45

"Artık (Resulüm), o sağırlara sen mi duyuracaksın, yahut o körlere, o apaçık bir dalalette bulunan kimselere sen mi yol göstereceksin! Eğer seni kesin olarak vefat ettirsek, şüphe yok ki onlardan biz intikam alırız, yahut vaadettiğimiz (azabı), behemehal onlara gösteririz. Çünkü biz, onların üstünde iktidar sahipleriyiz. Binâenaleyh sen, sana vahyolunana kuvvetle sarıl. Muhakkak ki sen, dosdoğru bir yol üzerindesin. Şüphesiz o Kur'ân senin için de, kavmin için de bir zikir (hatırlatma)dır. Siz ondan sorumlu olacaksınız. Senden evvel gönderdiğimiz peygamberlere, biz o Rahmân'dan başka tapılacak tanrılar yapmış mıyız bir sor".

İnatçı Müşriklerin Körlüğü

Bil ki Allahü teâlâ, önceki ayette onları kör gibi davranan kimseler olarak niteleyince, bu ayette de sağırlar ve körler olarak nitelemiştir. Bu ne güzel bir sıralamadır. Çünkü insan, ilk defa dünyayı elde etme çabasına girdiğinde, tıpkı gözünde hafif bir pus meydana gelmiş gibi olur. Sonra her nezaman bu işlerle iştigali artarsa, maddeye olan meyli de o nisbette çoğalır, manevî şeylerden yüz çevirişi doruk noktasına ulaşır. Çünkü aklî ilimlerde şöyle bir kural vardır: Birşeyi çokça yapmak, insanda o hususta köksalmış birtakım melekelerin oluşmasına sebep olur. Böylece bu İnsan, o hafif pustan, kör gibi bakmaya geçer. Aynı hali günlerce devam ettirdiğinde de, kör gibi olma durumundan, bizzat körlüğe geçer. Binâenaleyh ayetteki tertib, yakinî ve aklî delillerle sabit olan şeye uygun ne güzel bir sıralamadır. Rivayet olunduğuna göre, Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem), kavmini dine çağırmaya gayret gösteriyor, ama onlar bundan dolayı küfürde ısrara kesin olarak karar veriyor ve azgınlıklarını sonuna kadar sürdürme niyeti içine giriyorlardı. İşte bunun üzerine Cenâb-ı Hak, "Artık (Resulüm), o sağırlara sen mi duyuracaksın, yahut o körlere sen mi yol göstereceksin?" buyurmuştur. Bu, "Onlar senden ve senin dininden öylesine nefret etmişlerdir ki, sen onlara Kur'ân'ı duyurmaya çatıştığında âdeta sağır gibi, mucizelerini gösterdiğinde de sanki kör gibi olu verdiler" demektir. Cenâb-ı Allah, bunun peşisıra, onların sağırlıklarının ve körlüklerinin, ancak apaçık bir sapıklık içinde bulunmalarından ötürü olduğunu bildirmiştir.

Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'i Teselli

Allahü teâlâ, Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'in davetinin, onların kalplerine müessir olmadığını anlatınca, "Eğer seni kesin olarak alıp götürürsek, yani onların başına o belâ gelmezden önce seni öldürür, içlerinden alırsak, "şüphe yok ki (senden sonra) onlardan biz intikam alırız" buyurmuştur. Yahut da bu ifade, "Sana senin hayatında, onlara vaadettiğimiz zillet ve öldürülmeyi göstereceğiz. Çünkü biz bunu yapmaya muktediriz" demektir. Bil ki, bu söz, Hak teâlâ'nın, Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'i alabildiğine teselli ettiğini göstermektedir. Çünkü Allahü teâlâ, Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'in davetinin onlarda tesirli olmadığını beyân buyurmuştur. Ümit kesmek, iki rahatlıktan biridir. Hak teâlâ bunun peşisıra da, onlardan, Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'in intikamını, o hayatta iken veya öldükten sonra olacağını belirtmiştir ki, bu da bir teselli vesilesidir.

