6"Hamîm. Ayn, Sîn, Kâf... O, mutlak gâlib, O hüküm ve hikmet sahibi Allah, sana da, senden evvelkilere de, işte böyle vahyediyor. Göklerde ne var, yerde ne varsa O'nundur, O, çok yüce, çok büyüktür. Gökler nerdeyse, tepelerinden çatlayacaklar. Melekler Rablerine, hamd ile tesbih ederler. Yerdeki kimselerin de bağışlanmalarını isterler. Gözünüzü açm, Allah, af ve merhamet sahibi, Gafur ve Rahimdir. O'ndan başka hamiler edinenlere gelince, Allah onların üzerinde daima görüp gözetieyicidîr. Sen, onların üzerinde bir vekîl değilsin...". Bil ki, bu gibi fevâtihussuver (hurûf-i mukatta'a) hakkındaki söz, malumdur. Ancak ne var ki, burada, şöyle iki ilâve soru sorulabilir: a) Bu yedi sûre, hep hâ, mîm ile başlamaktadır. Bu sûrenin başına (ayn, sîn, kâf) ifadesinin ilave edilmesinin sebebi ne olabilir? b) Alimler, (Meryem, 1) ifâdesinin birleşik yazılacağı hususunda ittifak etmişlerdir. Halbuki burada, (......) ifadesi ile, (......) ifâdesi, birbirinden ayrıdır. Acaba bunun sebebi nedir? Bil ki, bu gibi ifadeler hakkında söz söylemek bir hayli zordur. Bu konuda tahmini konuşma kapısını açmanın ise, imkânı yoktur. Dolayısıyla, evlâ olan, bu konudaki ilmin, Allah'a havale edilmesidir. İbn Abbas ve İbn Mes'ûd, işte bu şekilde, (ayrı oldukları halde) okumuşlardır. Cenâb-ı Hakk'ın, "Allah, sana da, ... işte böyle vahyediyor..." beyanına gelince, bu ifadenin başındaki kâf, misi anlamındadır. Zâ ise, daha önce bahsi geçmiş olan bir şeye işarettir. Buna göre kelâmın takdiri "Hâ, mîm, ayn, sîn, kâf gibi olanları, Allah, sana da, (...) işte böyle vahyediyor.." şeklinde olur. İşte bu noktada, şöyle iki görüş ortaya çıkmaktadır: 1) İbn Abbas (radıyallahü anh)'ın, "Kitab sahibi her peygambere, hâ, mîm, ayn, sîn, kâf ifadesi vahyolunmuştur" dediği nakledilmiştir ki, bu, bence uzak bir ihtimaldir. 2) Manânın, "hâ, mîm, ayn, sîn, kâf diye adlandırılan kitap kitaptan, Allah sana ve senden öncekilere vahyetmiştir" şeklinde olması. Buradan kastedilen, "gibilik, benzerlik" Allah'ın birliğine, adaletine, nübüvvet müessesesinin haklığına, âhirete, dünyanın hallerini takbîhe ve âhirete yönelmeyi teşvik etmeye davet hususundaki benzerliktir. Bu hususu, bizim, A'lâ Sûresi'nde, bu sûrenin başının, tevhidin; ortasının, nübüvvet müessesesinin sonunun da ahiretin izahı hakkında olduğunu beyan etmiş olmamız da tekîd eder. Cenâb-ı Hak o sûrede, bu üç gayeyi iyice anlatınca, "Bunlar elbette, evvelki sahifelerde, İbrahim ile Musa'nın sahifelerinde de vardır" (A'la, 18-19) buyurmuştur ki, bu, "Bütün ilahî kitapların indirilmesinin maksadı, sadece ve sadece bu üç gayedir" demektir. Burada da böyledir. Yani, "Hâ, mîm, ayn, sîn, kâf adını alan, her kitabı Allah sana ve senden önceki peygamberlere vahyetmiştir" demek olup, bu "gibilik, benzerlikle kastedilen ise, bu yüce gayelere ve ilahî mukaddes mevzulara davettir. Keşşaf sahibi, "Bu tür şeyleri vahyetmenin, O'nun kanunu ve örfü olduğuna delâlet etsin diye, mazî sigasıyla "sana