9

"İnsana bir zarar dokunduğu zaman o, Rabbine, bütün (varlığı ile) O'na dönerek, yalvarır. Sonra ona kendinden bir nimet verdiği vakit ise, evvelce O'na yalvardığını unutur. Allah'a, O'nun yolundan saptırmak için, eşler katmaya başlar. De ki: "Küfrünle biraz eğlenedur! Çünkü sen, muhakkak cehennemliklerdensin!" Ahiret (azabı)ndan korkarak, Rabbinin rahmetini umarak gecenin saatlerinde secdeye kapanır, kıyamda durur bir halde taat ve ibadet eden kimsenin durumu böyle midir? De ki: "Hiç bilenlerle bilmeyenler bir olur mu? Ancak temiz akıl sahipleridir ki, hakkıyla düşünür"

Bil ki, Cenâb-ı Hak şirkin çürüklüğünü bildirip, kendisine ibadet edilmesi gerekenin Allah olduğunu açıklayınca, bu ayette de, putlara tapan o kâfirlerin yolunun tutarsız olduğunu beyan etmiştir. Bu böyledir, çünkü, onlara herhangi türden bir zarar dokununca onun izalesi için ancak Allah'a yönelirler. Bu sıkıntı ve zarar onlardan zail olup gidince de, yeniden putlara tapmaya başlarlar. Şu bilinmektedir ki onlar, zarar bulunduğu zaman Allah'a yönelirler; zira, hayır ve zarar iletmeye kadir olan ancak O'dur. Bazı durumlarda durumun böyle olduğunu bilince, onların, bütün durumlardan bunun böyle olduğunu itiraf etmeleri vacib olur. İşte böylece, onların bu konudaki yollarının çelişik olduğu sabit olmuş olur.

Musibet Zamanında Rabbe Dönüş

Cenâb-ı Hakk'ın, "insana... dokunduğu zaman" ifadesine gelince, buradaki, "insan" ile, Utbe b. Rebîa, vb. muayyen kimselerin kastedildiği söylendiği gibi, yine bu ayette, daha önce zikredilmiş olan kâfirin kastedildiği de söylenmiştir. Çünkü ifade, daha önce geçmiş olan malûm bir şey hakkında varid olmuştur.

Ayetteki durr, ister bedeni, ister malı, ister ailesi, isterse çocukları hakkında olsun, hoşlanılmayan bütün durumlar bunun kapsamına dahildir. Zira lafız, mutlak olup, onu kayıtlamanın anlamı yoktur, "O, Rabbine... yalvarır" ifadesi ise, "Rabbine sığındı ve O'na nida etti. O sıkıntıyı O'ndan başkasının kaldırabileceğini de ummadı" anlamındadır. İşte bundan dolayı, "O'na dönerek" buyurmuştur. Yani, "Bu zararın ve sıkıntının izâlesi hususunda sadece O'na dönerek ve rücû ederek" demektir. Zira, ibâne masdarı, dönmek ve rücû etmek anlamına gelir.

(......) ayetindeki (havvelehû) kelimesi, "ona verdi" anlamındadır. Keşşaf sahibi şunu demiştir: "Bu kelimenin hakikatine dair iki izah şekli bulunur:

1) Bu, "Allah onu, bir malın gözeticisi ve sahibi kıldığında" demektir. Bu deyim Arapların, bir kimse, malı iyice görüp gözetmeyi, ona bakmayı taahhüt edip taahhüdünü ifa ettiği zaman, onun hakkında kullanılan, O, malı iyi koruyup gözeten, ıslah edendir" deyiminden alınmıştır. Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'den rivayet edilen şu haber de bunun gibidir: "O, ashabına Öğüt vermek için elverişli durumlarım kollardı.".

2) Bu, "onu, gururlanır ve iftihar eder duruma getirdiği zaman" demektir ki, o zaman kelime, "iftihar etti ve kendinde bir şeyler vehmetti" anlamında olan (......) kelimesinden iştikak etmiş olur. Nitekim bu manada olmak üzeredir ki, Araplar şunu demiştir: "Muhakkak ki zenginin etekleri yerde sürünür ve o, gururlanarak yürür."

