16

"De ki: "Ey iman eden kullarım, Rabbinizin azabından korkun. Bu dünyada iyi hareket edenler için bir güzellik vardır. Allah'ın arzı geniştir. Elbette sabredenlere ecirleri hesapsa ödenecektir." De ki: "Ben, Allah'a, onun dininde İhlaslı olarak, ibadet etmekle emrolundum. Bana müslümanların ilki olmam emrolundu." De ki: "Eğer ben Rabbime isyan edersem, gerçekten o büyük günün azabından korkarım." De ki: "Ben, dininde O'na muhlis olarak, ancak Allah'a ibadet ederim. Artık siz de, O'nu bırakıp dilediğinize tapın!" De ki: "Gerçekten hüsrana düşenler, kendilerini de, mensublarını da ziyana uğratanlardır. Dikkat et ki bu, apaçık hüsranın tâ kendisidir. Onların hem üstlerinde, hem de altlarında ateşten tabakalar vardır (olacaktır), işte Allah, kullarını bununla korkutuyor: "Ey kullarım, benden korkun"

Bil ki Allahü teâlâ, bilenlerle bilmeyenler arasında eşitlik olmadığını beyan edince, bunun peşinden peygamberine, mü'minlere şu tür ifadelerle hitap etmeyi emretmiştir.

Birincisi: "Ey iman eden kullarım, Rabbinizden ittikâ edin" hitabıdır. Bu, "Allah, mü'minlere, imanlarına takvayı eklemelerini emrediyor" demektir Bu, kişinin günah işlediği zaman imanının kaldığına delâlet eden birinci derecede delillerdendir. Kâdî: "Allah onlara, imanlarının boşa gitmemesi için, takvaya ermelerini de emretmiştir. Çünkü onlar büyük günahlardan korundukları müddetçe, kendilerine mükâfaat verilir. Büyük günahlara yöneldikleri zaman ise, mükâfaatları silinir" der. Kâdî'ye şöyle denebilir: "Bunun, senin görüşünün zıddına delâlet etmesi daha uygun düşer. Çünkü Allahü teâlâ, mü'minlere takvayı emredince bu, o kimsenin takvası olmadığı zamanda da mü'min olmaya devam ettiğine delalet eder ki bu, fasıklığın (günahkârlığın) imanı yoketmeyeceğine delâlet eder."

Hasene (İyilik)

Bil ki Allahü teâlâ, mü'minlere ittikayı (takvayı-korkuyu) emredince onlara, bu takvanın faydalarını da bildirerek, "Bu dünyada iyi hareket edenler için, bir iyilik vardır" buyurmuştur. "Bu dünyada" kaydının, hem "iyi hareket edenler", hem de "güzellik vardır" ifadesiyle ilgili olması muhtemeldir. Birincisiyle ilgili olmasına göre ayet, "Bu dünyada iken o iyi hareket eden, muhsinlerden olan herkes için, âhirette bir hasene (mükâfaat) vardır. O mükâfaat da cennete giriştir" manası gelir. Buradaki "hasene" (iyilik) kelimesinin nekire getirilmesi, o hasenenin (mükâfaatın) büyüklüğünü anlatmak içindir, yani "Aklın, onun mükemmelliğinin künhüne ulaşamayacağı bir hasene" demektir. Bunun, ikincisiyle ilgili olmasına göre İse, "Muhsinler için, bu dünyada bir iyilik (mükâfaat) vardır" manasındadır. Bu görüşte olanlar, "O güzellik de sıhhat ve afiyettir" (huzurdur)" demişlerdir. Bence evlâ olan, bu ifadenin Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'in, "Üç şeyin sonu-sınırı yoktur: Emniyet, sıhhat ve kifayet (yeterli maîşet..) " hadis-i şerifinde bahsedilen bu üç şey manasında alınmasıdır. Bazı kimseler birinci görüşün daha uygun olduğunu ileri sürerek şu delilleri getirmişlerdir:

1) "Hasene" kelimesinin nekire oluşu, sonsuzluğa, yüksekliğe ve yüceliğe delâlet eder. Bu durum ise, dünya hallerine uygun düşmez. Çünkü dünyanın her şeyi değersiz ve sonludur. Dolayısıyla bu özellikler, âhiret hallerine uygun düşer. Çünkü âhiret halleri kıymetlidir, son bulmaktan ve sona ermekten uzaktırlar.

