19"Böyle iken kullarından kiminin, O'ndan bir parça olduğunu iddia ettiler. Gerçekten insan açıkça "keför"dur. Yoksa O, yaratmakta olduklarından, kızlar edindi de, oğulları size mi ayırıp seçti? Onlardan biri, benzerini Rahman'a isnâd ettiği şeyle müjde verildiği zaman, o insan, gamla dolar ve âdeta dilsiz halde, yüzü kapkara kesilir. (Onlar) süs içinde yetiştirilmekte olup da, mücâdeledeki (hüccetini) açıklayamayan kişiyi mi (Allah'a nisbet ediyorlar?) Onlar, O Rahman'ın bizzat kulları olan meleklerin de dişi olduğunu söylediler. Onların yaratılışında hazır mı idiler?! Onların, (bu yalan) şâhidlikleri kaydedilecek ve onlar (bu hususta) sorguya çekileceklerdt". Bil ki Allahü teâlâ, "Eğer onlara, "Gökleri ve yeri kim yarattı?" diye sorarsan, elbette ... "Allah yarattı" derler"(Zuhruf,9) buyururca, onların bunu kabul etmelerine rağmen, Allah'ın kimi kullarını onun bir parçası saydıkların anlatmıştır. Bundan maksadı da, onların akıllarının azlığına ve tutarsızlığına dikkat çekmektir. Ayetle ilgili birkaç mesele var: Ebû Bekr'in rivayetine göre Âsim, Kur'ân'ın her yerinde, zâ'nın ve hemzenin zammesiyle (......) şeklinde okumuştur. Kelimenin her iki şekli de kullanılan lehçelerdir. Hamza ise, vakf yaptığında (bu kelimede durduğunda), hemzesiz olarak, (cüzfi) şeklinde durur. "Kullarından kimini O'na bir cüz (parça) isnâd ettiler" ifadesiyle ne kastedildiği hususunda şu iki görüş ileri sürülmüştür: 1) Meşhur olan görüşe göre, bu ifade ile, müşriklerin, Cenâb-ı Hakk'ın çacuğu olduğunu söylemeleri kastedilmiştir ki, bunu şu şekilde izah edebiliriz: İnsanın çocuğu, onun bir parçasıdır. Nitekim Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem), "Fatıma benden bir parçadır" buyurmuştur. Aklen de böyledir. Çünkü babadan bir parça (nutfe) ayrılır, sonra bu parça ana rahminde büyür ve bundan, aynen asıl olan, baba gibi olan bir insan meydana gelir. Durum böyle olunca da, kişinin çocuğu, kendisinin bir parçası demektir. Binâenaleyh ayetteki "kıldılar" ifadesi, "isnâd ettiler, böyle olduğunu söylediler" demektir. Buna göre mana, "Onlar, Allah'ın bir parçası olduğunu söylediler. Bu parça da, O'nun kullarından bir kuldur" şeklindedir. Bil ki eğer Allahü teâlâ, "Kulları için, O (Allah'dan) bir parça kıldılar, isnâd ettiler" demiş olsaydı, bu, onların, bazı insanlarda, Allah'ın bir parçasının bulunduğunu soytediklerini ifade ederdi ve bu parça da, çocuk olmuş olurdu. O halde ayetteki bu ifadenin manası, "Onlar, Allah'a bir parça isnad ettiler ve bu parça O'nun kullarından bir kuldur" şeklindedir. Velhasıl, o müşrikler, Allah'ın çocukları bulunduğunu söylediler. Bunu izah için alimler birtakım izahlar yapıp şöyle dediler: "Arapça'da "cüz", "dişi" demektir." Bunu söyleyenler, görüşlerini isbat için, şu iki beyti delil getirdiler. Lisanü-l-Arap 1/37. "Eğer, bir hür kadın bir gün, kız çocuğu doğurmuşsa, buna şaşmamalı.. (Zira), zeki bir hür kadın da bazen kız çocuğu doğurur" "Evs kabilesi kızlarından, hep kız doğuran biriyle evlendirildim.. Ki, o kızlar evlerinde hep, yumuşak böğürtlen ağacından yapılmış eğerceklerle ip bükerler.." Zeccac, Ezherî ve Keşşaf sahibi (Zemahşerî), bu kelimenin bu manada olduğunu söylemenin yanlış ve bu beyitlerin uydurma olduğunu iddia etmişlerdir. 