6"Hâ mim. Bu kitabın indirilmesi, aziz ve alîm olan (mü'minlerin) günahını affeden, günahları af, tevbeleri kabul eden, azabı çetin, fazl-u ikram sahibi olan Allah katındandır. Ondan başka hiçbir tanrı yoktur. Dönüş ancak O'nadır. Allah'ın ayetleri hakkında, inkâr edenlerden başkası mücâdele etmez. Şimdilik onların şehirler içinde dönüp dolaşması seni aldatmasın. Onlardan evvel Nûh kavmi de, bunlardan sonraki sürü sürü fırkalar da, (peygamberlerini) yalanladılar. Her ümmet, kendi peygamberlerinin aleyhinde harekete geçti. Hakikati olmayan şeylerle, hakkı yok etmek için savaşıp durdular. Neticede ben de onları tutup yakaladım, işte (bak), benim azabım nice imiş! Kâfirlere karşı Rabbinin, onların muhakkak cehennemlik oldukları (şeklindeki) sözü (hükmü), işte böyle gerçekleşmiştir". Bil ki bu ayetlerle ilgili birkaç mesele vardır: Ebû Bekr'in rivayetine göre Âsim, Hamza ve Kisâî, hâ'nın kesresiyle bunu "Hî mîm" şeklinde okurlarken, diğerleri, hâ'nın fethasıyta "hâ mim" şeklinde okumuşlardır. Bir rivayette Nafî ile İbn Amir, fetha ile kesre arası bir şekilde okumuşlardır ki bu da, hâ harfini tam bir fethayla okumamaktır. Keşşaf sahibi şöyle der "Bu kelime mîm'in fethasıyla ve sükûnuyla da okunur. Bir, içtima-i sakineynden (iki sakin harfin yanyana gelmesinden) dolayı harekelemek, bir de harekelerin en hafifi olanı tercihten ötürü bu harf fethayla okunur, (......) kelimelerinin durumu da böyledir. Yahut da başına bir "oku" kelimesinin takdiriyle, mansub olarak "hâ-mîme" şeklinde okunur. Bu kelimenin, gayr-ı munsarıf olmasıysa, bir müennesliğinden, bir de, sûrenin alem ismi olmasından ötürüdür. Yahut tıpkı, "Kabil" ve "Hâbîl" kelimeleri gibi, a'cemî bir kalıpta olmalarından (ve müennes olmalarından) ötürüdür. Ha-mîm'in sükûn ile okunmaları ise, daha önce de beyan ettiğimiz gibi, mücerred (âmili olmayan) isimlerin sonlarının mevkuf (sükûn) okunmalarından ötürüdür. Sûrelerin başlangıçları ile ilgili tafsilatlı izahımız, Bakara Sûresi'nin başında ele alınmıştı. Burada bu sûreyle ilgili doğruya en yakın görüş, "Hâ mîm" lafzının, bu sûrenin ismi olduğunu söylemektir. Binâenaleyh "Hâ-mîm" lafzı, mübteda, İse haberdir. Buna göre kelâmın takdiri "Hâ-mîm diye adlandırılan bu sûre, bu kitabın Allah katından indirilmesidir" şeklinde olur. Binâenaleyh "tenzil" kelimesi masdardır, fakat kendisi ile ism-i mef'ûl olan "münzel" (indirilmiş kitap) manası kastedilmektedir. Ayetteki "Allah'dandır" ifâdesine gelince, Hak teâlâ, "Hâ-mîm, tenzilü'l-kitâb" deyince, indirenin kim olduğunu beyan etmesi gerekmiştir. İşte bu sebeple "mîn-Allah" "Allah'dandır" buyurmuştur. Daha sonra Allahü teâlâ, dinledikleri zaman insanları ise ciddiyetle sarılmaya sevkedici ve bu hususta gerçek davranmaktan alıkoyucu olsun diye, kendisinin celâl sıfatlarıyla