2) Allah'ın birliğine inanıp, salih ameller işleyerek iyi hareket etmiş olan, yani muhsin olanlara verilecek mükâfaatlar ancak âhirette verilecektir. Nitekim Cenâb-ı Hak, "İste bu gün her nefse kazandığı şey tastamam verilecektir" (Mümin, 17) buyurmuştur. Hem sonra, sıhhat, emniyet ve yeterli maîşet gibi dünya nimetleri kâfirler için de söz konusudur. Üstelik bu nimetlerin kâfirler için oluşu, mü'minlere nisbetle daha çok ve daha ileridir. Nitekim Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem): "Dünya mü'min için bir hapishane, kâfir için bir cennettir Müslim, zûhd, 1 (4/2272). buyurmuştur. Cenâb-ı Hak da, "Eğer insanlar bir tek ümmet haline gelmeyecek olsalardı, Rahman) inkâr edenlerin evlerinin tavanlarını, çıkacakları merdivenleri... gümüşten yapardık" (Zuhruf, 33) buyurmuştur.

3) "Bu dünyanın iyilikleri ancak iyilik yapanlar (muhsinler) içindir" manasında olmak üzere, ayetteki bu kelime, hasr ifade etmiş olur. Bu ise, olamaz. Fakat bu ayetteki hasene kelimesini, ahiretteki mükâfaat manasına alırsak, ayetteki hasr yerini bulmuş olur. Dolayısıyla bunu âhiret iyilikleri manasına almak daha evlâdır.

Allah'ın Arzı Geniştir

Daha sonra Cenâb-ı Hak, "Allah'ın arzı geniştir" buyurmuştur. Bu ifadeyle ilgili olarak şu iki görüş var:

a) Bu, "iyilik yapmada (muhsinlikte) kusur edenler için bir mazeret kapısı yoktur. Öyle ki, eğer bunlar, bu işi kendi vatanlarında ve kendi yurtlarında olmaları şartına bağlayıp, gayretleri iyi işlere sarfedememe babında, imkân bulamadıklarını ileri sürerlerse, onlara "Allah'ın arzı geniş, beldeleri çoktur. Binâenaleyh bulunduğunuz yerlerden, taat ve ibadetlerinizi tam yapabileceğiniz beldelere göçün. İyiliklerine iyilik, taatlarına taat katma maksadıyla, yurtlarını bırakıp başka yerlere göçmeleri hususunda, peygamberleri ve salihleri örnek alın" de" demektir. Bu Mekke'den Medine'ye hicrete ve vatandan ayrılmanın ızdırabına katlanmaya bir teşviktir. Ayetin bir benzeri de, "(Melekler) onlara derler ki: "Ne işte idiniz?" Onlar, "Biz yeryüzünde (dinin emirlerini tatbikten) âciz kimselerdik" derler. Melekler de, "Allah'ın arzı geniş değil miydi? Siz orada hicret edeydiniz ya" derler" (Nisa. 97) ayetidir.