2) "Ayetteki bu ifade ile, Allah'a ortak koşma (şirk) kastedilmiştir. Çünkü o müşrikler, Allah'ın ortakları bulunduğunu söylerlerken, bütün kızların Allah'ın değil, bazısının da başka (tanrıların) kızları olduğunu iddia etmişlerdir. Binâenaleyh bu müşriklerin, kulların hepsinin Allah'a ait olmadığını, bir kısmının Allah'ın, bir kısmının başkalarının olduğunu söylemişlerdir." Ayetin bu manada olduğunu söyleyenler, "Bu görüşün birincisinden daha evlâ oluşunun delili şudur: Eğer bu ayeti, Allah'ın ortakları olmadığı manasına alır, bundan sonraki ayeti de, Allah'ın çocukları olmadığı manasına alırsak, ayet, bütün bâtıllara karşı toptan bir reddiye olmuş olur" dediler. Kızlar Allah'ın, Oğullar Sizin Mi? Daha sonra Cenâb-ı Allah, "O, yaratmakta olduklarından, kızlar edindi de, oğulları size mi ayırıp seçti?!" buyurmuştur. Bil ki Allahü teâlâ bu münazarayı, en güzel bir şekilde sıralamıştır. Çünkü o, kendisinin çocuğu bulunamayacağını anlatmış, çocuğunun olmasının farzedilmesi halinde bu çocuklarının kız olmasının imkânsızlığını beyân etmiştir. Çocuğunun bulunamayacağının izahı şöyle yapılabilir: Çocuk, hiç şüphe yok ki babadan bir parçadır. Parçası bulunan şey ise, "mürekkeb" varlıktır. Her mürekkeb ise, "mümkin" varlıktır. Hem sonra, böyle olan şey, birleşmeyi, ayrılmayı, biraraya gelmeyi ve dağılmayı kabul eder demektir. Bunları kabul eden şey ise, sonradan var olmuş ve yaratılmış bir (kuldur). Dolayısıyla böyle olan, kadîm ve ezelî bir ilah olamaz. İkinci hususa, yani Allah'ın çocuğu olduğu farzedilmesi durumunda, bu çocuğun kız olmasının imkânsızlığının izahı da şöyledir: Çünkü oğlan, kızdan daha üstündür. Binâenaleyh kalkıp, Allah'ın, kendisi için kız çocuklar edinip, erkek çocukları kullarına nasip ettiğini söylersek, kulların durumunun, Allah'ın durumundan daha mükemmel ve üstün olması gerekir ki bu, aklın bedaheti ile reddedilen bir durumdur. Arapça'da, "Onun için, bu, o hususta bir ortağı bulunmaksızın tahakkuk etmiştir", "Falanca için şunu seçtim" manasına: denilir ki bu tıpkı, "Rabbiniz oğulları size mi seçip verdi" (İsra, 40) ayetinde olduğu gibidir. Daha sonra Hak teâlâ, kızların noksan olduklarını şöylece beyan etmiştir: 1) "Onlardan birine, Rahman'a isnâd ettiği şeyin bir benzen müjde verildiği zaman, o insan gamla dolar ve (adetâ) dilsiz halde, yüzü kapkara kesilir." Bu, "Noksanlıkta bu derece Olan bir şeyi, aklı olan insanın Allah'a nisbet etmesi nasıl uygun olabilir?" demektir. Anlatıldığına göre bir Arabın hanımı kız doğurmuş. Bunun üzerine adam, hanımının bulunduğu evi terkedince hanımı şu beyti söylemiş: " Ebû Hamza'ya da ne oluyor, oğlan doğurmadık diye öfkelenerek, yanıbaşımızdaki evde yatıp kalkıyor da yanımıza uğramiyor. Dilediğimizi yapmak (elde etmek) elimizde değil. Biz ancak, bize verileni alıyoruz." Ayetteki (......) kelimesi, ef'âl-i nakısanın (noksan fiillerin) pek çoğunun da aynı manaya geldiği gibi, (......) (oldu) manasındadır. Keşşaf sahibi, mübtedâ-ı mahzûfun haberi olarak (......) ve (......) şeklinde okunuşu da söylemiştir. Buna göre bu cümle, haber mevkiinde olur. 2) "(Onlar) süs içinde yetiştirilmekte olup da, duruşmada (hüccetini) açıklayamayan kişiyi