderi Red Eden Kadi'ye Reddiye Kâdi'nin sözlerinin tamamı bundan ibarettir. Ona karşı şöyle denebilir: Farzet ki sen bu hadisi kabul etmiyorsun. Ama söyle bakalım, bu ayeti kabul ediyor musun, etmiyor musun? Çünkü biz, bu ayetin, açıkça vesvesenin tesir etmediğine delalet ettiğini anlattık. Çünkü herşey, Allah'ın hikmetiyle tecelli etmektedir. Bunun delilleri şunlardır: 1) Eğer kâfir, şeytanın vesvesesi sebebiyle sapmış ve şeytanın sapıklığı da başka bir şeytan sebebiyle olmuşsa, o zaman şeytanların teselsülü gerekir ki bu imkânsızdır. Yok eğer bu, daha önce bulunan bir vesvese sebebiyle olmamış olan bir sapıklığa varıp dayanıyorsa, işte biz bunun böyle olduğunu söylüyoruz. 2) Herkes kendisinde gerçek ve doğru bir itikad ve dinin olmasını ister. Bunun zıddının bulunması, bunun kulun kendisinden olmadığına delâlet eder. 3) Fiiller, sebeplere (ona davet eden şeylere) dayanır. Sebeplerin tahakkuku ise, Allah'ın yaratmasıyla olur. 4) Allahü teâlâ'nın hikmeti birşeyi gerektirip, Allah da o şeyin olacağını bildiğine göre, şimdi eğer o şey meydana gelmeyecek olsa, o zaman Cenâb-ı Hakk'ın daha evvel vermiş olduğu bu hükmün yalana dönüşmesi gerekir. Halbuki o hükmü vermeyi gerektiren o ilmin yalana dönüşmüş olması imkânsızdır. Kâdi'nin delil olarak ileri sürdüğü ayetler, herşeyin Allah'dan olduğuna delâlet eden ayetler ile çelişir gibi görünür. Halbuki Kur'ân bu ayetlerle dopdolu bir deniz gibidir. Geriye, bizim bahsettiğimiz aklî deliller sapasağlam kalır. Allah en iyi bilendir. Cenâb-ı Allah daha sonra, o meleklerin 'Sizden hiçbir kimse müstesna olmamak üzere, herbiri için malum birer makam vardır" dediklerini bildirmiştir. Ekseri âlimler, bu ifadeyle, meleklerin kendilerinin ileri derecede kullar olduklarını ifade ettiklerini, çünkü namaz ve tesbih için yaratıldıklarını anlattıklarını belirtmişlerdir ki bundan maksad, meleklerin Allah'ın çocukları olduğunu söyleyenlerin görüşlerinin yanlışlığına dikkat çekmektir. Çünkü onların, ileri derecede kullar oluşları, kulluklarını itiraf ettiklerine delâlet etmektedir. Bil ki bu ayet, meleklerin üç çeşit sıfatları bulunduğunu gösterir: 1) "Bizden hiçbir kimse müstesna olmamak üzere, herbiri için malum birer makam vardır" ayetinin ifade ettiği husus... Bu, herbir meleğin, daha ilerisine geçemeyeceği ve aşamayacağı mertebe ve derecesi bulunduğuna delâlet eder. İşte bu dereceler, onların, bu âlemin maddeleri üzerinde tasarruf etmedeki ve marifetullahdaki derecelerine bir işarettir. Onların, tasarruf ve fiillerdeki dereceleri, "Biziz o saf saf dizilenler, mutlaka biz" ifadesinin anlattığı husus olup, bundan murad, onların taatları edada, hizmet ve kulluğu îfâdaki saf tutuşlarıdır. Onların marifetullahdaki dereceleri de, "Biziz o tesbih edenler de, mutlaka biziz" ayetinin anlattığı husustur. Tesbih, Allah'ı kendisine yakışmayan şeylerden tenzih etmek demektir. Bil ki Hak teâlâ'nın bu iki ayeti, hasr (sadece) manasına olup, sanki "kutlukta başkaları değil, sadece biz saf saf oluruz, sadece biz tesbih ederiz" manasınadır. Bu, böyle bir "hasr"ın doğru olabilmesi için, insanın ibadet ve bilgilerinin, meleğin ibadet ve bilgilerine nisbetle adetâ bir hiç olmasını gerektirir. Netice olarak diyebiliriz to, bu üç ayet, meleklerin enteresan sıfatlarındaki sırlara işaret eder. O halde bu hasr bulımduğu halde, insanın meleklerden üstün olup olmadığının tartışılması bir yana, insanın derecesinin, meleğinkine yakın olması bile nasıl söylenebilir? Ayetteki "Hakikaten müşrikler şu katt sözü söylüyorlardı: "Eğer nezdimizde, evvelkilerden bir kitap olsaydı, elbet biz de, Allah'ın ihlâsa erdirilmiş kullarından olurduk" ifadesi, "Kureyş müşrikleri ve diğerleri, "Elimizde "zikir" yani, ehl-i kitab'a indirilen Tevrat ve İncil gibi, geçmiş kitaplardan bir kitap olsaydı, ibadetimizi sırf Allah için yapardık ve onlar gibi, biz tekzib etmezdik" diyorlardı. Daha sonra onlara, zikirlerin efendisi olan bir zikir, bütün kitapların şahidi ve şahı bir kitap olan Kur'ân gelince, bunu yalanladılar" demektir. Bu ayetin bir benzeri de, "Onlara bir uyana elçi geldiği zaman, bu, onların ancak nefretini (kaçışını) artırdı"(Fatır. 42) ayetidir. Daha sonra Hak teâlâ "İleride bilecekler (onlar)" buyurmuştur. Bu, "Onlar, bu inkâr ve yalanlamalarının neticesini ileride anlayacaklar" demektir. |
﴾ 170 ﴿