Cenâb-ı Allah daha sonra, Hazret-i Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)'e, emirlerine sımsıkı sarılmasını ferman buyurarak, "Haydi sen, bunun hak olduğuna inanarak ve gereğince amel ederek, sana vahyolunana kuvvetle sarıl." Çünkü bu, ancak dinde sapanların saptığı dosdoğru bir yoldur" demiştir. Cenâb-ı Hak, dinî menfaatler hususunda dine sarılmanın tesirini beyan edince, dünyevî menfaatler hususunda bunun tesirini de anlatarak, "Şüphesiz o Kur'ân, senin için de kavmin için de bir zikirdir" yani "Bu, hem senin için, hem de, "Allah'ın bu büyük kitabı indirdiği kişi, falan soy ve kabiledendir" denileceği için, kavmin için büyük bir şereftir" buyurmuştur. Bil ki bu ayet, insanın mutlaka güzel övgü ve iyi nam bırakmaya rağbet göstermesi gerektiğine delâlet eder. Eğer iyi nâm, teşvik edilen bir husus olmasaydı, Cenâb-ı Hak, "Şüphesiz bu Kur'ân, senin için de kavmin için de bir zikirdir (şereftir)" demek suretiyle, bunu Hazret-i Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)'e bir nimet olarak zikretmezdi; Hazret-i İbrahim (aleyhisselâm) de, "Benden sonraki (insanlar) arasında, benim için güzel bir nâm bırak" (Şuara, 84) diye duâ ederek bunu istemezdi. Bir de güzel nâm, şerefle geçirilmiş bir hayatın yerini tutar, hatta böylesi bir hayattan daha üstündür. Çünkü hayatın tesiri, ancak o insanın bulunduğu yerde olur. Ama güzel nâmın iz ve tesirleri, her yerde ve her zamanda görülür.

Sorgu

Allahü teâlâ sonra da "Siz ondan sorumlu olacaksınız" buyurmuştur. Bu hususta şu izahlar yapılmıştır:

1) Kelbî, "Bu, "Bizim size, bu gûzet nâmı in'âmımızın şükrünü yerine getirip-getirmediğiniz sorulacak" manasındadır.." derken,

2) Mukatil, "Bununla, "Kim yalan söylerse, niçin yalan söylediği sorulacak ve bu soru, onu azarlamak ve utandırmak için sorutacak" manası kastedilmiştir.

3) Bu, "Sizler, mükellef olduğunuz şeyleri yerine getirip-getirmediğinizden hesaba çekileceksiniz" demektir.

Bil ki kâfirlerin, Hazret-i Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)'in peygamberliğini inkâr edip, ona buğzetmeleri hususundaki en kuvvetli sebep, onun putperestliği yadırgaması ve kabullenmemesidir. Bundan dolayı Cenâb-ı Hak, putlara ibadeti yadırgamanın, sadece onun dininin özelliklerinden olmayıp, bütün peygamberlerin de, putperestliği yadırgamada müttefik olduklarını beyân ederek, "Senden evvel gönderdiğimiz peygamberlere, biz o Rahman 'dan başka tapılacak tanrılar yapmış mıyız bir sor?" buyurmuştur. Bu ifâdeyle ilgili şu görüşler ileri sürülmüştür:

Birinci Görüş: Bu, "Ehli kitabîn, Tevrat ve İncil'e mensup olmuşlardan mü'minlerine sor, onlar sana, hiçbir peygamberin dininde putlara tapmanın yer almadığını söyleyeceklerdir. Binâenaleyh bu husus bütün peygamberlerin ittifak ettiği bir husus olduğuna göre, müşriklerin bunu, Hazret-i Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)'e bir buğz sebebi kılmamaları gerekir" demektir.

İkinci Görüş: Atâ, İbn Abbas (radıyallahü anh)'ın şöyle dediğini rivayet etmiştir: "Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) Miraç için Mescid-i Aksâ'ya götürülünce, Allahü teâlâ, Hazret-i Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem) için, Hazret-i Adem (aleyhisselâm)'i ve zürriyetinden gelen bütün peygamberleri diriltti. Cebrail (aleyhisselâm) ezan okudu, sonra da kamet getirdi, "Ey Muhammed, öne geç ve onlara namaz kıldır.." dedi. Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) namazı bitirince, Cebrail (aleyhisselâm) ona, "Ey Muhammed, "Senden evvel gönderilen peygamberlere, o Rahman'dan başka tapılacak tanrılar yapılmış mı sor?" dedi. Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) de, "Hiçbirşey sormuyorum, çünkü bunda şüphem yok" cevabını verdi.

"Sor" Burada "Araştır, Düşün" Manasınadır

Üçüncü Görüş: Sorma mümkün olmayan bir hususta, "sor" demek ile, "Bak, araştır, istidlalde bulun" manası kastedilir ki, bu tıpkı bir kimsenin, "Yeryüzüne, "nehirlerini kimin kazdığını, ağaçlarını kimin diktiğini ve meyvelerini kimin topladığını sor. Eğer o sana diliyle cevap vermezse bile, lisan-ı haliyle cevap verir" demesi gibidir. İşte burada, Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'in, kendinden önce geçmiş peygamberlere birseyler sorması (aklen) imkânsızdır. Dolayısıyla bu ifade, "Bu meseleyi aklınla araştır, anlayışınla İncele.." manasınadır. Allah en iyi bilendir.

Tebliğ Karşısında: Firavun

45 ﴿