b) Ebû Müslim şöyle der: "Ayetteki "arz" (yer-toprak) sözü ile, cennetin kastedilmiş olması imkânsız değildir. Çünkü Allahü teâlâ mü'mintere takvayı, yani Allah korkusunu emretmiş, daha sonra da, takvaya eren kimsenin âhiretîe hasene elde edeceğini, yani bir daha çıkmamak üzere cennete gireceğini, daha sonra da Allah'ın arzının yani cennetinin, "Bizi cennetten, neresini dilersek konmak üzere bu yere mirasçı yapan Allah'a hamdolsun" (Zümer, 74) ve "Genişliği gökler ve yer kadar olan ve müttakiler için hazırlanmış olan cennetlere koşun" (Al-i imran, 133) ayetlerinde de anlatıldığı gibi, geniş olduğunu bildirmiştir." Bence birinci görüş daha evlâdır. Çünkü ayetteki, "Sabredenlere ecirleri hesapsız ödenecektir" ifadesi, ancak bu manaya daha uygun düşer. Bu ifadeyle ilgili birkaç mesele vardır:

Birinci Mesele

"Sabr"ın ne demek olduğu hususundaki izahı, Bakara Sûresi'nde yapmıştık. Burada, "sabredenler" ile, Allah'a taat uğrunda, vatanlarından ve akrabalarından ayrılmanın verdiği acı ve kederleri yudumlayıp, belâlara katlanmaya tahammül edenler Kastedilmiştir.

İkinci Mesele

Allahü teâlâ'nın sabredenlere vaadettiği bu menfaatleri, "ecir" (ücret) olarak ifade etmesi, amelin mükâfaat için yapıldığı zannını uyandırmaktadır Çünkü ecir, çalışarak hakedilen şeydir. Fakat amel ve ibadetlerin, mükâfaat için yapılmadığına dair kesin deliller vardır. Binâenaleyh ayetteki ecir (ücret) sözünü, bu mükâfaatların haketmeye göre değil, ilahî vaade göre bir ecir oluşu manasına hamletmek gerekir.

Hesapsız Mükafaat

Allahü teâlâ bu ücretin, "hesapsız", "sınırsız" olduğunu söylemiştir. Bu hususta şu izahlar yapılmıştır:

a) Cübbâi şöyle der: "Onlara, hakettikleri şey ile birlikte, lütuf olarak fazlası verilir. Dolayısıyla bu, hesapsız bir ecir olmuş olur. Eğer onlara sadece hakettikleri verilmiş olsaydı, bu hesaplı olmuş olurdu." Kâdî, "Bu izah yanlıştır. Çünkü Allahü teâlâ bu ecri "hesapsız" diye nitelemiştir. Eğer onlara sadece hakettikleri ücret verilmiş olsaydı, o zaman ücret lütuftan başka olurdu" demiştir.

b) Bu mükâfaatın üç vasfı vardı:

1) Onlar için bunun devamlı olması... O halde ayetteki "hesapsız" ifadesi, "sınırsız, sonsuz" demektir. Çünkü hesap altına girebilen herşey sonludur. Sınırsız olanlar, hesapsız olmuş olurlar.

2) Bunun,aslında mükemmel bir menfaat olması... İtaat edenin aklı, onun künhünü kavrayamaz. Nitekim Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) "Cennette gözlerin görmediği, kulakların duymadığı ve hiçbir beşerin kalbinden geçmeyen şeyler vardir" Müsnet. 2 (313,370). buyurmuştur. Binâenaleyh cennetlikler görüp müşahede ettikleri her türlü mükâfaatı, tasavvur ettiklerinden ve beklediklerinden daha ileri bulurlar. İnsanın beklemediği şey hakkında, "Bu onun hesabında yoktu" ifadesi kullanılır. O halde, ayetteki "hesapsız" ifadesi işte bu manaya kullanılmıştır.

3) Belâya dûçâr edilmiş kimselerin mükâfaatı, tartılarla-ölçülerle takdir edilmez. Keşşaf sahibi, Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'in şöyle dediğini rivayet etmiştir: Allahü teâlâ Kıyamet günü teraziler kor: Namaz kılanlar getirilir ve ücretleri tartılarak kendilerine tastamam verilir. Zekât verenler getirilir, bunların da ücretleri tartılarak tastamam verilir. Sonra belâlara uğramış olanlar getirilir. Bunlar için ne bir terazi kurulur, ne de defterler açılır. Bunların ücretleri kendilerine sağanak yağmuru gibi bol bol verilir, " Deylemi,5/8829. Cenâb-ı Allah da burada, "Fakat sabredenlere ecirleri hesapsız ödenecektir" buyurmuştur. Hatta dünyada sıhhatli yaşayanlar, belaya uğrayanların mazhar oldukları lütuftan görünce, bedenlerinin makaslarla doğranmış olmasını temenni ederler.

