30"Bir zaman da ibrahim, babasına ve kavmine, "Ben, gerçekten sizin tapmakta olduklarınızdan uzağım, yalnız beni yaratan müstesna. Şüphe yok ki O, beni doğru yola muvaffak edecektir" demişti. (İbrahim) bunu, rücû etsinler diye, zürriyeti arasında bakî bir kelime yaptı. Daha doğrusu ben, onları da, atalarını da, kendilerine hakkı açıklayan bir peygamber gelinceye kadar faydalandırdım. (Fakat) kendilerine o hak gelince onlar, "Bu, sihirdir. Biz onu inkâr ediyoruz..." demişlerdir". Bil ki, Allahü teâlâ bir önceki ayette, o kâfirleri, bu bâtıl sözleri söylemeye davet eden şeyin, sırf atalarını, geçmişlerini taklit etmek duygusu olduğunu, bu yolun bâtıl bir yol, yanlış bir metod olduğunu ve delile müracaat etmenin taklide tutunmaktan daha evlâ olduğunu beyan buyurunca, bunun peşinden işte bu ayetleri de getirmiştir ki, bundan maksat, taklid görüşünün yanlışlığına delâlet eden diğer bir hususu belirtmektir. Bu hususu şu iki bakımdan izah edebiliriz: 1) Allahü teâlâ, Hazret-i İbrahim (aleyhisselâm)'in, delile istinaden, müdellel olarak, atalarının dininden kendisini tebrie edip uzak gördüğünü anlatmıştır. Şimdi biz diyoruz ki, dinler hususunda ataları taklid etmek, ya haram olur, ya da caiz. Eğer bu haram ise, taklid görüşü bâtıl olmuş olur. Eğer caiz ve mümkün ise, Arapların atalarının en şereflisinin İbrahim (aleyhisselâm) olduğu malûmdur. Çünkü Arapların, İbrahim (aleyhisselâm)'in zürriyetinden olmaları dışında, başka herhangi bir övgü ve şeref vesileleri yoktur. Durum böyle olunca da, ataların en şereflisi olan bu atayı, Hazret-i İbrahim (aleyhisselâm)'i taklit etmek, diğerlerini taklit etmekten daha yerinde ve uygun olur. Hazret-i İbrahim (aleyhisselâm)'i taklit etmenin, başkalarını taklit etmekten daha evlâ olduğu sabit olduğuna göre şimdi biz diyoruz ki, Hazret-i İbrahim (aleyhisselâm), babalarının dinini terkedip, delile tutunmanın, atalara uymaktan daha evlâ olduğunu söylemiştir. Durum böyle olduğuna göre, hem ataları taklit etmeyi terketme, hem de delili taklide tercih etme hususunda, Hazret-i ibrahim (aleyhisselâm)'i taklit etmek gerekir. Bunun da böyle olduğu sabit olunca, şimdi biz diyoruz ki: Taklidin vücûbiyyetine dair olan görüş, (Hazret-i İbrahim (aleyhisselâm)'in dışındakiler!) taklitten men etmeyi gerektirir. Varlığı, yokluğuna götüren şey ise, bâtıldır. Binâenaleyh (mutlak anlamda), taklid görüşünün bâtıl olması gerekir. İşte bu anlattığımız, taklidin bâtıl olduğunu gösterme hususunda, ince bir yoldur ki, bu ayetle kastedilen de budur. 2) Gerek dinî gerekse dünyevî hususlarda taklidi bırakıp delile tutunmaya yönelmenin daha evlâ olduğu hususundaki ikinci delilimiz de şudur: Allahü teâlâ, Hazret-i ibrahim (aleyhisselâm), atalarının yolunu bırakıp delile uyduğu için, hiç şüphesiz Hazret-i İbrahim (aleyhisselâm)'in dinini ve yolunu, zürriyeti arasında, Kıyamete değin baki bırakacağını beyân buyurmuştur. Atalarının dinleri ise, sona ermiş ve bâtıl olmuştur. Böylece, delile tâbi : -aya yönelmenin, Kıyamete değin, eseri ve izi medholunmuş olarak kalacağı; taklid ve taklîdde ısrarın eserinin ise, son bulacağı, dünyada ondan hayır namına, eser ve iz namına hiçbir şeyin kalmayacağı sabit olmuş olur. Böylece de, bu iki izah sayesinde, delile tabi olmanın ve taklidi terketmenin daha evlâ olduğu ortaya çıkmış olur ki, işte bu ayetin asıl maksadı da budur. Şimdi biz, ayetin lafızlarının tefsirine geçelim. Ayetteki, "Ben, gerçekten, sizin tapmakta olduklarınızdan uzağım" cümlesine gelince, Kisâî, Ferra, Müberred ve Zeccâc, bu ayetteki berâ kelimesinin, tıpkı (......) ve (......) kelimeleri gibi, tesniye ve çoğul olmayan bir masdar olduğunu, zira Arapların "Ben, senden berî ve uzağım; biz senden beri ve uzağız.." dediklerini, ama, (ikil, tesniye olarak) ve (çoğul olarak) demediklerini, zira bu durumda, mananın (uzaklık sahibi iki kişi) ve (uzaklık sahibi ikiden fazla kimse) şeklinde olacağını, ama ve demen halinde