vahyetti" dememiş, tam aksine, muzari sigasıyla "sana vahyediyor" buyurmuştur. İbn Kesîr, meçhul sigasıyla "sana vahyolunuyor" şeklinde okumuştur ki, Ebû Amr'dan gelen iki rivayetten birisi de böyledir. Bazıları da, nûn ile, "vahyediyoruz.." şeklinde okurlarken, geriye kalan kıraat imamları, hâ'nın kesresiyle (malûm sigasıyla), "vahyediyor" şeklinde okumuşlardır. Buna göre şayet, "Birinci kıraate, (bu fiilin meçhul okunmasına) göre, ayette geçen lafzatullahı ne ref etmiştir?" denilirse, biz deriz ki: (......) fiilinin delâlet ettiği şey... Sanki birisi, "Vahyeden kimdir?" diye sormuş da, bunun üzerine, "Allah..." denilmiştir. Bu kıraatin bir benzeri de, Sülemî'nin (En'âm, 137) ayetini, fiili meçhul ifâdesinin de merfû okuyuşudur. "Ayeti nûn ile, (......) şeklinde okuyanlara göre, lafzatullahı ref eden şey nedir?" diye sorulacak olursa, biz deriz ki, Lafzatullah, mübtedâ olarak merfû, (......) kelimesiyle ondan sonra gelenler de haberleridir. Yahut, ifadeleri, lafzatullahın sıfatı, zarf, yani ifadesi ise, haberidir. Cenâb-ı Hakk, bu kitabın vahiy ile husule geldiğini belirtince, bunu vahyedenin kim olduğunu da beyan ederek, "O, mutlak galib, O, hüküm ve hikmet sahibi..."buyurmuştur. Biz, Mü'min Sûresi'ninbaşında, Allah'ınazîzolmasının,O'nun sonsuz şeylere kadir olmasına; hakîm oluşunun da, O'nun, bütün malûmatı bildiğine, her türlü ihtiyaçtan azade ve müstağni olduğuna delâlet ettiğini açıklamıştık.. Böylece (burada), bizim için, O'nun azîz ve hakîm olmasından, O'nun, "Bütün makdûrâta kadir, bütün malûmatı bilen ve her türlü ihtiyaçtan müstağnî olan bir zât olması hakikati tahakkuk etmiş olur. Böyle olan kimsenin fiilleri ve sözleri, bir hikmet, salt doğru; kusurlardan, anlamsız şeylerden uzak ve berî olmuş olur. Bu kitabın musannifi (ben), bir kasîdede sövie dedim: "Sayısız nimetleri, inamları, lutfu, cömertliği, ihsan ve kereminden ötürü, (en kâmil anlamda) hamd Allah'a mahsustur. O'nun işleri, kusur ve anlamsızlıktan münezzeh olup, mülkü de, zeval ve yok bulmaktan beri ve müteâldir." Bu ayetlerde bahsedilen sıfatlardan bir üçüncüsü de, "Göklerde ne var, yerde ne varsa O'nundur" ayetinin ifade ettiği husus olup, bu, Celâlin zirvesinde, şu iki gayeye delâlet eder: 1) O'nun, onca büyüklüklerine ve genişliklerine rağmen, göklerin ve yerin bütün cüzlerinde, var etme, yok etme, tekvin ve iptal etme yoluyla tâm ve geçerli, nüfuzlu bir kudret ile vasfedilmiş olması.. 2) Hak teâlâ, "Göklerde ne var, yerde ne varsa O'nundur" ifadesiyle, göklerde ve yerde olan her şeyin, kendisinin mülkü ve mülki olduğunu beyân edince, kendisinin, göklerde ve yerde olmaktan, (orada mekân tutmaktan) münezzeh olması gerekmiştir. Aksis halde,Kendisinin mâliki olması gerekir.O'nun, göklerin hiçbirinin şeyinde olmadığı sabit olunca da, O'nun, Arş'da olması da imkânsız olur. Çünkü senin üzerinde olan herşeye, "semâ" denilir. Binâenaleyh Arş, göklerin en üzerinde bulunduğuna göre, gerçek anlamda yegâne "semâ" o olmuş olur. Bu sebeple de, Arş'da bulunan her şeyin, O'nun mülkü ve milki olması gerekir. Böyle olunca da, b) (......) lafzı da, bu gibi sûrelerde gelmiştir. Nitekim Cenâb-ı Hak, (Meryem. 