39

"Eğer (bütün) insanlar, (küfre imrenecek) bir tek ümmet haline gelmeyecek olsaydı, Rahman'ı inkâr eden kimselerin evlerinin tavanlarını, üstünden çıkacakları merdivenlerini, odalarının kapılarını, üzerine yaslanacakları tahtlarını hep gümüşten yapardık!.. (Onları) altın zinetler(e boğardık).Bunların hepsi, dünya hayatının geçici metâından başka şeyler değildir. Ahiret (saadeti) ise, Rabbiniz katında, (ancak küfür ve günahlardan) kaçınanlara mahsustur. Kim Rahman'ın zikrinden yüz çevirirse, biz ona, şeytanı musallat ederiz. Artık bu, onun bir arkadaşıdır.. Şüphesiz ki bunlar, onları yoldan çıkarırlar. Onlar da, kendilerinin hidâyete erdirilmiş olduklarını zannederler.. Nihayet o bize geldiği zaman der ki: "Keşke seninle benim aramda, gün doğusu ile gün batısı arası kadar uzaklık olsaydı.. (Sen) ne kötü arkadaşmışsm!. (Bütün temenni ve pişmanlığınız) bugün size asla fayda vermez. Çünkü zulmettiniz. Muhakkak siz de, azâbta ortaklarsınız..".

Bu ifadelerle ilgili birkaç mesele vardır:

Birinci Mesele

Bil ki Allahü teâlâ, onların, zenginin fakire tercih edilmesi gerektiği fikrine binâen, ileri sürdükleri o şüphelerine bir üçüncü şeyle de cevap vermiştir ki, o da şudur: Allahü teâlâ, dünya menfaatlerinin ve lezzetlerinin, kendisi katında önemsiz ve değersiz olduklarını beyan etmiş ve bunların değersizliğini, "Eğer, (bütün) insanlar, (küfre imrenecek) bir tek ümmet haline gelmeyecek olsaydı..." diye beyan etmiştir ki bu, "Şayet insanlar, kâfir kimseyi bol rızık ve refah içinde gördüklerinde, küfre arzu duymayacak olsalardı, hiç şüphesiz nimetlenmeyi sağlayan pekcok şeyi onlara verirdim. Bu nimetler de:

a) Onların evlerinin tavanlarının gümüşten olması,

b) Üzerine basıp çıktıkları merdivenlerin gümüşten olması,

c) Evlerinin kapılarının ve üzerine yaslanıp oturdukları divanlarının da gümüşten olması., dır.." demektir.

Zuhruf

Daha sonra Cenâb-ı Hak, "(Onları) altın zinetler(e boğardık)..." buyurmuştur. Bu kelime iki manaya gelir:

a) Altın.

b) (Genel anlamda) zinet.. Ki, bunun böyle oluşunun delili, Cenâb-ı Hakk'ın 'Tam yer, zinet ve ihtişamını takıp süslendiği zaman.."rvunus,23) ayetidir. Birinci takdire göre mana, "Biz onlara, bunun yanısıra pekçok altın da verirdik..."; İkinci takdire göre ise mana, "Biz onlara her konuda çok ve büyük zinetler verirdik.." şeklinde olur. Daha sonra Cenâb-ı Hak, bütün bunların, dünya hayatının metâı olduğunu beyan etmiştir. Allah bunlara, "meta" adını vermiştir; zira insan, bunlardan kısa bir müddet istifade eder, sonra da bu şeyler yok olur giderler.. Ahiret ise, devamlı ve sürekli olup, o, Allah katında ve O'nun hükmünde, dünyaya muhabbetten kaçınıp da Mevlâ'yı sevmeye yönelenler içindir. Sözün özü şudur: O cahil kimseler, peygamberlik makamının, fakirliğinden dolayı Hazret-i Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)'e verilmeyip, zengin kimseye verilmesinin daha uygun olacağını sanmışlardır. İşte böylece de Allahü teâlâ, mal ve makamın kendisi katında önemsiz olduğunu ve bunların, daima son bulmakla karşı karşıya bulunduğunu; bu iki şeyin bulunmasının, bir şeref ve kıymet ifâde etmeyeceğini beyan buyurmuştur. Allah en iyi bilendir.