İkincisi: Allahü teâlâ, Resulüne, "Ben Allah'a O'nun dininde ihlas edici olarak ibadet etmekle emrolundum" demesini emretmiştir. Mukatil şöyle der: "Kureyş kâfirleri, Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'e, "Seni, bize getirdiğin bu dine sevkeden şey ne? Babanın, dedenin ve kavminin ulularının dinine baksana. Onlar, Lât'a ve Uzza'ya tapmaktalar" dediler. Allahü teâlâ bunun üzerine bu ayeti indirerek, "Ey Muhammed de ki: "Ben Allah'a O'nun dininde ihlas edici olarak ibadet etmekle emrolundum" buyurdu." Ben derim ki: İki çeşit mükellefiyet vardır:

1) Dinen caiz olmayanları yapmaktan sakınmak,

2) Dinen uygun olanları yapmak... Birincisi gerekli olan sıradan ötürü, ikincisinden önce gelir. Bunun böyle olduğu sabit olduğuna göre, diyoruz ki: Cenâb-ı Hak önce, uygun olmayan şeylerin yapılmamasını emrederek, "Rabbinizden ittika edin" buyurmuştur. Çünkü ittikâ-takvâ, uygun olmayanlardan sakınmak demektir. Daha sonra bunun peşinden, uygun olanları yapmayı emrederek, "Ben Allah'a O'nun dininde ihlas edici olarak ibadet etmekle emrolundum" de" buyurmuştur. Bu ifade, şu iki kayd-sartı ihtiva etmektedir:

a) Allah'a ibadet emrini,

b) Bu ibadetlerin, gerek açık, gerek gizli şirk şaibelerinden an ve duru olması... Cenâb-ı Allah, bu hususu başkalarının haydi haydi yerine getirmesi gerektiğine dikkat çekmek için, bu emri peygambere yönelik olarak emretmiştir. O halde bu, adetâ başkalarını teşvik eden bir ifadedir.

İlk Müslümanın Manası

Cenâb-ı Hak, "Bana, müslümanların ilki olmam emrolundu" demesini emretmiştir. Bunun, "Ben, vazifeli olarak gönderildiğim bu ifadelere sımsıkı sarılanların ilkiyim" manasında olduğunda şüphe yoktur. Bu ifadede şöyle iki incelik vardır:

Birinci İncelik: Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) sanki, "Ben, kendileri yapmadıkları halde, insanlara birtakım şeyler emreden zorba krallardan değilim. Aksine size emrettiğim herşeyi yapmak ve ona devam etme açısından, insanların ilkiyim ve en çok yapanım" demektedir.

İkinci İncelik: Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem), "Bana, müslümanların ilki olmam emrolundu" buyurmuştur. İbadetin, biri kalp, diğeri organlarla ilgili iki esası vardır. Kalp ile ilgili olan, organlarınkinden daha kıymetlidir. Bundan ötürü Cenab-ı Hak, daha kıymetli olanı önce zikredip "Dîni (ibadeti) O'na tahsis ederek" demesini istemiştir. Bunun peşinden ise, daha az kıymetli olanı zikretmiştir. Bu da, organların amelidir, yani İslâm'dır. Çünkü Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem), "Cibril" hadîsinde, "İslâm"ı, zahirî ameller olarak açıklamıştır. İşte bu husus, bu ayette, "Bana, müslümanların ilki olmam emrolundu" cümlesiyle anlatılmıştır. Birisi, ayetteki "emrolundum" kelimesinin tekrar edilmesinin faydası ve gereği yoktur" diyemez. Çünkü biz diyoruz ki: Bu kelime önce, kalbin amelleri hakkında, sonra da uzuvların amelleri hakkında kullanılmıştır. Dolayısıyla bu, bir lüzumsuz tekrar değildir.