mi (Allah'a nisbet ediyorlar)" ayetinin ifade ettiği husus... Bu ifadeyle ilgili birkaç mesele var: Hamza, Kisâî ve Asımın ravisi Hafs, fiili, yâ'nın zammesi, nûn'un fethası ve sının şeddesiyle, meçhul olarak (......) şeklinde okurlarken; diğerleri, yâ'nın zammesi, nûn'un sükûnu ve şın'ın fethasıyla (......) şeklinde okumuşlardır. Keşşaf sahibi bunun, (......) şeklinde de okunduğunu söyleyerek, "inşâ" manasına olarak "münaşe'e" şeklinde kullanılması tıpkı, "mugalât" fiilinin, "iglâ" manasında kullanılması gibidir" demiştir. Ayetteki bu ifade ile, yine kızların eksikliğine dikkat çekilmek istenmiştir. Şöyle ki birtakım süsler içinde büyütülen, aslında noksandır. Çünkü eğer onun kendinde böyle bir noksanlık olmasaydı, süsle-püsle tezyine ihtiyaç duymazdı. Daha sonra Cenâb-ı Hak, onun durumunun eksikliğini, 'Vuruşmada (hüccetini) açıklayamadan" iadesiyle belirtmiştir. Bu, "Kız-kadın, mücâdele ve çekişme ihtiyaç duyduğu zaman bunu hakkıyla yapamaz ve delilini ortaya koyamaz. Çünkü dili tutuk, aklı kıt ve tabiatan biraz ahmaktır. Nitekim, "Kadın, hüccetini ortaya koymak isteğiyle konuştuğunda, çoğu zaman aleyhine hüccet olacak şeyleri söyler" denilir. İşte bütün bu izahlar, kadının ileri derecede eksik olduğuna delâlet eder. Binâenaleyh bunların, Allah'ın çocukları olduğunu söylemek nasıl uygun düşer. Bu ayet, süslenmenin kadınlar için mubah, erkekler için haram olduğuna delâlet eder. Çünkü Allahü teâlâ, bunu ayıp ve noksanlığın gerekçelerinden kabul etmiştir. Binâenaleyh erkeğin buna yönelmesi, kendisini zillete düşürmesi demektir ki bu, Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'in "Mü'minin kendisini rezil-rüsvay etmesi caiz değildir" hadisinden ötürü haramdır. Erkeğe uygun olan süs, Allah'a taat yolunda sabır ve takva zineti ile süslenmektir. Şafiî şöyle der: "Bir gün, koruyucu olarak kanaatkârlık zırhını giydim. Onunla hem şeref ve haysiyetimi korurum, hem de onu, azık edinirim. Vefasız felekten, (onun musibetlerinden) hiç çekinmedim. Onun en fazla yapacağı şey, benim üzerime ölümü ve fakirliği fırlatması olabilecektir. Binâenaleyh ben, ölüm için, Allah (a olan imanımı) ve O'nun affını, fakirlik içinse, sabır ve katlanmayı hazırladım." Daha sonra Cenâb-ı Hak, "Onlar, O Rahman'ın bizzat kulları olan meleklerin de dişi olduğunu söylediler" buyurmuştur. Bununla ilgili birkaç mesele vardır: Buradaki "kıldılar" fiili ile de, "hükmettiler, öyle olduğuna karar verdiler, söylediler" manası kastedilmiştir ki bunun peşisıra Cenâb-ı Hak, "Onların yaratılışında hazır mı idiler?" buyurmuştur. Bu ifadedeki soru, istifham-ı inkârî olup, "Onlar, melekler yaratılırken orada değillerdi, dolayısıyla bunun aklî deliller ile bilinmesine imkân yoktur. Naklî delillerin hepsi de, nübüvvet müessesesinin kabul edilmesine varıp dayanır. Halbuki bu kâfirler nübüvveti de kabul etmemektedirler. Dolayısıyla böyle bir netice ve hükme, naklî delillerle de varmak mümkün değildir" manasındadır. Böylece o kâfirlerin bu iddiayı, ne kesin, ne zarurî bir delil ile ileri sürmedikleri ortaya çıkar. Daha sonra Cenâb-ı Allah, onları tehdit ederek, "Onların (bu yalan) şâhidlikleri kaydedilecek ve onlar (bu hususta) sorguya çekileceklerdir" buyurmuştur