İkinci Mesele

îbn Kesir ve Ebû Amr, cins manasını murad ederek, müfret olarak, sin'in fethası ve kâfin sükûnu ile sakfen şeklinde okumuşlardır ki, Cenâb-ı Hakk'ın, (Nahl. 26) ayetinde de böyledir. Diğer kıraat imamları isa, çoğul sîgasıyla sukufen şeklinde okumuşlardır. Bunun neyin çoğulu olduğu hususunda ihtilâf etmişlerdir. Bu cümleden olarak bu kelimenin, tıpkı (rehin bırakılan şey) kelimelerinde olduğu gibi, sakf kelimesinin çoğulu olduğu ileri sürülmüştür. Ebû Ubeyd, "Bu ikisinin bir üçüncü örneği yoktur" derken, bunun, tıpkı (......) kelimesinin çoğulunun (......) kelimesinin çoğulunu da (......) olmaları gibi, (......) kelimesinin çoğulu olduğu da ileri sürülmüştür. Bu durumda bu kelime, çoğulun çoğulu olmuş olur.

Üçüncü Mesele

Cenâb-ı Hak, "Rahman'ı inkâr eden kimselerin evlerinin tavanlarını (...)" buyurmuştur. Ayetteki, (......) kelimesi, den bir "bedel-i istimal" dir. Keşşaf sahibi, (......) kelimesinin (......) şeklinde okunduğunu da söylemiştir. (......) kelimesinin çoğuludur; yahut da, (......)'ün çoğuludur ki, (......) tıpkı, merdiven, iskele vb. şeyler gibi, yüksek yerlere çıkma aleti, demektir, Yani, "Onlar, o merdivenler üzerine çıkarlar, yükselirler.." demektir. Ayette (......) kelimesinin mansûb oluşu hakkında şu iki görüş ileri sürülmüştür:

a) Bu kelimenin manası, "Biz onların evleri için, gümüşten tavanlar ve onlar için de zinetler yapardık.." şeklindedir.

b) Kelamın takdiri, "Gümüşten ve zinetlerden, yani şeklindedir. Harf-i cer hazfedilince, mecrûr mansûb kılınmıştır.

Farklı Kıraat

Cenâb-ı Hakk'ın, "Bunların hepsi, dünya hayatının geçici metâından başka şeyler değildir" ayetine gelince, Asım ve Hamza, mîm'in şeddesi ile, lemmâ şeklinde okurlarken, diğer kıraat imamları şeddesiz olarak lemâ diye okumuşlardır. Hamza'nın bu ifadeyi şeddeli olarak lemma okumasına gelince, bu kelimeyi, bu okuyuşuyla illâ anlamına almaktadır. Nitekim Sîbeveyh, "yapsana!" manasında olmak üzere Arapların, "Allah aşkına senden, mutlaka yapmanı isterdim.." dediklerini nakletmiştir. Ki bu kıraati, Übeyy (radıyallahü anh)'in, şeklindeki kıraati de destekler. Bu kıraat, bu ayetteki (......)'nın, (......) anlamında olduğunu göstermektedir. Bu kelimeyi şeddesiz olarak okuyanların kıraatine gelince, Vahidî, "Bu kıraata göre, mâ zâiddir; kelamın takdiri, şeklindedir" demiştir. Ebu'l-Hasen de "Uygun olan, bunun şeddesiz kıraatidir. Çünkü, (......)'nın, anlamına geldiği, pek bilinen birşey değildir" demiştir. Kisâî'nin de, "Ben, bunun şeddeli olmasının izahını bilemiyorum.." dediği nakledilmiştir.

Dördüncü Mesele

Mu'tezile şöyle demektedir: "Bu ayet, onlara böyle davranması halinde, bu davranışın onları küfre sevkedeceği için, Allahü teâlâ'nın insanlara dünya nimetlerini vermediğine delâlet eder. Öyleyse bu demektir ki Allahü teâlâ'nın onlara bunu vermeyişinin sebebi, onları küfre götürmemektir. Yaptığımız bu izah şöyle birtakım hükümlerin çıkarılabileceğine delâlet eder:

1) Allahü teâlâ, o insanlara, kendilerini küfre sevkedecek şeyleri vermediğine göre, insanlarda küfrü de yaratmamıştır.

2) Lütuf fiillerinin, birtakım mazeretlerin ve bahanelerin kaldırılmasının yerine geçtiği sabittir. Binâenaleyh Allahü teâlâ, onların mazeret ve bahanelerini ortadan kaldırmak için bunu yapmadığına göre, bu, Cenâb-ı Hakk'ın, o insanlara verip lütfettiği o şeylerin, onları imana sevkedici olmasını gerektirir. Binâenaleyh ayet işte bu bakımdan, Allahü teâlâ'nın lütuf fiillerini yaratmasının vâcib olduğuna delâlet eder.