ve azamet alametleriyle mevsûf olduğunu beyan etmiştir. Böylece de bu kitabı indirenin, azîz ve alîm olan Allah olduğunu bildirmiştir. Bil ki insanlar, Allah'ı bilmenin ne demek olduğu hususunda ihtilaf etmişlerdir: Bu cümleden olarak, büyük bir kesim, "Bu, Allah'ın önce kadir olduğunu bilmek, sonra da âlim olduğunu bilmektir" demişlerdir. Bunu iyice anladığına göre, diyoruz ki: "Azîz" kelimesinin iki manası vardır: a) Gâlib, üstün... Buna göre ayetin manası, "O kudret açısından hiç kimsenin kendisiyle boy ölçüşemeyeceği bir kadirdir" şeklindedir. b) "Eşi-benzeri olmayan"... Buradaki "azîz" sözü ile, kadir manasının kastedilmiş olması caiz değildir. Çünkü ayetteki "Allah" lafzı, Hak teâlâ'nın kadir olduğuna zaten delâlet etmektedir. Binâenaleyh "aziz"in, ikinci manaya, yani "eşi-benzeri bulunmayan" manasına hamledilmesi gerekir. Böyle olan bir varlığın, "cisim" olmaması gerekir. Cisim olmayan da, şehvet ve nefretten (arzu etmek ve etmemekten) münezzeh olur. Böyle münezzeh olan ise, ihtiyaçtan, başkalarına muhtaç olmaktan uzak olur. "Alim" sıfatı, ilim (bilme) masdarının, mübalağa (ileri mana) ifade eden bir sîgadır. Bu hususta ileri mana ise, ancak Hak teâlâ'nın herşeyi bilmesi durumunda söz konusu olur. Dolayısıyla, "Aziz ve alîm olan Allah'dandır" cümlesinin manası, "Bu kitab, mutlak kadir, mutlak müstağni (ganî) ve mutlak âlim olanın indirdiği bir kitaptır" manasına varıp ulaşır. Böyle olan ise bütün iyilik ve kötülük yönlerini bilen ve kendisinin menfaatları celbetme ve zararları gidermeden müstağni olduğunu bilen olur. Binâenaleyh kim böyle olursa, rahîm ve cömert olur. Fiilleri de, çirkinlikten, yanlışlıktan ve bâtıllıktan münezzeh, hikmetli ve doğru fiiller olur. Buna göre Cenâb-ı Hak sanki, fiillerinin hikmet ve doğru olduğunu anlatmak için, "tenzil" ifadesinin hemen peşinden işte bu üç ismini zikretmiştir. Durum böyle olunca, bu "tenzîl"in hak ve doğru olması gerekir. "el-Azîz" ve "el-alîm" kelimelerinin burada zikredilmesindeki hikmetin, şu iki şey olduğu da söylenmiştir: 1) Allah, bu kudreti ve ilmi sayesinde, Kur'ân'ı, her türlü maslahatı (uygun şeyi) içine alan, mucize vasfını taşıyan bir biçimde indirmiştir. Eğer o, azîz ve alîm olmasaydı, Kur'ân bu vasıfları taşıyamazdı. 2) Allahü teâlâ, Kur'ân'ı muhafaza etmeyi, mükellefiyetlerini (hükümlerini) yaşatmayı ve mükellefiyetlerin sona ereceği (Kıyamete) kadar onu dimdik ayakta tutmayı garanti etmiştir. Bu ise, ancak O'nun, yenilmez bir azîz, kendisine hiçbirşey gizli katmayan bir alîm olmasıyla mümkündür. Daha sonra Hak teâlâ kendisini, vaad ve va'idi, tergib (teşvik) ve terhibi (tehdidi) birlikte yapan birisi olarak niteleyerek, "Günahları af, tevbeleri kabul eden, azabı çetin, fazl-u ikram sahibi olan Allah katındandır" buyurmuştur. Bu, Allah'ın