Nisyan'dan Maksad

Daha sonra Cenâb-ı Hakk, "Evvelce ona yalvardığını unutur" buyurmuştur. Yani, "Daha önce kendisine yalvarıp yakardığı Rabbini unutur" demektir. Buradaki ma edatı (Leyl,3) (Kafirûn,3) ve (nisa, 3) ayetlerindeki mâ gibi, men anlamındadır. Mananın, "izale etmesi için kendisinden ötürü Allah'a yalvarıp yakardığt o sıkıntı ve belâyı unuttu" şeklinde olduğu da söylenmiştir. Ayetteki (nesiye) "unuttu" kelimesinden maksad, "Daha önce hiç O'na yönelmemiş gibi, O'na duâ etmeyi terketti" manasıdır. Bununla şayet, hakiki anlamda unutmak manasını kastetmiş olsaydı, bundan ötürü onu kınamazdı. Bundan muradın, "Feryat etmemesi gerektiğimi, O'ndan başka ilâh olmadığını unuttu da, böylece, Allah'la beraber başka ortaklar edinmeye başladı" manasının olduğu da söylenmiştir.

Daha sonra "Allah'a, O'nun yolundan saptırmak için, eşler katmaya başlar" kısmı ile ilgili birkaç mesele vardır:

Kıraat Farkı

Ibn Kesir, Ebû Amr, yâ'nın fethasıyla (li yadılle); geriye kalanlar da, "başkasını saptırmak için" anlamında yâ'nın dammesiyle, li yudille şeklinde okumuşlardır.

İkinci Mesele

Maksad şudur: Allahü teâlâ, aklı başında olan bu kimselerin, bu iki durumdaki çelişkilerin ne denli şaşırtıcı olduğuna dikkat etmelerini ister. Onlar, bir sıkıntı anında, Allah'tan başka iltica makamı olmadığına inanırlar, ama kendilerine nimetler verildiği zaman ise, O'nunla beraber, başka ilâhlar edinmeye dönerler!... Şurası malumdur ki, Allah Tealâ hayra ve şerre sadece o kadir ve muktedir olduğu için, sıkıntı ve belâ anlarında sadece kendisine iltica edilen olduğunda, bu hal ve manâ, rahatlık ve huzur vakitleri için de geçerlidir. Onların bu iki vakitteki durumlarının anlatılmasında, onların çelişki içinde bulunduklarını ve akıllarının kıt olduğunu, ortaya koymayı gerektiren bir maksat bulunur

Üçüncü Mesele

(......) ifadesinin manası, "O, sadece kendisini saptırmakla yetinmez. Bilakis, ister fiiliyle olsun, ister sözle, o, başkasını da kendisine ortak olmaya, ona katılmaya çağırır. Böylece, günahı arttıkça artar"şeklindedir (......) kelimesindeki lâm (Kasas, 8) ayetindeki lâm gibi, "akıbet lâmı"dır. Cenâb-ı Hak, onların bu çelişkili fiilini nakledince, onları tehdit etmek üzere şöyle buyurdu: "De ki: "Küfrünle biraz eğlenedur." Bundan kastedilen, emir manası değildir. Bilâkis, men ve nehiy olup, dünyadaki menfaatlenmesinin az olup, varacağı yerin de cehennem olduğunu ona anlatmak ve bildirmektir.

Allahü teâlâ, müşrikler ile sapıkların sıfatlarını ve onların, Allah'dan başkalarına tutunmalarını anlatınca, bunun peşinden, ancak Allah'a rücû eden, Allah'ın lütfundan başkasına itimat etmeyen hak ehli, mü'minlerın durumunu anlatmak üzere "Yoksa, o, "... gecenin saatlerinde secdeye kapanır, kıyamda durur bir halde taat ve ibâdet eden kimsenin durumu böyle midir?" buyurmuştur. Bu ifadeyle ilgili birkaç mesele vardır:

Birinci Mesele

Nafî, Ibn Kesîr ve Hamza, bu ifadeyi şeddesiz mim ile (e men..); geriye kalanlar da, şedde ile (em men) diye okumuşlardır. Şeddesiz okunması halinde bunun iki izah şekli vardır:

1) Buradaki elif, istifham elifi olup, men'in başına gelmiştir.

Cevap: Mahzûf olup takdiri, "Şöyle şöyle olan, böyle olmayan gibi midir?" şeklindedir. Cevâbın, "Allah'a ortaklar tutan gibi midir?" şeklinde olduğu, ancak, daha önce zikri geçmiş olan ifâde ile yetinildiği de söylenmiştir.