3) Bu ayet ile, Allahü teâlâ'nın yaptığı ve yapmadığı her şeyin, bir hikmet ve maslahattan ötürü olduğu anlaşılır. Bu ise, Allah'ın hüküm ve tüllerinin birtakım maslahat, maksad ve gayelere bağlı olduğuna delâlet eder.

İmdi eğer, "Cenâb-ı Hakk, kâfirlere nimet kapılarını açması halinde, bunun insanların küfürde toplanmalarına sebep olacağını; bu yüzden de, insanların imanda toplanmalarına sebep olması için, müslümanlara bunu vermediğini bildirmiştir" denilirse, biz (Mu'tezile) buna karşı deriz ki: Böyle olması halinde insanlar, dünyalık elde etmek maksadıyla İslâm ve imanda birleşmiş olurlardı. Böyle iman ise, münafıklara yakışır. Dolayısıyla en doğru olan, işin müslümanlara zorlaştırılmasıdır. Ki böylece İslâm'a giren herkes, İslâm'a, delillere dayandığı ve Allah'ın rızasını elde etmeye vesile olduğu için girmiş olur. Dolayısıyla da işte bundan ötürü mükâfaatı büyük olur.

Rahmandan Uzak Olanın Arkadaşı Şeytan

Daha sonra Cenâb-ı Hak, "Kim Rahman'ın zikrinden yüz çevirirse biz ona, şeytanı musallat ederiz." Artık bu, onun bir arkadaşıdır" buyurmuştur. Bununla Cenâb-ı Hak, dünya âfetlerine dikkatimizi çekmek istemiştir. Çünkü mal ve makam elde eden kimse, Allah'ın zikrine karşı kör gibi olmuş olur. Böyle olan kimse ise, sapan ve saptıran şeytanların arkadaşlarından, onlarla oturup kalkanlardan olmuş olur. İşte bu ayetin, kendisinden önceki ayetlerle münasebetinin izahı böyledir.

Keşşaf sahibi şöyle der: Ayetteki, fiili, şîn'ın fethasıyla da okunmuştur. Bu iki okuyuş arasındaki mana farkı şudur: İnsanın gözünde bir hastalık bulunduğunda, babı kullanılır. İnsan, gözünde bir hastalık olmadığı halde, sanki kör imiş gibi baktığında, babı kullanılır. Bunun bir benzeri de, topal olan kimsenin yürüyüşünün fiilinin; aslında topal olmadığı halde, topal gibi yürüyen kimsenin yürüyüşünün fiilinin kullanılmasıdır. Nitekim Hutay'e:

"Sen ne zaman ona gelirsen, onun ateşinin ışığına kör bakarsın" yani o ateşin büyüklüğünden ve ışığının yayıldığı alanın genişliğinden ötürü, gözün zayıfladığı için, kör gibi bakarsın" demiştir. Ayetteki bu fiil, (......) şeklinde de okunmuştur. Buna göre, ayetin başındaki men edatı, şart manasını ifade etmeyen bir ism-i mevsûl olmuş olur. Böyle okuyan kimse, ayetteki nukayyıd fiilini de, nukayyidu şeklinde ref ile okuyabilir. Şîn'ınfetha ile okunması halinde, ayetin manası, "Kim Rahman'ın zikrine, yani Kur'ân'a karşı kör olursa..." şeklinde olur.

Buradaki "zikir" kelimesine "Kur'ân" manasını verişimiz, "O (münafıklar) sağırlar, dilsizler ve körlerdir..." (Bakara, 18) ayetinden ötürüdür. Şîn'ın zammeyle okunması halinde ise, ayetin manası, "Kim Kur'ân'a karşı körlük taslarsa, yani "Bu Kur'ân'ın gerçek olduğunu bile bile, cahilce ve körce davranırsa..." şeklinde olur. Bu da, "Vicdanları buna tam bir kanaat hasıl ettiği halde zulm ve kibir ile yine bunları inkâr ettiler" (Neml, 13) ayetinin anlattığı manaya işaret etmektedir. Mukâtil: "Ayetteki, ifadesi, "Biz ona şeytanı ekleriz, böylece bunlar biribirlerinin ayrılmaz arkadaşları olurlar" manasındadır" demiştir.