Üçüncü Bir İncelik: Ayetteki bu ifadede, Hazret-i Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)'in, Allah katından gönderilmiş, itaat olunması farz bir peygamber olduğuna bir dikkat çekme vardır. Çünkü Allah'ın kanunlarına teslim olanların İlkinin, Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)'dan başkası olması mümkün değildir. Çünkü o kanun ve mükellefiyetleri tanıyıp öğrenenlerin ilki, onu tebliğ eden peygamberdir.

Kıyamet Korkusu

Cenâb-ı Allah, kalp ile ve peygambere mahsus amellerde, Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'e ihlaslı olmasını emrettiğini beyan edip, emir de, hem vücûba (farz oluşa), hem de nedbe (mendub oluşa) ihtimalli olunca, bu emrin vücûb ifade ettiğini beyan buyurarak "De ki: "Eğer ben Rabbime isyan edersem, gerçekten o büyük günün azabından korkarım" demiştir. Bu ifadeyle ilgili şöyle bir incelik var:

Birinci İncelik: Allahü teâlâ, Hazret-i Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)'e, bu hükmü önce kendi nefsine uygulamasını emretmiştir. Bundan muradı, başkalarını günahlardan alabildiğine uzaklaştırmaktır. Çünkü Hazret-i Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem), bunca kıymetine ve peygamberlik şerefine rağmen, onun bile, günahlardan çekinip sakınması vacip olunca, bu, başkaları için haydi haydi gerekir.

İkinci İncelik: Bu ayet, günaha terettüp eden şeyin, cezanın tahakkuku değil, aksine cezadan korkma olduğuna delâlet eder ki bu da bizim, "Allah bazan günahkârı ve büyük günah sahibini affedebilir" şeklindeki görüşümüze uygun düşer. Binâenaleyh günah işlendiğinde gerekli olan, ilahî cezadan korkmadır, yoksa ilahî cezanın bizzat tahakkuk etmesi değildir.

Üçüncü İncellik Bu ayet, emrin zahirinin vücûb ifade ettiğine delâlet eder. Bu böyledir, çünkü Cenâb-ı Hakk ayetin başında, "Bana müslümanların ilki olmam emrolundu" demeyi emretmiş, bundan sonra da, "Eğer ben Rabbime isyan edersem, gerçekten o büyük günün azabından korkarım" de" buyurmuştur. Binâenaleyh buradaki isyanın manası, biraz önce geçen o emri yerine getirmemektir. Bu ise, o emri terkedenin isyankâr olmasını gerektirir. İsyan eden kimseye, ilahî cezadan korkmak düşer. Zaten vücûbun manası da budur:

İbadette İhlas

Üçüncüsü: "Ben dininde O'na muhlis olarak ancak Allah'a ibadet ederim" de" hitabıdır... Eğer, "Ben, dîni (ibadeti) O'na tahsis etmekle emrolundum" ifadesi ile bu ifadedeki tekrarın manası nedir?" denilirse, biz deriz ki: "Aslında bu bir tekrar değildir Çünkü birincisi, Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'in, Allah tarafından, İbadetleri yapmakla emrolunduğunu; ikincisi ise, onun, Allah'dan başka hiç kimseye ibadet etmemekte emrolunduğunu haber vermektedir. Bu böyledir, zira, "Allah'a ibadet etmekle emrolundum" sözü hasr ifade etmez, ama "De ki:" Ancak Allah'a ibadet ederim" ayeti, hasr ifade edip, "Sadece Allah'a ibadet ederim. O'nun dışında hiçbirşeye ibadet etmem" manasınadır. Bunun delili, "De ki: "Ben dininde O'na muhlis olarak ancak Allah'a ibadet ederim" ifadesinin peşinden, "Artık siz de (ey müşrikler) O'nu bırakıp dilediğinize tapın" buyurulmuş olmasıdır. Bu ifadenin, bir emir değil, aksine bir yasaklama manasında olduğunda şüphe yoktur. Buna göre sanki Cenâb-ı Hakk şöyle demek istemiştir: "Tevhide riayet etmenin gerektiğini anlatışımız zirveye ulaşınca, artık bundan sonra sizler kendinizi daha İyi tanırsınız."