altı çeşit sıfatını ifade eder. Birinci Sıfat: Gâfirü'z-Zenb "günahları affeden"dir. Cübbâî şöyle der: "Bu, "insanın tevbe etmesi," yahut işlediği günahtan daha büyük bir taatta bulunmak suretiyle, bağışlanmaya müstehak olduğunda onu bağışlayan" manasınadır." Cübbâî'nin kastettiği şudur: Günah işleyen kimse için, ya onun bu günahını, mükâfaatı bu günahın cezasından daha büyük bir taat işlemeden önce yaptığı yahut böyle olmadığı söylenebilir. Binâenaleyh eğer birinci ihtimal söz konusu olursa, işlenen günah küçük olur. Yok eğer ikinci ihtimal söz konusu olursa, işlenen günah büyük olmuş olur ve cezası ancak sahibinin tevbesiyle kalkabilir. Biz (ehl-i sünnet) âlimlerinin görüşü şöyledir: Allahü teâlâ, tevbe olmaksızın da büyük günahı affedebilir. Ayet buna delâlet eder ve bunun izahı şu şekillerde olur: 1) Tevbe edilme ile büyük günahın bağışlanması ve küçük günahların bağışlanması, kul için zaten düşünülen şeylerdendir. Bütün peygamberler, veliler, sâlih kullar, yani genelde bütün insanlar, yapmaları gereken fiillerde müşterektirler. Dolayısıyla eğer, ayetteki "Günahı bağışlayan (Gâfir)" sıfatını, (Ey Cübbai), senin verdiğin manada alırsak, ayette Allah'ı medhi gerektiren husus hakkında, peygamberler ile itaat edenlerden mertebeleri daha düşük olanlar arasında bir fark kalmaz. Halbuki böyle birşey olamaz. Binâenaleyh ayetteki bu sıfat ile, Cenâb-ı Hakk'ın, tevbe edilmese de büyük günahları bağışlayabileceği manası kastedilmiş olur ki bizim de ulaşmak istediğimiz netice budur. 2) Mağfiret (bağışlama), örtme manasınadır. Örtme ise, mevcud olup, üzeri örtülebilecek şeyler hakkında söz konusu olur. Halbukı küçük günahlar, onu işleyenin çokça yaptığı taatlar sayesinde, silinir gider. Dolayısıyla küçük günahlar için "örtme" düşünülemez. Bu sebeple de, ayetteki bu sıfatın, kulun tevbe etmesi halinde, büyük günahlarının bağışlanması manasına hamledilmesi mümkün değildir. Çünkü Allah'ın "kabilü't-tevbe" (tevbeleri kabul edici) sıfatının manası zaten budur. Dolayısıyla eğer, "Gâfirü'z-Zenb" ifadesiyle de bu mana kastedilmiş olacak olsa, lüzumsuz bir tekrar söz konusu olur ki bu Kur'an için düşünülemez. Böylece, Allah Tealâ'nın "Gâfir" olmasının, kulun tövbesinden önce büyük günahları bağışlayıcı olduğunu anlattığı sabit olur. 3) "Gafirü'z-Zenb" tabiri, büyük bir övgü olarak getirilmiştir. Dolayısıyla bunu, en büyük medih çeşidini ifade edecek bir manaya hamletmek gerekir. Bu mana da, Cenâb-ı Hakk'ın, kul tevbe etmese de, onun büyük günahlarını bağışlayıcı olmasıdır. Biz ehl-i sünnetin de, ulaşmak istediği netice budur. İkinci Sıfat: Kabilu 't-tevbe (tevbeyi kabul eden) sıfatıdır. Bununfa ilgili iki bahis vardır: Birinci Bahis: Ayetteki "tevbe" ile ilgili iki görüş ileri sürülmüştür: a) Bu, masdardır. Bu görüş Ebû