Daha sonra Cenâb-ı Hak, "Şüphesiz ki bunlar, onları yoldan çıkarırlar" yani "şeytanlar o kimseleri, hak ve hidayet yolundan çıkarırlar" buyurmuştur. Buradaki "bunlar" ve "onlar" zamirleri, insanlar ve şeytanlar manasında olduğu için, cemî (çoğul) getirilmişlerdir. Çünkü "Kim Rahman'ın zikrinden yüz çevirirse..." ayetindeki lafızlar her nekadar müfred ise de, cemî manasındadırlar. "Onlar da kendilerinin hidayete erdirilmiş olduklarını zannederler" yani, "Şeytanlar kâfirleri yoldan çıkarırlar; kâfirler de kendilerinin hidayete ermiş olduklarını sanırlar." Demektir. Cenâb-ı Hak, yine müfred ifade ile, "Nihayet o bize geldiğinde..." buyurmuştur ki bu, "O kâfir bizim huzurumuza geldiğinde..." demektir. Fiil, (câânâ) şeklinde de okunmuştur ki bu, "Kâfir ve onu yoldan çıkaran şeytan bize geldiklerinde..." demektir. Rivayete göre kâfir, Kıyamet günü, kabrinden dirilip kalktığında, şeytanı onun elinden tutar, ondan ayrılmaz, böylece Cenâb-ı Hak ikisini birlikte cehenneme atar. İşte bu kâfirin, "Keşke seninle benim aramda, gün doğuşu ile gün batışı arası kadar uzaklık olsaydı" deyişinden anlaşılmaktadır. Bu, "Keşke benimle senin aranda, mümkün olan en büyük uzaklık bulunsaydı" demektir.

"İki Maşrik Arası" Tabiri

Alimler, (......) ifadesinin tefsirini şu değişik şekillerde yapmışlardır:

1) Ekseri âlimler, bu ifade ile, "doğu ile batı arasındaki uzaklık" manasının kastedildiğini; Arapların bir gelenek olarak, iki zıt şeyden birinin ismini diğeri yerine de kullandıklarını; nitekim Ferezdak'ın da, "güneş ve ay" manasında, "Onun iki kameri (ayı) ve doğan yıldızları bizimdir" dediğini; Arapların, "Küfe ve Basra" manasında Basratân (iki Basra); kuşluk ve ikindi vakti için, el-Asrân (iki ikindi); Hazret-i Ebû Bekir ile Hazret-i Ömer için, el-Ömerân ve su ile hurma için, el-Esvedân (iki siyah şey) dediklerini söylemişlerdir.

2) Astronomi bilginleri şöyle demişlerdir: "Doğudan batıya doğu olan hareket, Felek-i A'zamîn (en büyük feleğin) hareketidir. Batıdan doğuya doğru olan hareket ise, hem sabit yıldızların, hem de ay dışındaki gezegen yıldızlara eş olan feleklerin hareketleridir. Durum böyle olunca da, "doğu" ve "batı" ifadelerinden herbiri, izafî olarak (başka şeylere nisbetle), "doğu" ve "batı" olmuş olur. Böylece bu iki yönden herbiri için "doğru" (meşrık) kelimesinin kullanılmasının, mecaz değil hakikat olduğu anlaşılır."

3) Bu ifade, yaz mevsiminin doğusu ile, kış mevsiminin doğusu (yani güneşin doğuş noktası) manasına da alınmıştır. Bu iki nokta arasında da büyük bir uzaklık vardır. Bence bu, uzak bir ihtimaldir. Çünkü ayetteki bu ifadeden, mümkün olan en büyük uzaklık kastedilmiştir ki bu, ancak dahası bulunamayan bir uzaklıkta söz konusu olur. Halbuki güneşin yaz doğum noktası ile kış doğum noktası arasındaki uzaklık böyle değildir. Dolayısıyla ayeti bu manaya almak, doğru olmaz.

4) Biz, güneşin günlük hareketinin doğudan doğup, batıdan batması şeklinde olduğunu gözümüzle görüyoruz. Hilâl ise, aybaşında, batı tarafında gözükür ve sonra yavaş yavaş doğuya kayar ki bu da, ayın hareketinin doğusunun (yani doğuş yerinin) batı tarafı olduğunu gösterir. Bunun böyle olduğu sabit olduğuna göre, "doğu" denen taraf, güneşin doğusu, fakat ayın batısı; "batı" da, ayın doğusu, fakat güneşin batısı olmuş olur. Bu durumda da, "doğu" ve "batı" için, meşrikayn (iki doğu) denmesi doğru olur. Yaptığım bu izah belki de, ayetin lafzına uygun ve maksadına mutabık olma açısından, doğruya diğerlerinden daha yakındır. Allah en iyi bilendir.