93) buyurmuştur, (......) kelimesinin, O'nun Arş'da bulunmaktan münezzeh olması gerekir. Eğer karşı taraf, "Cenâb-ı Hak, bu ayette, buyurmuştur. Mâ lafzı ise, akıllı olanları kapsamaz" derlerse, biz deriz ki: Bu da, şu iki bakımdan kabul edilmez.. a) Mâ lafzı, Cenâb-ı Hak için kullanılmıştır. Nitekim Cenâb-ı Hak, "Göğe ve onu bina edene, yere ve onu yayıp döşeyene.." (şams, 5-6) buyurmuştur. Ve yine, "Ben, sizin taptıklarınıza tapmam.. Siz de, benim ibadet ettiğime tapıcı değilsiniz.." (Kâfirûn, 2-3) buyurmuştur.kelimesinin Allah hakkında kullanıldığı hususunda ise, hiçbir şüphe yoktur. Binâenaleyh bu ayet (Meryem. 93), göklerde ve yerde olan her şeyin Allah'ın kulu olduğunu göstermektedir. Bu sebeple Allah, şayet göklerde, yerde ve Arş'da olan bir zât olmuş olsaydı, o zaman O, göklerdekiler zümresinden olmuş olurdu ve böylece de, kendi kendinin kulu olmuş olması gerekirdi. Bu ayetle, göklerde, Arş'da mevcut olan her şeyin Allah'ın kulu olduğu sabit olduğuna göre, kibriyâsı, kulluk töhmetinden münezzeh olanların, bir mekânda, bir cihette, Arş'da ve kürsîde olmaktan münezzeh olmaları gerekir. Dördüncü ve beşinci sıfatlar da, "O, çok yüce, çok büyüktür" ayetinin ifade ettiği husustur. Buradaki yüce olma (ulüv) ile yanlış olduğu delil ile sabit olduğu için, cihet ve mekân açısından bir yüceliğin; "büyük olma" ile de, cüsse bakımından, kütlesinin büyüklüğünün kastedilmiş olması caiz değildir. Çünkü bu, O'nun, cüzlerden ve parçalardan meydana gelmiş olmasını gerektirir ki, bu da, "Allah, tektir., "(İhlas, 1) ifadesinin zıddı bir mana olmuş olur. Binâenaleyh, buradaki "yüce olma" ile, O'nun, mümkinata benzemekten ve muhdes varlıklarla (cins) münasebetinden münezzeh olması; el-Azîm ifadesinden de, kudret bakımından büyüklüğü ile, hükümranlık bakımından eziciliği ve ulûhiyyetinin mükemmel oluşunun kastedilmiş olması gerekir. Daha sonra Cenâb-ı Hak, "Gökler nerdeyse, tepelerinden çatlayacaklar..." buyurmuştur. Bu ifade ile ilgili birkaç mesele vardır: Ebû Amr ile Ebû Bekr'in rivayetine göre Asım, tâ ile yâ ve nün ile (......) şeklinde okurlarken; İbn Kesir, İbn Âmir, Asım'ın ravisi Hafs ve Hamza, tâ ile (......) şeklinde okumuşlardır. Nâfî ve Kisâî, (......) şeklinde okumuşlardır. Keşşaf sahibi şöyle der: "Yûnus, Ebû Amr'ın, İki tâ ve nûn ile birlikte, (......) şeklinde okuduğunu söyleyen, garip bir rivayette bulunmuştur. Böyle bir kıraat, pek duyulmamış bir kıraattir (harf). İbnu'l-Arâbi'nin, "Nevâdir" adlı eserinde, "develer güneşleniyorlar" şeklinde bir ifadenin bulunduğu rivayet edilmiştir. Ayetteki (......) kelimesinin ne demek olduğu hususunda, şu izahlar yapılmıştır: 1) İlerime, Ibn Abbas'ın, bu ifadenin manasının, "Gökler, Allah'ın, onların üzerlerindeki (manevî) ağırlığından dolayı, neredeyse çatlayacak..." şeklinde