2) (......)'deki elifin nida elifi olması... Buna göre sanki, "Ey, cennet ehlinden olan, itaatkâr kimse!.." denilmiştir. Şeddeli okunmasına gelince, Ferrâ şöyle demiştir: "İfadenin aslı, şeklinde olup, mîm mîm'e idğâm edilmiştir." Buna göre buradaki em edatı, senin "Zeyd mi daha faziletlidir, yoksa Amr mı?" sözündeki em edatı gibi olmuş olur.

Kunût

Kânit farz olan tâat ve ibadetleri yapan kimsedir. Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'in, "Namazın en efdali içinde kunût olan namazdır"', bu, namazda, kıyamda durmaktır. Sabah namazında kunûtta bulunmak da, bu manadadır. Çünkü kişi, ayakta bulunduğu halde, duâ eder. İbn Ömer (radıyallahü anh): "Ben kunût'un manasının Kur'ân okuma, uzun uzun kıyamda durmadan başka manaya geldiğini bilmiyorum" dediği, sonra da, bu ayeti okuduğu; İbn Abbas (radıyallahü anh)'dan, Cenâb-ı Hakk'ın, (Bakara, 116) ayetinden dolayı, "kunût, Allah'a tâatte bulunmaktır" ve Katâde'den de, deyiminin, "Gece saatleri; onun başı, ortası ve sonu boyunca.." manasında olduğu rivayet edilmiştir.

Gece ibadetinin Fazileti

Bu lafızda, gece ibadete durmanın faziletine ve onun, gündüz ibadete durmaktan daha üstün olduğuna bir dikkat çekme bulunur. Bazı açıklamalar da bunu teyit eder:

1) Gece ibâdeti, gözlerden daha saklıdır. Bu sebeple, riyadan da çok uzak olur?

2) Karanlık, görmeyi engellerken, insanların uykuda olmaları da, duyulmaya mani olur. Kalb, haricî hallerle meşgûliyyetten uzak olunca, esas arzu edilmesi gereken (aslî matluba) döner ki bu da, Marifetullâh ve O'na kulluk hizmetidir.

3) Gece, uyku zamanıdır. Uykuyu terketmekte, ağır ve zor olur. Bu vakitte yapılan ibadetin sevabı da, daha çok olur.

4) Cenâb-ı Hak şöyle buyurmuştur: "Şüphesiz, gece kalkışı (kalb ile uzuvlar arasında) tam bir uyuma ve sağlam bir kıraata daha elverişlidir" (Müzemmil. 6) buyurmuştur. Ayetteki, sâciden kelimesi, hâl'dir. Bu kelimeler, peşpese gelen iki haber olmak üzere, sâcidun ve kâimun şeklinde de okunmuştur. Aradaki vâv İse, iki sıfatın arasını birleştirmek için gelmiştir.

Bil ki bu ayet, pekçok acîb sırlara delâlet etmektedir:

Ayetteki Bazı Sırlar

1. Bu ayete, amel'in zikredilmesine başlanmış, ilmin zikredilmesiyte de bitirilmiştir. Amel'e gelince, bu, kişinin itaatkâr, sâcid ve kâim olmasıdır. İlme gelince, bu da, Cenâb-ı Hakk'ın, "Hiç, bilenlerle bilmeyenler bir olur mu?" buyruğudur. Bu ifade, İnsanın kemâlinin bu iki maksûdun gerçekleşmesine bağlı olduğunu gösterir. Çünkü amel, başlangıç; ilim ve mükaşefe ise, nihayet ve sonuçtur.

2) Allahü teâlâ, amelden yararlanmanın, ancak insan, ona devam ettiği sürece meydana geleceğine dikkat çekmiştir. Çünkü kunût, kişinin, kendisine vâcib olan tâatleri yapmasını ifade eder. Bu da, amelin ancak, insan ona devam ettiği sürece faydalı olacağını gösterir. Ayetteki, kelimeleri amellerin çeşidine; "ahiret (azabın)dan korkarak, Rabbinin rahmetini umarak (...)" ifadesi de, insan amellere devam ettiğinde ona önce, kahr ve korku makamının tecellî ettiğine işarettir. "Ahiret (azabı)ndan korkarak.." ifadesi, bunu gösterir. Bundan sonra ise rahmet makamı gelir ki, "Rabbinin rahmetini umarak" ifadesi de bunu gösterir. Sonra da, mükaşefe nevileri meydana gelir ki, "Hiç bilenlerle bilmeyenler bir olur mu?" ayeti de bunu gösterir.