Ubeyde'nindir. b) Bu, "tevbe" kelimesinin cemisidir. Bu görüş de Ahfeş'indır. Müberred ise bu kelimenin, tıpkı çekimi ile, masdar olabileceği gibi, tevbenin cemisi olabileceğini, fakat masdar kabul edilmesinin daha doğru olacağını, çünkü bu durumda manasının, "O bu fiili kabul eder" şeklinde olacağını söylemiştir. İkinci Bahis: Ehl-i sünnet âlimlerimizin görüşüne göre, günahkârın tevbelerini kabul işi, Cenâb-ı Hakk'ın bir lütfü ve ikramıdır, tevbeyi kabul, Allah'a vacip (gerekli) değildir. Mu'tezile ise, Allah'ın tevbeyi mutlaka kabul etmesi gerektiğini (vâcib olduğunu) söylemiştir. Ehl-i sünnet âlimlerimiz şöyle delil getirmişlerdir: Allahü teâlâ, tövbeleri kabul edici oluşunu, bir medh-ü sena sadedinde zikretmiştir. Binâenaleyh eğer bu iş kendisine vacip olmuş olsaydı, bunda, salih kulları, görevlerini hakkıyla yapıp, yasaklardan sakındıklarında, bunlar için tahakkuk edecek az bir fazlalık hâriç, medih nâmına hiçbirşey kalmazdı. Üçüncü Sıfat: "Şedîdü'l-ikâb" "azabı çetin olan "sıfatıdır. Bununla ilgili birkaç bahis vardır: Birinci Bahis: Bununla ilgili olarak şöyle bir soru söz konusudur: "Şedidü'l-ikâb" kelimesi ancak nekire bir kelimeye sıfat olmaya elverişli olup marife bir kelimeye sıfat olmaya elverişli değildir. Çünkü meselâ sen, "Yakalaması kuvvetli-çetin bir adama rastladım" dersin ama, "Çetin bir Abdullah'a rastladım" diyemezsin. "Allah" ismi, bir alem isimdir, dolayısıyla marifedir. Bu sebeple, ancak nekire bir kelimeye sıfat olabilecek bir kelime olan "şedîdü'l-ikâb" ile, bu âlem ismi nitelemek nasıl caiz olabilir? "Gâfirü'z-zenb" ve "Kabulü't-tevb" vasıfları böyle değildir. Çünkü bu iki ifadeden, bu iki işin (sıfatın) yeni meydana geldiği ve Allahü teâlâ'nın "şu anda, yahut yarın, günahları bağışlayan ve tevbeleri kabul eden" manası kastedilmemiştir. Bu vasıflarla bu iki hususun Cenâb-ı Hakk'ın ezelden beri vasfı olduğu anlatılmak istenmiştir. Binâenaleyh bunlar tıpkı, "llahu'l-halkı" "halkın ilahı", "Rabbü'l-Arş" "Arş'ın Rabbi" ifadeleri gibi olur. Ama "şedîdü'l-ikâb"ın böyle olduğunu söylemek zordur. Çünkü O'nun ikâbının şiddetli olduğunun kabul edilmesi durumunda bile, ifade yine nekire olur, dolayısıyla bir mahfeye sıfat olamaz. İşte soru bundan ibarettir. Buna şu şekillerde cevap verilmiştir. 1) Bu sıfat, her nekadar nekire olsa da, marife olan diğer (önceki) sıfatlarla birlikte zikredilince, bunun da zikredilmesi makul ve yerinde olmuş olup, tıpkı (......) (Burûc. 14.16) ayetindeki gibi olur. 2) Zeccâc "Şedîdü'l-ikâb" ifadesinin mecrûr oluşu (sıfat oluşundan değil), bedel oluşundan ötürüdür. Çünkü nekirenin marifeden ve marifenin nekireden bedel kılınması caiz olan bir husustur" demiştir. Ama buna da, "Bu kelimeyi tek başına, geçen birkaç sıfattan bedel yapmada, doğru olandan açıkça bir uzaklaşma var" diye itiraz edilmiştir. 