olduğunu söylediğini rivayet etmiştir. Bil ki, bu görüş, cılız bir görüştür. İbn Abbas'ın, bundan, kesinkes uzak ve berî olduğuna hükmetmek gerekir. Bunun yanlış olduğunun delilleri şunlardır: a) (......) ifadesinden, "o göklerin üstünde olanlardan" şeklinde bir mana anlaşılmaz. b) Farzedelim ki, bu ifade buna hamledilebiliyor. Ne var ki, siz niçin, bu durumun ancak, Allah'ın o gökler üzerindeki (manevî) ağırlığından ötürü meydana geldiğini söylediniz?. Bu durumun, meleklerin o gökler üzerindeki ağırlığından ötürü meydana gelmiş olduğu niçin söylenilmez? Nitekim, hadis-i şerifte, Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) "Gökler gıcırdadı. Gıcırdaması hakkıdır. Çünkü orada, her karış yerde mutlaka, kıyamda veya rükuda veya secdede bulunan bir melek bulunur" buyurmuştur. c) Bu ifade ile, göklerin üzerindekinin, ulûhiyyet, kahr ve kudret açısından olan üstünlüğünün heybetinden dolayı, bu göklerin neredeyse çatlamış olmalarının kastedilmiş olması niçin söylenemesin? Yaptığımız bu izahlarla, onların ileri sürdüğü görüşün, son derece bozuk ve çarpık olduğu sabit olmuş olur. 2) Keşşaf sahibinin ileri sürmüş olduğu şu husus. "İnkâr, göklerin altındakiler tarafından yapılmıştır. Buna göre normalde, "Neredeyse o gökler, altlarında bulunanlardan, yani inkârın geldiği taraftan ötürü neredeyse çatlayacaktı" denilmeli. Fakat bu hususta iyice mübalağa edilmiş, ifade ters çevrilmiş, böylece İnkâr sözü üst taraftan tesir etmiş gibi söylenmiş ve sanki, "Gökler alt yanlarını bir tarafa bırak, neredeyse üst taraflarından çatlayacaklardı" denilmiştir ki bunun mübalağa olarak bir benzeri de, "Başlarının üzerinden kaynar su dökülecek onların. Bununla karınlarının içinde ne varsa hepsi ve derileri eritilecektir" (Hac, 19-20) ayetidir. Böylece burada da, ateş, karın parçalarında müessir kabul edilmiştir. 3) Ayetteki "bu" bu ifadesi, "yerlerin üstünden" manasına alınabilir. Çünkü Hak teâlâ bu ayetten önce, "Göklerde ne var, yerde ne varsa O'nundur" buyurmuştur. Daha sonra da "Gökler neredeyse tepelerinden, yerlerin üstünden çatlayacaklar" buyurmuştur. 3) Bu ifadenin manası, "göklerin bulunduğu taraflar cihetinden çatlayacaklar" demek olup, o taraf da üst taraftır. O halde bu ifadelerin manası, "göklerin kendisinde bulunduğu şeyin üst tarafından.." şeklindedir. Âlimler, bunun niçin olduğu hususunda değişik izahlar yapmışlardır. Bu hususta şu iki görüş ileri sürülmüştür: a) Allahü teâlâ bu kitabı vahyedenin, azîz ve hakîm zâtı olduğunu bildirince, celâl ve kibriyasını da anlatarak, "Gökler neredeyse üstlerinden, yani Allah'ın heybet ve celâlinden ötürü çatlayacaktı" buyurmuştur. b) Bunun sebebi, insanların Allah'ın çocuğu bulunduğunu söylemeleridir. Çünkü Allahü teâlâ, "Gökler neredeyse, bundan ötürü çatlayacaktı" (Meryem, 90) buyurmuştur. O halde bu ayettekinin sebebi de, onların Allah'a şirk koşmalarıdır. Çünkü Cenâb-ı Hak bu ifadenin hemen peşinden, "O'ndan başka hâmîler edinenler" buyurmuştur. Doğru