Reca'nın Havf'a Galibiyeti

3) Cenâb-ı Hak, korku makamından da, "ahiret azabından korkarak..." diyerek bu korkuyu kendisine nisbet etmemiştir. Ümit makamında ise, "Rabbinin rahmetini umarak" buyurmuş ve bu ümidi kendisine nisbet etmiştir ki Allah'ın huzurunda olmaya, recâ (ümid) tarafının daha uygun olduğuna delâlet eder.

Üçüncü Mesele

"Gecenin saatlerinde secdeye kapanan... kimse (gibi)midir?" ayeti ile, Hazret-i Osman (radıyallahü anh)'ın kastedildiği, çünkü onun tek bir rekâtla bütün geceyi ihya ettiği ve tek rekâtta bütün Kur'ân'ı okuduğu söylenmiştir. Ama doğru olan, bu ifade ile, böyle olan herkesin kastedilmiş olmasıdır. Buna böyle mana verilmesi halinde, içine hem Hazret-i Osman (radıyallahü anh), hem de başkaları girmiş olur. Çünkü ayet, Hazret-i Osman (radıyallahü anh)'a hasredilmemiştir.

Dördüncü Mesele

Bu ayette bir hazfın bulunduğunda bir şüphe yoktur. Buna göre kelamın takdiri, "taat ve ibadet eden kimse, başkası gibi midir?" şeklindedir. Sözden anlaşıldığı için bu kısmın hazfi makul ve yerindedir. Zira Allahü teâlâ, bundan önce kâfirden bahsetmiş, bunun peşinden de, "Hiç bilenlerle bilmeyenler bir olur mu?" buyurmuştur. Buna göre ayetin manası, "sıfatları ve özellikleri, gecenin saatlerinde secde ve kıyam etmek suretiyle itaatkârlık olan, bilen kimseler, ancak belâ ve korku anında Allah'ın birliğine inanan, rahat ve boş zamanlarında ise müşrik olanlar hiç bir olur mu?" şeklindedir. Dolayısıyla bu takdiri yaptığında, ayetten kastedilen mana ortaya çıkmış olur Cenâb-ı Hak, kâfirleri "bilmeyenler" diye tavsif etmiştir. Çünkü onlara her nekadar bilme vasıta ve organlarını vermiş ise de, onlar ilim elde etmekten, bilmekten yüz çevirmişlerdir. İşte bu sebepten ötürü Hak teâlâ onları, akılları ve kalplerinden istifade etmedikleri için sanki akıl sahibi olmayanlar sırasına koymuştur.

İlmin Önemi

Allahü teâlâ'nın, "De ki: "Hiç bilenlerle bilmeyenler bir olur mu?" hitabı ilmin fazileti ile ilgili önemli bir dikkat çekiştir. Bu hususu, "Âdem'e bütün isimleri öğretti" (Bakara, 31) ayetini tefsir ederken, alabildiğine anlattık. Keşşaf sahibi şöyle der: "Hak teâlâ, "bilenler" ifâdesiyle, bahsi geçenleri, yani "taat ve ibadet eden" kimseleri; "bilmeyenler" ifadesiyle de, böyle olmayan kimseleri kastetmiştir. Böylece, kânitu (yani taat ve ibadet edenleri) "âlimler" saymıştır ki bu, ameli olmayanın, gerçek âlim olamayacağına dikkat çekmedir." Keşşaf sahibi sözüne şöyle devam eder: "İşte bu ayette, ilimleri az olup, sonra da itaat ve ibadette bulunmayıp, hem o ilimlerinde aldanan, hem de dünya hususunda fitneye düşen kimseler için büyük bir ayıp vardır. O halde bunlar, Allah katında câhil kimselerdir."

Daha sonra Allahü teâlâ, "Ancak temiz akıl sahipleridir ki, hakkıyla düşünür" buyurmuştur ki bu, "Alimler ile cahiller arasındaki büyük farkı, yine ancak temiz akıl sahipleri anlar" demektir. Alimlerden birisine "Sizler, ilmin maldan daha üstün olduğunu söylüyorsunuz. Ama ilim adamlarını, kralların ve zenginlerin kapılarında görüyoruz. Bunların, âlimlerin kapılarına gittiklerini görmüyoruz" denilmiş. Buna o âlim, "Bu da ilmin üstün olduğuna delâlet eder. Çünkü âlimler, maldaki-zenginlikteki menfaati anlamış ve dolayısıyla bunun peşine düşmüştür. Cahiller ise, ilmin faydasını anlamadıkları için, ilmin peşine düşmemişlerdir" diye cevap vermiştir.

İhlas

9 ﴿