3) "Gâfiri'z-Zenb" ve "Kabili't-tevb"ı ifadelerinin, "Allah" lafzının sıfatı kabul edilmesinin yerinde oluşunda bir münakaşa yoktur. Bunun böyle olması, bu iki sıfatın, devam ve süreklilik manalarını taşımalarından dolayıdır. İşte aynen bunun gibi, şedidü'l-ikâb" ifâdesi de, devamlı ve sürekli bir çetinlik manası taşır. Çünkü Allah'ın sıfatları, sonradan olmaktan ve yeniden oluşmaktan münezzehtir. O halde bu ifadenin manası O'nun azabının şiddetli olmasıdır. Bu mana, hep böyledir ve sonradan böyle olduğu söylenemez. İşte bu konuda söylenenlerin hepsi bundan ibarettir. İkinci Bahis: Bu ayet, Allah'ın rahmet ve lütuf tarafından daha ağır basacağını hissettirmektedir. Çünkü Hak teâlâ kendisini "şedidü'l-ikâb" olarak nitelemek istediğinde, bu sıfattan önce, herbiri ikâbın (cezanın) kaldırılmasını gerektiren iki sıfatı, yani "Gâfiru'z-Zenb" ve "Kâbilü't-Tevb" sıfatlarını zikretmiş, bu sıfattan sonra yine, büyük rahmetinin tahakkukuna işaret olan sıfatını yani "Zi't-tavl" "fazl-u ikram sahibi" sıfatını zikretmiştir. Binâenaleyh "şedidü'l-ikâb" sıfatının önüsıra o iki sıfatın, peşisırada bu sıfatın getirilmiş olması, ilahî rahmet ve kerem tarafının daha ağır bastığına delâlet eder. Üçüncü Bahis: Birisi şöyle diyebilir: Hak teâlâ, Kabilü't-tevb vasfının başına "vâv" (ve) edatını getirmiş, ama "şedidü'l-ikâb"ın başına getirmemiştir, bu ikisinin farkı nedir?" Deriz ki: Eğer Hak teâlâ oraya vâvı getirmemiş olsaydı, insanın hatırına, Hak teâlâ'nın "Gâfir" "bağışlayıcı" oluşunun, "kabilü't-tevb" "tevbeleri kabul edici" oluşu manasına olduğu gelebilirdi. Ama bunun başına "vâv" gelince, bu ihtimal ortadan kalktı. Çünkü birşeyi, yine kendisine (aynısına) atfetmek muhaldir. Fakat "şedidü'l-ikâb"ın, ilk iki sıfattan başka olduğu malumdur. Dolayısıyla bunun başına vâv getirmeye gerek kalmamıştır. Dördüncü Sıfat: "Zi't-tavl" "fazl ve ikram sahibi" sıfatıdır. Arapça'da, "Bize son derece lütfetti' manasında, denilir. Arapların "Bana fazlınla ikram et" şeklindeki sözleri de bu köktendir. Yine "Onlardan imkân (servet) sahibi olanlar...," (Tevbe, 86) ayeti de bunun gibidir. Bu ifadenin tefsiri, (Nisa, 25) ayetinde geçmişti Bil ki Hak teâlâ kendisini şedidü'l-ikab olarak tavsif edince, mutlak bununla yapması çirkin olmayıp, hatta çirkin olanı yapmakla tavsif bile edilemeyeceği, şiddetli bir azab verici olduğu manası kastedilir. Bunun böyle olduğu sabit olunca diyoruz ki: Hak teâlâ, hemen bunun peşisıra, Zi't-tavl, yani lütuf sahibi olduğunu belirtmiştir. Binâenaleyh bunun manasının, Allah'ın yapacağı o cezayı yapmamak suretiyle lütfedici olması şeklinde anlaşılması gerekir. Çünkü Cenâb-ı Hak, kendisinin lütuf ve ikram sahibi olduğunu bildirmiş, ama lütfunun hangi hususta olacağını belirtmemiştir. Dolayısıyla