182"Andolsun ki (peygamber) olarak gönderilen kullarımız hakkında, bizim geçmiş sözümüz vardır: "Muhakkak onlar, mansur olacaklardır. Şüphesiz bizimordumuz gâlib gelecektir." Onun için, sen bir müddet onlardan yüz çevir, gözetle onları. Onlar da yakında görecekler. Şimdi onlar, bizim azabımızınhemen gelmesini mi istiyorlar? Ama bu, onların bölgesine çökünce, o korkutulanların sabahı ne kötü olacak. Sen, bir müddet onlardan yüz çevir.Gözetle onları. Onlar da yakında görecekler, izzet sahibi Rabbin, onların İsnad ettikleri sıfatlardan yüce ve münezzehtir. Gönderilen bütün peygamberlere selâm. Alemlerin Rabbi olan Allah'a hamdolsun" Bil ki Allahü teâlâ, Kâfirleri, "Onlar, bu inkâr ve yalanlamalarının neticesini ileride bilip anlayacaklar" diye tehdid edince, bunun peşinden, Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'in kalbini güçlendirip, ona teselli olacak şeyi getirerek, "Andolsun ki gönderilen kullarımız hakkında, bizim geçmiş sözümüz vardır. Muhakkak onlar mansur olacaklardır. Şüphesiz bizim ordumuz gâlib gelecektir" buyurmuş; Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'e olan yardım ve destek vaadinin çok önceden takdir edilmiş olduğunu beyan etmiştir. Bunun bu manada oluşunun delili, "Allah, "Ben ve peygamberlerim, mutlaka gâlib gelecektir" diye hükmetmiştir"(Mücâdele,21) ayetidir. Hem "hayır", zâtı gereği, "şer" ise arızî olarak takdir edilmiştir. Zatî olan, arızî olandan daha kuvvetlidir. Allah'ın yardım ve desteği, bazan delilin kuvvetli oluşu, bazan devlet ve hükümranlık, bazan da devam ve sebat vermekle olur. Binâenaleyh eğer (mü'min), bazan dünyevî şartlarının zayıflığı sebebiyle mağlub olsa bile, aslında gâlibtir. Binâenaleyh "ama bazı peygamberler öldürülmüş, birçok mü'minler hezimete uğratılmıştır" diyerek, bu ayete itiraz edilemez. Daha sonra Cenâb-ı Hak, Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'e, daha önce verilmiş olan hükmü ve kaderi bildirince, "Sen, bir müddet onlardan yüz çevir, geri dur" buyurmuştur. Bununla, "onlarla savaşmama ve bizim onlara vaadettiğimiz, bir müddet dünyadan yararlanmaya güvenmeleri" kastedilmiştir. Çünkü daha sonra, onların başına pişmanlık ve nedamet gelecektir. Müfessirler bu hususta ihtilaf etmişlerdir: 1) Bazıları, "bununla Bedr'e kadar bekleme, 2) Bazıları, "Mekke'nin fethine kadar, 3) Bazıları, "Kıyamete kadar bekleme" manasının kastedildiğini söylemiştir. Daha sonra Hak teâlâ, "Gözetle onları. Onlar da yakında görecekler" buyurmuştur. Bu, "Gözetle onları ve onların bu dünyada başlarına gelecek ölüm ve esaret gibi; ahirette de azabı gözetle. Onlar bu dünyada senin için mukaddes olan zaferi ve ilahî nusreti, âhiretteki bol mükâfaatı seyredeceklerdir" demektir. Buradaki emirden murad, onların mutlaka olacak olana delalet eden o vaadi beklemeleri kastedilmiştir. Bunun meydana gelmesi yakındır, hatta seni gözetmekte olanların, hemen önüsıra olacaktır. Ayetteki, "Onlar da yakında görecekler" ifadesi tehdid ve va'îd ifade eder. Daha sonra Hak teâlâ, "Şimdi onlar bizim azabamızm hemen gelmesini mi istiyorlar?" buyurmuştur. Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) onları azabla tehdit ediyordu. Ama onlar hiçbirşey görmüyorlardı. Böylece o azabın inmesi hususunda alay ederek, onun hemen gelmesini istiyorlardı. İşte bunun üzerine Cenâb-ı Hak, bu acele edişin bir cehalet olduğunu, çünkü Allah'ın her bir fiili için, ne öne alınabilecek, ne geri bırakılabilecek belli bir vakti olduğunu, o vakit gelip çatmadan, onu istemenin cahillik olduğunu anlatmıştır. Daha sonra Hak teâlâ, onların hemen gelmesini istedikleri o azabı anlatarak "Ama bu (azab) onların bölgesine çökünce, o korkutulanların sabahı ne kötü olacak!" buyurmuştur. Bu manalar şüphesiz, bu afızla ifade edilmiştir. Sanki onlar, âdet üzere sabah vakti üzere geliyorlarmış gibi. Böylece de, bu vaktin zikredilmesi, bu işten bir kinaye kılınmıştır. Daha sonra Cenâb-ı Hak, "Onun için, sen bir müddet onlardan yüz çevir, gözetle onları. Onlar da yakında görecekler" ifadesini yeniden getirmiştir. Birinci ayette (saffat, 175), daha önce geçmiş olan dünya ahvâli; bununla (Sâffat. 