Asıl Hüsran

Daha sonra Hak teâlâ, bu ifadenin alabildiğine bir yasaklama olduğunu, "De ki: "Gerçekten hüsrana düşenler, kendilerini de, mensuplarını da ziyana uğratanlardır" ifadesiyle bildirmiştir. Çünkü bunlar, daha büyüğü tasavvur edilemez bir helake düşmüşlerdir. Yine bunlar mensuplarını, çoluk-çocuklarını da zarara sokmuşlardır. Çünkü eğer onlara tabî olan bu kimseler de cehennemliklerdense, bunlar kendilerini ziyana soktukları gibi, onları da ziyana sokmuşlar demektir. Yok eğer bunlar cennetliklerdense, bunlar, berikilerden artık kesinlikle bir daha dönüşü olmayan bir ayrılışla ayrılmışlardır. Ibn Abbas (radıyallahü anh) şöyle demiştir: "Herkesin cennette bir yeri, çoluk-çocuğu ve hizmetçileri vardır. Eğer o, itaat edenlerden olursa, bütün bunlar kendisine verilir. Yok eğer cehennemliklerdense, bunlardan mahrum olur. Kendisi, çoluk-çocuğu ve o yeri bakımından zarar-ziyan etmiş olur ve o yere, başka müslümanlar vâris olur."

Cenâb-ı Hak, bu kimselerin ziyanlarını anlatınca, bu ziyanın son derece korkunç ve kötü olduğunu belirtmek üzere "Dikkat et ki bu apaçık hüsranın tâ kendisidir" buyurunca, bu tekrar,

1) Te'kid için olmuş olur;

2) Allahü teâlâ, bu cümlenin başında elâ edatını getirmiştir. Bu, tenbih (dikkat çekmek) içindir. Bu gibi yerlerde, tenbih edatının getirilmesi, işin ehemmiyetine delâlet eder. Buna göre sanki: "Bu iş, ululuk ve büyüklük açısından, havsalanızın alamayacağı derecededir. Dolayısıyla uyanık olun" denilmektedir.

3) Ayetteki huve zamiri, hasr (sadece) manasınadır. Sanki, "Bütün hüsranlar, bu ziyanın karşısında ziyan sayılmaz" denilmektedir.

4) Hak teâlâ'nın bu hüsranı (zarar-ziyanı) mübîn "(apaçık)" kelimesiyle nitelemesi onun korkunçluğunu gösterir. Ben derim ki: Ayetin lafzını, bunun apaçık bir hüsran olduğuna delâlet ettiğini beyan ettik. Dolayısıyla bunun apaçık bir hüsran oluşunu aklen beyan edelim:

Hüsranın Aklî İzahı

Diyorum ki: İki şeyi, yani bunun bir hüsran olduğunu ve sonra da bu ziyanın apaçık olduğunu beyan etmeliyiz. Birincisinin izahı şöyledir: Allahü teâlâ insana bu hayatı, aklı ve (maddeden) yararlanma gücünü vermiştir. İşte bütün bunlar, insanın sermayesidir. Bu hayattan maksad, ahiret için güzel bir hayatı kazanmaktır. Akıl, bedihî (açık) ilimlerden ibarettir. Keza bu ilimler, sermayenin ta kendisidir. Tefekkür ve fikir ise, birtakım ilimleri sıralamadan ibarettir ki, bu sıralamadan gaye kesbî ilimleri tahsis etmektir. Binâenaleyh akıl denen bu bedihî ilimler (bilgiler), sermayedir. Bunların belli bir tarzda ele alınıp kullanılması, tıpkı bir tacirin, sermâyede ve o sermayeyi alış-veriş ile çeşitli kalıplara sokmadaki tasarrufuna benzer. Neticede yeni ilimlerin (bilgilerin) hâsıl oluşu da âdeta kâr elde etmeye benzer. Ayrıca iş yapabilme gücü de, sermâyeye benzer. Bu kuvveti, iyi ve güzel şeyleri elde etmede kullanma, tacirin anaparasındaki tasarruflarına; iyi ve güzel şeyleri elde etme de, yine tacirin tasarrufları alış-verişleri) neticesinde elde ettiği kara benzer. Bunun böyle olduğu sabit olunca diyoruz ki: Allah bir kimseye, hayatı, aklı ve imkânı verir, sonra o bunlardan, ne hakikati öğrenmek, ne de güzel işler yapmak suretiyle istifade edemezse, kârdan tamamen mahrum kalmış olur. Öldüğü zaman, sermâye tamamen bitmiş olur. Böylece de bu, bir hüsran olmuş olur. Bunun bir hüsran (zarar-ziyan) olduğunun izahı böyledir.

İkinci hususun, yani bu hüsranın mübîn (apaçık) oluşunun izahı ise şöyledir: Bir kimse, alış-verişlerinden fazla kazanç temin etmeyebilir. Ama bunun yanısıra âfetlerden ve zararlardan emin olabilir. Bu tıpkı, fazla kâr elde etmediği gibi, fazla zarara da uğramayan durumunda olduğu gibidir. Ama bu kâfirler, sermâyeleri demek olan akıllarını, çeşitli şüpheleri ortaya atmak, cehaletlerini ve sapıklıklarını takviye etmek için kullanmışlardır Yine bunları güç ve kuvvetleri şer, bâtıl ve fâsid işlerde kullanmışlardır. Dolayısıyla bunlar, tamamen kötü olan şu gibi işleri yapmışlardır:

a) Onlar bedenlerini ve akıllarını, yanlış inançlar ve bozuk işler uğrunda harcamışlardır.

b) Öldüklerinde sermâyeleri, hiç bir kazanç getirmemiş olarak tükenmiştir.

c) Dünyada iken o sapık şeyleri desteklemeden dolayı çektikleri ileri derecede yorgunluklar, ölümden sonra büyük ceza ve belâların sebepleri olmuşlardır. İşte insanın, bu gibi hususlara vakıf olunca, onların zarar-ziyanlarından daha büyük, onların mahrumiyetlerinden daha ileri bir hüsran ve mahrumiyeti düşünemeyeceği ortaya çıkmış olur. Böylesi bir hüsrandan Allah'a sığınıyoruz.

Alttan Üstten Ateşin Sarması

Cenâb-ı Allah, onların kârdan tamamen mahrum olduklarını, nasıl zarara girdiklerini açıklayınca, onların bu mahrumiyet ve zararla da kalmayıp, buna büyük bir azab ve dehşetli bir cezayı haketmeyi de eklediklerini anlatmak üzere; "Onların hem üstlerinde hem de altlarında ateşten "Onların hem üstlerinde, hem de altlarında ateşten tabakalar vardır" buyurmuştur ki bununla cehennemin onları hertaraftan kuşatması kastedilmiştir. Bunun ruhanî haller hususundaki bir benzeri de, insanı, cehaletin, mahrumiyetin, hırsın ve diğer kötü huyların çepeçevre sarmasıdır. Buna göre şayet, "Gölge (zulel) insanın Üzerinde olana denilir. Binâenaleyh, İnsanın altında olana daha nasıl gölge denilir?" denilirse, buna şu birkaç açıdan cevap verilir:

a) Bu, iki zıddan birinin adının, diğeri için de kullanılmış olması babından olup, bu tıpkı, Cenâb-ı Hakk'ın, "Bir kötülüğün cezası, onun gibi bir kötülüktür" (Şûra, 40) ayeti gibidir.