ise, bu kelimeleri tesniye ve çoğul yapabileceğini söylemişlerdir. Daha sonra Hazret-i İbrahim (aleyhisselâm), kendisini yaratanı bu uzak kalıştan İstisna ederek, "Beni yaratan müstesna" demiştir ki bu, "Ben, Allah'tan değil, sizin taptıklarınızdan beriyim, uzağım.." demektir. Buradaki illâ edatının, (lâkin) manasında olması ve mananın da, "Ancak ne var ki, beni yaratan müstesna. Çünkü O, beni dinine iletmiş, kendisine itaata muvaffak kılmıştır.." şeklinde olması da caizdir. Bil ki, Allahü teâlâ, Hazret-i İbrahim (aleyhisselâm)'in bir başka ayette, "Beni yaratan alemlerin Rabbi müstesna... O halde O, beni hidayete iletir..." (Şuarâ, 77-78) şeklinde söylediğini, burada ise, Hazret-i İbrahim (aleyhisselâm)'in, "Beni, hidâyete iletecek..." dediğini nakletmiş, böylece bu iki şeyi cem ettiğini ve kelamın takdirinin adeta "O. beni hidâyete iletir ve o, beni hidayete iletecek" şeklinde olduğunu belirtmiştir ki, böylece bu ifade, bu hidayetin hem o anda, hem de ilerde devam edeceğine delâlet eder. üfer) Yani, İbrahim, konuştuğu o tevhîd kelimesini, yani, "Ben, gerçekten sizin tapmakta olduklarınızdan uzağım.." ifadesini, "Tanrıyoktur"yerine; "Beniyaratan müstesna..."ifadesini de "Ancak Allah vardır" yerine koymuştur. Böylece, ifadesi, adeta "La ilahe illâllâhu..." "Allah'tan başka tanrı yoktur" cümlesi yerine kullanılmış olur. Daha sonra Cenâb-ı Hak, Hazret-i İbrahim (aleyhisselâm)'in, bu kelimeyi, kendi zürriyeti arasında bakî olan ve devam eden birşey kıldığını ve zürriyeti arasında her zaman, mutlaka, Allah'ın bir olduğuna inanan ve O'nun birliğine çağıranların bulunacağını, böylece, umulur ki, onlardan müşrik olanların, Allah'ın; birliğini savunanların çağrısı ile dönebileceklerini, beyan buyurmuştur. Ceale fiilinin failinin Allah olduğu da ileri sürülmüştür. (......) ifadesi tahfif ile (kelmeten) ve (......) kelimesini de (......) şeklinde okunmuştur. Daha sonra Cenâb-ı Hak, "Daha doğrusu ben. onları da, atalarını da, ... faydalandırdım" buyurmuştur. Yani, "Hazret-i İbrahim'in torunları olan Mekkelileri uzun ömürlü kılmak ve nimetlere gark etmek suretiyle, faydalandırdım da, böylece onlar benim mühlet verişime aldandılar; nimetlere dalmak, şehevî arzulara tâbi olmak ve şeytana boyun eğmek suretiyle de, tevhîd kelimesini ihmâl ettiler.." demektir.. Ta ki, onlara "hak", yani Kur'ân ve "açıklayıcı bir resul" geldi.. Bu resul, risâletini açıkladı, yanındaki ayetleri, mucizeleri ve delilleri izah etti, ama. onlar o Resulü yalanladılar, ona sihirbaz; getirdiğine de sihir adını taktılar ve böylece onu İnkâr ettiler. Ayetin kendinden öncekilerle münasebeti de şudur: Bu Mekke müşrikleri babalarını taklide yönelip, hüccet ve deliller hakkında tefekkürde bulunmayınca, Cenâb-ı Hakk'ın kendilerine uzun süre mühlet verişi ve onları dünya nimetleriyle faydalandırmasına aldandılar da, haktan ve hakikatten yüz çevirdiler. Keşşaf sahibi şöyle der: "Şayet, bu ifadeyi tâ'nın fethasıyla (metta'te) şeklinde okuyanların bu okuyuşlarının sebebi nedir?" denilecek olsa, biz deriz ki, Cenâb-ı Hak adeta, "... bunu, dönsünler diye, zürriyeti arasında baki bir kelime yaptı" ayetinin ifade ettiği mana hususunda kendi zâtına âdeta itirazda bulunarak, "Evet, sen onları uzun ömür ve bol rızkla faydalandırırsan, onlara bunu verirsen, bu onları işte kelime-i tevhidden alıkor" demek istemiş ve bununla onları iyice ayıplamak istemiştir. Çünkü, Allah onları böylesine bol nimetlerden yararlandırınca, onlara düşen, onlara yapması gereken, bunu, O'na şirk koşmaya ve eşler tanımaya değil de, daha fazla şükretmeye ve tevhid inancında sebata vesile edinmeleri idi.. Bunun misâli, kendisine iyilik ettiği kimsenin kötülüğünden yakman kimsenin, kendisine dönerek, "Yaptığın iyilik ve ihsanlarla, buna sebep olan sensin!" demesidir ki, bu kimsenin bu sözünden maksadı, kendisinin yaptığını kötülemek değil, iyiliğe kötülükle mukabele eden kimseyi kötülemektir. |
﴾ 30 ﴿