179) da, Kıyametin durumu kastedilmiştir denilmiştir. Yapılan bu izaha göre bu demektir ki, ayetlerde herhangi bir tekrar söz konusu değildir. Bu ayetlerin tekrarının, alabildiğince tehdit ve alabildiğince korkutma meydana getirmek için olduğu da ileri sürülmüştür. Daha sonra Cenâb-ı Hak, bu sureyi, bütün yüksek gayeleri içine alan, son derece şerefli olan bir sonuçla hitama erdirmiştir. Bu böyledir, zira insan için mühim olan şeylerin en mühimi, şu üç şeyi bilip tanımasıdır: a) Beşerî takat ölçülerince, kâinatın ilâhını tanıyıp bilmek... Kişinin, Allah'ın sıfatlarını tanıyabildiği en ileri derecesi, şu üç türdür: 1) Allah'ı ulûhiyyet sıfatlarına uygun olmayan her türlü şeyden tenzih ve takdis etmek, ki bu da, ayetteki "sübhane" lafzıyla temin edilmiştir. 2) Cenâb-ı Hakk'ı, ulûhiyyet sıfatlarına yakışan her türlü şey ile tavsif etmek, ki bu da, ayetteki "Rabbi'l-izzeti" vasfından elde edilmiştir. Çünkü rubûbiyyet, terbiye ve eğitmeye bir işarettir. Terbiye ise, hikmet ve rahmetinin mükemmel olduğuna delâlet eder. İzzet ise, kudretinin mükemmelliğine bir işarettir. 3) Allah'ın, ulûhiyyet vasfında, eşlerden ve ortaklardan münezzeh olması... Çünkü, ayetteki "Rabbi'l-izzeti" vasfı, O'nun bütün hâdisata kadir olduğuna delalet eder. Çünkü, izzet kelimesindeki "eliflâm" (el-) istiğrak ifade etmektedir. "Her şey O'nun mülkü ve milki" olunca, geriye, başkası için hiçbir şey kalmaz. Böylece Cenâb-ı Hakk'ın ayetinin, alemin ilahını tanıma hususunda, derecelerin en ilerisini, son ve zirve noktaların en mükemmelini ihtiva eden bir cümle olduğu sabit olmuş olur. b) İnsanın, bu dünya hayatında hem kendisine hem de bütün mahlûkata nasıl muamele etmesi gerektiğini bilip anlamasıdır. Bil ki, insanların pekçoğu, noksandır. Dolayısıyla, kendilerini kemâle erdiren bir mükemmil (kemâle erdirici), onları hakka ulaştıran bir mürşîd ve onları doğruya sevkeden bir rehberin olması gerekir. Böylesi kimseler ise, ancak peygamber (aleyhisselâm)'lerdir. İnsanın fıtratı da açıkça ve net bir biçimde, noksan olanın, kemâle erdiriciye (mükemmil olana) uyması gerektiğine şehâdet etmektedir. Binâenaleyh, işte bu hususa da "Gönderilen bütün peygamberlere selâm" cümlesiyle dikkat çekmiştir. Çünkü bu ifade, peygamberlerin, beşere uygun kemal vasıflar hususunda, kendilerinin dışında kalanlardan üstün olduklarına ve hiç şüphesiz, kendilerinin dışında kalanların, onlara uymasının gerekli olduğuna delâlet eder. c) Kişinin, ölümünden sonraki halinin nasıl olacağını bilmesi. Bil ki, kişinin, ölmezden önce bu durumunu bilip tanıması zordur, çetin bir iştir. Binâenaleyh, bu hususta dayanılacak şey tek olup, bu da, âlemin ilahının Ganî ve Rahîm olduğunu bilmektir. Çünkü, Ganî ves Rahîm olan, azâb etmez. Böylece Cenâb-ı Hak, işte bu yola da, "Alemlerin Rabbi olan Allah'a hamdolsun" cümlesiyle dikkat çekmiştir. Bu böyledir, zira hamde layık ve müstehak olmak, ancak büyük bir in'âm sebebiyle olur. Böylece Cenâb-ı Hak, kendisinin mun'îm olduğunu, bu ayetle beyan etmiştir. Allah'ın âlemlerden müstağni olduğu gayet açıktır. Vasfı böyle olandan, genel olarak sudur edecek şey, rahmeti, fadlı ve keremidir. İşte böylece, bu özellik de kişinin ölümünden sonraki halinin, (genel olarak) selâmet ve esenlik olduğuna dikkat çekmektedir. Bu anlattıklarımızla, bu sonucun, yıldızların incilerinden en kıymetli incileri içinde barındıran bir sedef gibi olduğu ortaya çıkmış oldu. Hak teâlâ'dan, hem dünya hem de ahirette, güzel hatimeler ve afiyetler niyaz ederiz. Bu sûrenin tefsiri, 603 yılının Zilkade ayının onyedinci günü olan cuma gününün kuşluk vaktinde tamamlanmıştır. Hamd, âlemlerin Rabbi olan Allah'a; salât ü selâm da, peygamberlerin önderi olan Hazret-i Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)'e, âline, ashabına, coluk-çocuğuna, hepsine olsun (Amin!). |
﴾ 182 ﴿