bu lütfunun, daha önce geçen şey hususunda olduğunu anlamak gerekir. Ayetteki mücmelliği kaldırmak için daha önce geçen şeyin o güzel ve yerinde olan ikâb fiili olduğunu söylemek gerekir. Bu da, Allahü teâlâ'nın yapmasının makul ve yerinde olan o ikâbı yapmayacağına delâlet eder ki bu da büyük günah sahiplerinin affının mümkün olduğunu gösterir. İşte bizim ulaşmak istediğimiz netice de budur, Beşinci Sıfat: Mutlak tevhid olup, bu da Cenâb-ı Hakk'ın, "Ondan başka hiçbir tanrı yoktur" ayetinin ifade ettiği husustur. Mana şudur: Cenâb-ı Hak kendisini, rahmet ve lütuf sıfatlarıyla nitelemiştir. Binâenaleyh şayet, rahmet ve lütuf sıfatında O'na ortak olan ve O'nunla boy ölçüşebilen başka ilâhlar da bulunmuş olsaydı, buna, (yani Allah'a) ibadet etmeye duyulan ihtiyaç şiddetli olmazdı. Ama, bu ilâh, tek olup, eşi ve benzeri, ortağı olmayınca, O'na kulluk etmeyi kabullenmeye duyulan ihtiyaç, bu nisbette de güçlü ve kuvvetli olmuştur. Binâenaleyh, en mükemmel anlamda bir terkîb ve tergîb, işte Cenâb-ı Hakk'ın bu tek oluşu ile tahakkuk eder. Altıncı Sıfat: Cenâb-ı Hakk'ın, "Dönüş ancak O'nadır" ayetinin ifade ettiği husustur. Bu sıfat da, Cenâb-ı Hakk'a kulluğu kabul etmeyi teşvik eden, buna kuvvet katan hususlardandır. Çünkü, Allah'ın lütuf ve kerem sıfatlarıyla muttasıf ve ortağı ve benzeri olmayan tek bir varlık olması; ancak ne var ki, haşir ve dirilmenin bâtıl olması halinde, o zaman, O'na isyan etmekten dolayı, şiddetli ve yoğun bir korku meydana gelmez. Ama, haşrin ve Kıyametin varlığının kabul edilmesi durumunda ise, bu korku, daha şiddetli ve bu sakınma daha mükemmel olmuş olur. İşte bu sebepten dolayı Allahü teâlâ bu sıfatlara yer vermiştir. Müşebbihe,ayetteki ilâ edatına tutunarak bunun bir mesafenin nihayetini ifâde ettiğini (yani Cenâb-ı Hakk'ın bir mekânda bulunduğunu) söylemişlerdir. Ama, bunun cevabı, bu kitabımızın pek çok yerinde verilmiştir. Bil ki Allahü teâlâ, Kur'ân'ın sayesinde dinî konularda doğruya ulaştıran bir rehber olmak üzere indirdiği bir kitap olduğunu beyan buyurunca, onu iptâi ve onun halini tersyüz etmek maksadıyla bu konuda mücadele eden kimselerin hallerini de belirtmek için U "Allah'ın ayetleri hakkında inkâr edenlerden başkası mücâdele etmez" buyurmuştur. Bu ifadeyle ilgili birkaç mesele vardır: Cidal, iki çeşittir: a) Hakkı anlatma hususunda yapılan mücadele; b) Bâtılı anlatmak için yapılan cidal.. "Hakkı anlatmak için yapılan cidal ve mücadele, peygamberlerin izlediği yoldur. Nitekim Cenâb-ı Hak, Hazret-i Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)'e "Onlarla, en güzel bir yolla mücadele et..." (Nahl, 125) buyurmuştur. Yine o, kâfirlerin, Nûh (aleyhisselâm)'a, "Ey Nûh, bizimle cidden uğraştın. Bizimle olan bu mücadelende ileri de gittin" (Hûd, 32) dediklerini nakletmiştir. Bâtılı anlatmak için yapılan mücadele ise, kınanmış olup, bu da bu ayetle kastedilendir. Çünkü Cenâb-ı Hak, "Allah'ın ayetleri hakkında, inkâr edenlerden başkası mücadele etmez" buyurmuştur. Ve yine, "Meseli sana sırf mücadele etmek için irad ettiler" (Zuhrûf, 58) ve "Hakikati olmayan şeylerle, hakkı yok edebilmeleri için savaşıp durdular" (Mü'min. 5) buyurmuştur. Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) "Kur'ân hakkında cidal etmek küfürdür' Müsned, 2/256, 478. buyurmuştur. Binâenaleyh, Hazret-i Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)'in, nekire, belirsiz bir lafızla buyurması, ile kullanışları arasındaki farka delâlet eder. Bil ki, bu fiil fî ile kullanılması halinde, bâtıl bir mücadeleyi, an ile kullanılması halinde de, meşru olan bir mücadeleyi ifade eder. Çünkü Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem), hem az önceki hadiste böyle buyurmuş hem de "Kur'an Hakkında şüphe ve mücadele etmeyin; çünkü onun hakkında mücadele küfürdür' Müsned, 2/475, 478. 494. hadisinde böyle buyurmuştur. Allah'ın ayetleri hakkında mücadele etmek onun hakkında, "o, sihirdir; o şiirdir; o, kâhinlerin sözüdür; o, evvelkilerin masallarıdır; onu, bir beşer talim etmiş ve uydurmuştur!" demek ve onların buna benzer bâtıl şüpheler ileri sürmeleri suretiyle olur. Böylece Allahü teâlâ, bunu ancak, kâfir olup haktan yüz çevirenlerin yapabileceğini belirtmiştir. Daha sonra Cenâb-ı Hak, "Şimdilik onların şehirleri içinde dönüp dolaşması seni aldatmasın.."buyurmuştur. Bu, "Ey Resulüm, senin, Benim onlara mühlet verip, onları, canları ve malları hususunda, yani ticâret etmek ve geçimlerini sağlamak amacıyla şehir şehir dolaşmalarına imkân verip onları sapasağlam bırakmama aldanmamak gerekir. Çünkü ben, her ne kadar (şimdilik) onlara mühmet verip, bu hususta onlara zaman tanısam da, geçmiş ümmetlerden benzerlerine yaptığım gibi, bunların da yakasına yapışacağım ve bunlardan da intikam alacağım..." demektir. Çünkü Kureyş de böyleydi; Şam ve Yemen beldelerini dolaşıyor ve o çok malları sebebiyle buralarda ticaret yapıyor, çok da kazanıyorlardı. Daha sonra Cenâb-ı Hak bu manayı açarak "Onlardan evvel Nûh kavmi de, bunlardan sonraki sürü sürü fırkalar da, (peygamberlerini) yalanladılar" buyurmuş, bu yalanlayanlar cümlesinden olmak üzere, Nûh (aleyhisselâm)'un kavmi ile, onlardan sonra gelen hizipleri, yani Âd, Semûd vs. kavimler gibi, küfürde ısrar ve devam eden toplulukları zikretmiştir. Nitekim Cenâb-ı Hak Sâd Sûresi'nde de "Onlardan evvel Nûh kavmi, Ad ve kazıklar sahibi Firavun, Semûd, Lût kavimleri ile Eyke ahalisi de tekzib etmişlerdi, işte gruplar" (Sad, 12-13) buyurmuştur. Resullere Karşı Çıkanların Sonu Cenâb-ı Hak, "Her ümmet, kendi peygamberi aleyhinde harekete geçti" buyurmuştur. Bu, "O gruplardan