b) Altta olan da, onun altında olan diğer bir insan için bir tabaka, gölge olur. Çünkü, ateş de, tıpkı cennetin derece derece olması gibi, dereke dereke (tabaka tabaka)dir.

c) Alttaki tabaka (gölge), hararet, yakma ve eziyyet verme açısından üsttekine benzeyince, işte bu benzeme ve denklikten dolayı, bunlardan birinin ismi, diğeri için de kullanılmıştır. Hasan el-Basrî de şöyle demiştir: "Onlar, cehennemin iki tabakası arasındadırlar. Üstlerinde olanın, altlarında olandan daha fazla olduğunu bilemezler." Bu ayetin bir benzeri de, Cenâb-ı Hakk'ın, "O günde azap onlan hem üstlerinden, hem ayaklan altından saracak..." (Ankebût, 55) ve "Onlara cehennemden döşekler, üstlerinde örtüler vardır" (A'raf, 41) ayetleridir.

Daha sonra Cenâb-ı Hak, "işte Allah, kullarını bununla korkutuyor" buyurmuştur ki bu, "Azabın vasfına dair az önce geçen bu şey..." demektir. Binâenaleyh, ayetteki zâlike kelimesi mübtedâ, (......) cümlesi de haberdir. Ayetteki bu cümle ile alâkalı olarak şu iki görüş ileri sürülmüştür:

a) Kelamın takdiri, "Kâfirler için hazırlanmış olan bu azâb, Cenâb-ı Hakk'ın, kendisi ile kullarını, yani mü'minleri korkuttuğu şeydir" şeklindedir. Çünkü biz, Kur'ân'da geçen ibâd (kullar) lafzının, iman ehli için kullanıldığını, onlara has olduğunu beyan etmiştik. Bu, mü'minler kâfirlerin halinin böyle olduğunu duyup dinlediklerinde korktukları ve böylece de, Cenâb-ı Hakk'ın birliği ve O'na taat hususunda ihlâslı olduklarından, mü'minler için bir korkutma olmuştur.

b) Bu ifâde, bir soruya verilmiş olan cevap niteliğindedir. Çünkü, "Allahü teâlâ alemlerden müstağnidir. Şehvetten, intikam almaktan ve eziyyet etmekten münezzehtir. Binâenaleyh, böylesi bir zâta, bu münkirlere İşte bu şekilde azâb etmesi nasıl uygun düşer?" denilmektedir. Buna şu şekilde cevap verilir: Cenâb-ı Hakk'ın böyle buyurmaktan maksadı, kâfirleri ve sapıktan, küfürlerinden ve sapıklıklarından sakındırıp, korkutmaktır. Binâenaleyh, mükellefiyet, ancak korkutma ile tam olup, bundan yeterli miktarda yararlanma da, bu şeyi varlık âlemine sokmakla olunca, işte mükellefiyet demek olan bu neticeyi elde etmek için, işte bu tür bir azabı varlık alemine sokmak gerekmiştir. Bence, birinci izah doğruya daha yakın olup, Cenâb-ı Hakk'ın bundan sonra, "Ey kullarım, benden korkun" buyurmuş olmasıdır. Cenâb-ı Hakk'ın, "Ey kullarım" ifadesinden açıkça kastedilenin, mü'minter olduğu ortadadır. Buna göre sanki, "Kâfirlerin azabını mü'minlere anlatmanın maksadı, mü'minleri korkutmak ve sakındırmaktır. Binâenaleyh, ey o mü'minler, korkuda sakınmada ve takvada çok ileri gidin, bunları çok yapın..." denilmek istenmiştir.

Müttakîlerin Güzel Akıbeti

16 ﴿