olan, birinci izahtır. Meleklerin Mü'minler İçin Duaları Allahü teâlâ daha sonra "Melekler Rablerine hamd ile tesbih eder ve yerdeki kimselerin de bağışlanmalarını isterler" buyurmuştur. Bil ki Allah'ın mahlûkatı iki çeşittir: a) Maddeler âlemi ki, bunların en büyüğü göklerdir. b) Manalar (ruhlar) âlemi ki bunların en büyüğü de meleklerdir. O halde Allahü teâlâ, kudret ve heybetinin, maddeler alemindeki tesirinden ötürü azametinin mükemmelliğini ifade etmiş. Bunun peşinden de manevî âlemler üzerindeki kudretinin nüfuzunun ve heybetinin hükümranlığını ifade eden sözü getirmiştir. Bunun delili, Hak teâlâ'nın, "Biribirlerine hangi şeyi soruyorlar?" (Nebe, 1) ayetidir. Hak teâlâ, azamet ve kibriyasını anlatmak isteyince, işe maddeler âlemini zikrederek "Göklerin, yerin ve ikisi arasında bulunan şeylerin Rabbi, Rahman (Allah)'a hitab etmeye kadir olamazlar" (Nebe, 37) buyurmuş, daha sonra da manalar âlemini anlatmaya geçerek, "O gün rûh (Cebrail) ve melekler saf halinde ayakta duracaklar Rahmân'ın izin verdiği kimselerden başkası konuşamaz. Onlar ancak doğruyu söyleyecekler" (Nebe, 36) buyurmuştur. Binâenaleyh tefsir ettiğimiz ayetlerdeki durum da aynıdır. Cenâb-ı Hak, heybetinin maddeler âlemine hükümran oluşu ile, azametinin mükemmelliğini anlatarak, "Gökler neredeyse tepelerinden çatlayacaklar" buyurmuş; daha sonra da manalar âlemine geçerek, "Melekler Rablerine, hamd ile tesbih ediyorlar" buyurmuştur. Binâenaleyh bu, güzel bir tertip, net bir açıklamadır. Bil ki mevcudat (varlıklar) üç kısımdır: 1) Tesir eder, ama tesir almaz. Bu, sadece Allahü teâlâ'dır. Binâenaleyh o, bu kısımların en kıymetlisidir. 2) Tesir altında kalır, ama kendisi tesir edemez ki bu, maddedir. Bu da, bu kısımların en değersizidir. 3) Birincisinden tesir alır, ikincisine tesir eder ki bunlar da mukaddes ruh cevherleridir. Bu kısım, orta dereceyi İşgal eder. Bunu iyice kavradığına göre diyoruz ki, ruh cevherlerinin iki tür alaka ve münasebeti vardır: a) Celâl ve kibriyâ alemiyle ilgili olan münâsebet. Bu, kabullenme ilgi ve münasebetidir. Çünkü kudsî cilalar ve samediyyet ışıkları, ruhanî cevherlere doğduğunda, onların cevherleri aydınlanır, mahiyetleri nurlanır. Sonra bu ruh cevherleri, bu manevî kuvvetten istifâde ettiği zaman, bu sayede maddeler âlemine hükümran olma kuvvetini kazanırlar. Durum böyle olunca, bu ruh cevherlerinin, birisi kibriyanın tarafına ve celâlin huzuruna yönelik, diğeri de maddeler âlemine yönelik, iki yönü vardır ki bunlardan birincisi, ikincisinden daha kıymetlidir. Bunu da iyice kavradığına göre diyoruz ki: Hak teâlâ'nın, "Melekler Rablerine hamd ile tesbih ediyorlar" ifadesi, meleklerin celâl ve kibriyâ âlemine yönelik tarafına, "Yerdeki kimselerin de bağışlanmalarını istiyorlar" ifadesi de onların, maddeler âlemine yönelik yüzlerine bir işarettir. Bu ne güzel incelik, bu ne kadar kıymetli bir şey?! Bu ruhların, beşer ruhlarını mahlûkat (madde) çukurundan, marifetullah'ın zirvesine çekip