her biri, kendisini öldürmek, ona işkencede bulunarak hapsetmek için, peygamberlerini yakalamaya azmettiler, yani, "Peygamberlerine karşı bâtlı savundular" araya şüpheler attılar. Yani, "Araya attıktan o şüpheler sayesinde, hakkı ve doğruyu ortadan kaldırmak için (yaptılar bunu).." Yani, "Onların, o peygamberlerin başına getirmek istedikleri ve onları yakalamak için düzenledikleri o tuzak ile yok etme eylemini, ben onların başına geçirdim de, aksine Ben çarptım onları... Bak da gör, benim cezalandırmam nasıl olurmuş!" demektir. Yani, "Bu helak edici, kök kazıyıcı ve öğüt ve ders almada heybetli birşey olmadı mı ya!?. Binâenaleyh ben, küfürde ve (benim) ayetlerim hususunda mücadelede ısrarlarını devam ettirirlerse, o kavimlere yaptığım şeyi, senin kavmine de yaparım" demektir. Cenâb-ı Hak bu hususu da biraz daha açarak, "Kâfirlere karşı Rabbimin, onların muhakkak cehennemlik oldukları (şeklindeki) sözü, işte böyle gerçekleşmişti" buyurmuştur. Bu, "O geçmiş ümmetlerin başına gelen, onlar hakkında kaçınılmaz olmuş olan o azabın bir benzeri, senin kavminden kâfir olanlara da gelip çatmış, hak olmuştur. Çünkü bunlar da, kendilerine böylesi bir azabın ineceği bir zirvede, tepede bulunuyorlar" demektir. Keşşaf sahibi şöyle der: "Ayetteki cümlesi, mahallen merfû olup, yine ayetteki, ifadesinden bedeldir. Yani, "işte bu vacip ve kaçınılmaz oluş gibi, kâfir olanlara, onların cehennemlik olmaları da kaçınılmaz olmuştur" demek olup, bu da, "Onların, dünyada iken, kökü kazıyan bir azap ile helak olmaları vacip ve kaçınılmaz olduğu gibi, aynı şekilde onların ahirette de, cehennem azabı ile helak edilmeleri kaçınılmaz olmuştur" demektir. Yahut bu ifade, kendisinden lâm harf-i cerrinin hazfedilip, doğrudan doğruya fiile taalluk etmesiyle, (yani hazf ve îsâl yapılarak) mahallen mansûbtur." Ehl-i sünnet âlimlerimiz, Allah'ın, kişilerin saîd ve şaki olmalarına dair verdiği hükmün değişmesi mümkün olmayan şart ve zorunlu bir hüküm olduğu hususunda bu ayeti delil göstererek şöyle demişlerdir: Allahü teâlâ, bu kimselere, azap kelimesinin hak olduğunu haber vermiştir ki bu, onların, iman etmeye kudretlerinin olmayacağına delâlet eder. Çünkü eğer bunlar buna imkân bulanın, o şeyin ayrılmaz parçası olan herşeye de imkân bulabileceği zaruretinden dolayı, bu hak olmuş kelimeyi de, aynı zamanda Allah'ın ilim ve hikmetini de iptal etme imkânını bulmuş olurlardı. Bir de, şayet onlar iman edecek olsalardı, onların bu ayetin hükmüne de iman etmeleri gerekirdi. Bu durumda da bunlar, kendilerinin asla iman edemeyeceklerine iman etmiş olurlardı ki, bu ise, "teklîf-i mâla yutak" "takat getirilemeyen iş yükleme"dir. Nâfî ve İbn Âmir, çoğul sigasıyla kelimâtu okurlarken, diğer kıraat imamları müfred olarak kelimetu şeklinde okumuşlardır. |
﴾ 6 ﴿