Şeytan Ne Kötü Arkadaş!

Daha sonra Cenâb-ı Hak "(Sen) ne kötü arkadaşmışsın" (der)" buyurmuştur. Yani kâfir o şeytana, "Keşke seninle benim aramda, gün doğuşu ile, gün batışı arası kadar (iki doğu arası kadar) uzaklık olsaydı. Sen ne kötü arkadaşmışsın meğer" der. Bu, ayetin lafızlarının tefsiriyle ilgili husustur. Ama bu sözün maksadı, dünyanın önemsizliğini ve mal ile makamdaki büyük zararları anlatmaktadır. Bu böyledir. Çünkü mal çokluğu ve makam büyüklüğü, insanı Rahman'ı zikretmekten, Allah'ın Kur'ân'ını mütalaa etmekten kör gibi yapar. Böyle olan ise şeytanlarla oturup kalkan kimse olmuş olur. Şeytanlarla oturup kalkan da, hak ve hidayet yolunu şaşırmış ve kaybeder. Böylece de hem dünyada, hem âhirette şeytanların yâr ve yaranı olmuş olur. Şeytanlarla oturup kalkmak ise, kâfirin "Keşke seninle benim aramda, gün doğuşu ile, gün batışı arası kadar (iki doğu arası kadar) uzaklık olsaydı. Sen ne kötü arkadaşmışsın!" şeklindeki sözünden ötürü Kıyamet gününde, alabildiğine büyük bir zarar sebebidir. Anlattıklarımız ile, mal ve makam çokluğunun, hem dinî hem de dünyevî bakımdan, büyük bir noksanlık ve mahrumiyete sebep olduğu sabit olur. Bu sabit olunca da, "Bu Kur'ân, iki şehrin birindeki büyük (ve zengin) bir adama indirilmeli değil miydi?" (Zuhruf, 31) diyenlerin, fasit bir söz söyleyip, bâtıl bir şüphe ortaya attıkları ortaya çıkar.

Azapta Beraberlik Fayda Vermez

Daha sonra Cenâb-ı Hak "(Bütün temenni ve pişmanlığınız) bugün size asla fayda vermez. Çünkü zulmettiniz. Muhakkak siz de, azabta ortaklarsınız" buyurmuştur. Ayetteki fö ve cümlesi, fail olarak mahallen merfû olup, "Size o gün, azabta ortak olmanız da fayda vermeyecektir" manasındadır. Bunun bu şekilde ifade edilmesinin sebebi, insanların, "Musibet (belâ) herkese geldiğinde, normal olur (yani insana fazla ağır gelmez)" demelerinden ötürüdür. Nitekim, Hansa bu manada şöyle der:

"Şayet, etrafımda kardeşlerine ağlayanların o kalabalık ve çoklukları olmasaydı, derdimden dolayı kendimi öldürecektim. Fakat ne var ki, ben de herkese uyarak, ondan yana nefse taziyede bulunuyorum". Binâenaleyh Allahü teâlâ, bu azabta müşterek oluşlarının, dünyada olduğu gibi, bir rahatlama (bir kolay geliş) sebebi olamayacağını ve bunun şundan dolayı olduğunu beyan buyurmuştur:

a) Bu azab, çok çetindir. Dolayısıyla onların herbirinin kendi derdine düşmesi, diğerinin durumunu görmelerine fırsat vermez. Dolayısıyla da bu azabta ortak oluş, bir hafifleme ve rahatlama (teselli) sebebi olamaz.

b) Başlarına aynı belâ ve musibet gelen kimselerden herbiri (dünyada), biribirine ellerinden geldiğince yardımda bulunur. Böylece de bir tür rahatlama meydana gelir. Bu husus, Kıyamet günü imkânsızdır.

c) İnsanın, eş ve ahbabı ile oturup kalkması, pek çok yönden teselliyi ifade eder. İşte bundan dolayı Allahü teâlâ, şeytan her nekadar kâfir için de bir eş ve dost ise de, onunla oturup kalkmanın Kıyamette bir teselli ve cezayı hafifletme vasıtası olmayacağını beyân buyurmuştur. İbn Mücâhid'in kitabında, İbn Âmir'in, elifin kesresi ile inneküm; diğer kıraat imamlarının ise, elifin fethasıyla enneküm şeklinde okudukları yazılmıştır. Allah en iyi bilendir.

Risâletin Doğru Yolu

39 ﴿