çıkarmadaki ne müthiş tesiri... Bunu da iyice kavradığın zaman, biz diyoruz ki: Birinci yöne, yani Allah'ın celâline yönelik ulvî taraf, iki şeyi, tesbihî ve tahmîdi (hamdi) ihtiva etmektedir. Çünkü Hak teâlâ'nın "Melekler Rablerine, hamd ile tesbih ediyorlar" ifadesi, işte bu iki şeyi anlatır. Tesbih, tahmidden öncedir. Çünkü tesbih, Allah'ı, O'na yakışmayan şeylerden tenzih etmek; tahmîd (hamd) ise, O'nu bütün hayırları veren olarak nitelemek demektir. Hak teâlâ'nın zâtı hususunda, yakışmayan şeylerden münezzeh olması, önem bakımından, bütün hayırların ve saadetlerin kaynağı olmasından önce gelir. Çünkü birşeyin var oluşu, başkasını varetmeden önce gelir. O halde O'nun aslında var oluşu, başkasını meydana getirmeye tesirli oluşundan öncedir. İşte bundan ötürü tesbih, tahmidden önce gelir ve bundan ötürü, "Melekler Rablerine hamd ile tesbih ediyorlar" buyurulmuştur. İkinci yöne, yani o kudsî ruhların, madde âlemine yönelik tarafına da, "Yerdeki kimselerin de bağışlanmalarını isterler" cümlesiyle işaret edilmiştir ki bundan maksad da, o ruhların bu âlemin hallerinin nizamındaki ve âlemdeki en uygun, en doğru yol ve yöntemlerin meydana gelmesindeki tesirleridir. Bu, bu yüce ayetlerde yer almış, ilahî-ulvî konulara bir bakıştı. Melekler Kâfirler Hakkında İstiğfar Ederler mi? Şimdi yine, tefsir ilmine uygun şeylere dönelim: Eğer, "O meleklerin, yerdekilerin içinde kâfirler de bulunduğu halde, bütün "yerdeki kimselere" istiğfar etmeleri nasıl doğru o'ur? Üstelik Cenâb-ı Hak, onlar için, "Allah'ın ve meleklerin laneti onlar üzerinedir" (Bakara, 161) buyurmuştur. Şu halde, melekler, nasıl olur da onlar için hem istiğfar, hem lanet ederler?" denilirse, biz deriz ki buna şu birkaç açıdan cevap verebiliriz: 1) Ayetteki, "yerdeki kimseler.." ifadesi, umûmî değildir. Çünkü hem "Onlar yerdekilerin hepsine istiğfar ederler" denilebilir, hem de, "O melekler, yerdekilerin bir kısmına istiğfar ederler" denilebilir. Eğer ayetteki, "yerdeki kimseler" ifadesi, açık ve kesin olarak umumiliği anlatmış olsaydı, o zaman böyle bir tahkimat yapılamaz, oöyle bir ihtimalden bahsedilemezdi. 2) Farzedelim ki bu nass umûmî manadadır. Fakat Cenâb-ı Hak, Mü'min Sûresi'nde, "Meleklermüminlerin bağışlanmasını (şöylece) isterler: "Ey Rabbimiz, Senin rahmetin ve ilmin herşeyi kuşatmıştır..." (Mü'min, 7) buyurmuştur. 3) Buradaki istiğfardan murad, Allahü teâlâ'dan, onlara hemen ceza vermemesini istemektir. Nitekim Hak teâlâ, "Allah gökleri ve yeri, yıkılmasın diye tutar..." (Fatır, 41) buyurmuştur. 