ki bu, delilsiz iddianın kötü bir şey olduğuna, taklidin de büyük bir kınama ile çetin bir azabı gerektireceğine delâlet eder. Muhakkik âlimler şöyle demişlerdir: "Kâfirler, böyle söylemekle, şu üç bakımdan kâfir olmuşlardır: a) Allah'a çocuk isnâd etmek suretiyle, b) Bu çocuğun kız olduğunu söylemek suretiyle, c) Meleklerin dişi olduğunu iddia etmek suretiyle..." Nafî, İbn Kesîr ve İbn Âmir, nûn ile, (......) kelimesini (Rahman'ın yanındadırlar) şeklinde okumuşlardır. Bu, Ebû Hatîm'in tercih ettiği kıraattir. Ebû Hatim, bunun tercih delillerini şöyle sıralar: a) Böyle okuma, (......) (Araf, 206) ve (......) (Rad, 33) ayetlerine uygun düşer. b) Bütün mahlûkat, zaten Cenab-ı Hakk'ın ibâdı (kulları)dır. Binâenaleyh bunun "ibâdu'r-rahmân" şeklinde okunuşunda, melekler için bir medih söz konusu olmaz. c) İfadenin takdiri, "melekler, o kâfirlerin yanında değil, Rahman'ın yanında (katında)dırlar. Binâenaleyh bu kâfirler, o meleklerin dişi olduklarını nasıl bilebilirler?" şeklindedir. Diğer kıraat imamları ise, bunu (kullar) şeklinde okumuşlardır ki bu, ya abd veya âbid'in çoğulu olup, tıpkı kâim, kıyam: ayakta duran, sâim, siyâm: oruç tutanlar ve nâim-niyâm (uyuyanlar) kelimeleri gibidir. Bu kıraat da, İbn Abbas (radıyallahü anh)'ın kıraat olup, Ebû Ubeyd'in tercihidir. Ebû Ubeyd bu tercihin gerekçesini şöyle açıklamıştır: "Çünkü Cenâb-ı Hak o kâfirlerin "Melekler Allah'ın kızlarıdır" şeklindeki sözlerini reddetmiş ve meleklerin kendisinin ancak kulları olduğunu haber vermiştir. Bu kıraati de "Aksine o (melekler) şereflendirilmiş kullardır" (Enbiya, 26) ayeti destekler. Sadece Nâfî, bundan sonra şeddesiz, yumuşak ve zammeli hemze ve med ile "eüşhidü şeklinde okumuştur ki bu, "Onlar, meleklerin yaratılışında hazır mı edildiler?" demektir. Yine Nâfî'nin bunu medsiz ve meçhul olarak, (e üşhidû) diye okuduğu rivayet edilmiştir. Diğer kıraat imamları ise, elifin fethasıyla (......) şeklinde okumuşlardır ki bu, "Onlar orada mıydılar?" demektir. Meleklerin insanlardan üstün olduğunu söyleyenler bu ayeti delil getirerek şöyle demişlerdir: "Ayetteki "İbâd" (kullar) kelimesini "Ind" (yanında) şeklinde okuduğumuzda, bu yanında oluşla, şüphe yok ki, taatları sebebi ile Allah'a olan yakınlıkları ve faziletleri kastedilmiş olur. Üstelik ayetteki hüm (onlar) lafzı da, nasr (sadece) manasını ifade edip, "Bu yanında oluş, sadece meleklere hastır" demek olur. Binâenaleyh "hasr" manasına delâlet eden bu lafız nazar-ı dikkate alındığında, meleklerin, kendileri dışındaki mahlûkattan daha üstün olmaları gerekir. Bu kelimeyi abd (kul) kelimesinin çoğulu olarak "ibâd" şeklinde okuyanların kıraatine gelince, daha evvel, Kur'ân'da geçen "İbâd" kelimelerinin, hep mü'minler için kullanılan bir lafız olduğunu belirtmiştik. Binâenaleyh bu ayette geçen, "Onlar Rahman'ın kullarıdır" ifadesi, kutluğun sadece o meleklerin ait olduğunu ifade eder. Dolayısıyla, kulluğa delâlet eden bu lafız, aynı zamanda üstünlük ve şerefe de delâlet edince, kulluğun meleklere hasr edildiğini gösteren bu ifade, aynı zamanda, fazilet ve şerefin de o meleklerin hasrına delâlet eder. Bu da meleklerin, diğer mahlûkattan daha üstün olmalarını gerektirir. Allah en iyi bilendir. |
﴾ 19 ﴿