4) O meleklerin, yeryüzünde bulunan herkes için mağfiret talebinde bulundukları da söylenebilir: Kâfirler hakkında, imân etmelerine vâsıta olsun diye; mü'minler hakkında ise, günahlarının bağışlanması için... Çünkü, "Allah'ım, kâfirlere hidayet ver. Kalblerîni iman nuruyla süsle, gönüllerinden küfür vahşetini kaldır" diye duâ ediyoruz ki bu da gerçekte bir istiğfardır. Bil ki, "Yerdeki kimselerin de bağışlanmalarını istiyorlar (onlar için istiğfar ediyorlar)" ifadesi, meleklerin, kendileri için mağfiret talebinde bulunmadıklarını gösterir. Eğer melekler, günahta ısrar etmiş, yani günah işlemiş olsalardı, onların yerdekilerden önce, kendileri için mağfiret talebinde (istiğfarda) bulunmaları gerekirdi. Allahü teâlâ, meleklerin kendileri için istiğfar ettiklerinden bahsetmeyince, meleklerin bütün günahlardan berî olduklarını anlıyoruz. Peygamberlerin ise zedeleri (küçük hata ve kusurları) olabilir. Hiç günahı olmayan, mutlaka günahı olandan daha üstündür. Binâenaleyh ayetteki, "(Melekler) yerdeki kimselerin de bağışlanmalarını istiyorlar" ifadesi, o meleklerin, peygamberler için de istiğfar ettiklerine delâlet eder. Çünkü peygamberler de, "yerdeki kimseler" ifadesine dahildirler. Onlar, peygamberler için de bağışlanma (mağfiret) talebinde bulunduklarına göre, meleklerin, peygamberlerden üstün oldukları açıkça ortaya çıkar. Allahü teâlâ, meleklerin tesbîh, hamd ve istiğfarda bulunduklarını nakledince, "Gözünüzü açm, şüphesiz Allah gafurdur, rahimdir" buyurmuştur. Bu ifadenin anlatmak istediği, şu hususa dikkat çekmektir: Melekler her ne kadar insanlar için istiğfar ediyor iseler de, esasında mutlak bağışlama ve rahmet, Allah Sübhânehû ve Teâlâ'ya aittir. Bunu şöyle birkaç yönden izah ederiz: a) Meleklerin, insanlar için, mağfiret istemeleri de ancak Allahü teâlâ'nın, onların kalblerinde istiğfar etme duygusunu yaratmış olmasından ötürüdür. Eğer Hak teâlâ, meleklerin kalbinde bu duyguyu yaratmamış olsaydı, onlar böylesi bir istiğfara yönelemezlerdi. Durum böyle olunca da, mutlak manada yani esas rahîm ve gafur, Hak teâlâ olmuş olur. b) Melekler işin başında "Yeryüzünde fesad çıkarıp kan dökecek kimseler mi yaratacaksın. Halbuki biz sana hamdile tesbih ediyor ve seni takdis ediyoruz" (Bakara, 30) demişler, ama işin sonunda, yerdekiler için istiğfar etmişlerdir. Ama Hak teâlâ'nın rahmeti ve ihsanı başlangıçta ve sonuçta hep mevcud olunca, mutlak gafur ve rahîm olanın Allahü teâlâ olduğu sabit olur. c) Cenâb-ı Allah, o meleklerin, yeryüzündeki bütün insanlar için istiğfar talebinde bulunduklarını bildirmiş, ama onların yerdekiler için, rahmet talebinde bulunduklarını söylememiş, ama, "Gözünüzü açm, şüphesiz Allah gafurdur, rahîmdir" buyurmuştur ki bu, "Allah, meleklerin yeryüzûndekiler için istedikleri mağfireti verecek, buna da tam ve mükemmel rahmetini ekleyecektir" demektir. Cenâb-ı Allah daha sonra "O'ndan başka hamiler edinenlere gelince..." buyurmuştur. Bu "Allah'a ortaklar ve eşler koşanlara gelince, " Allah onların üzerinde dâima görüp gözetleyiddir"; yani onların hallerini ve amellerini gözetlemektedir, amellerinin hiçbiri Allah'ın gözünden kaçmaz ve Allah onları amellerinden ötürü hesaba çeker. İnsanlar üzerindeki gerçek murakıb (gözetleyici), bir Allah'dır. Ey Muhammed, onların işi ve onları imana zorlama sana havale edilmemiştir. Sen sadece ve sadece bir inzarcısın (uyarıcı-tebliğ edicisin)" demektir. |
﴾ 6 ﴿