56

"Andolsun ki biz, Musa'yı da ayetlerimizle, Firavun'a ve idare kadrosuna peygamber olarak gönderdik de, o, "Ben âlemlerin Rabbinin elçisiyim" dedi. Fakat onlara ayetlerimiz gelince, bir de ne görsünler; onlar bunlara gülüyorlar. Biz onlara herhangi bir ayet gösterdiğimizde bu mutlaka öbürlerinden daha büyük olurdu. Onlar belki dönerler diye azab ile yakaladık. Dediler ki: "Ey sihir yapan, bizim için, Rabbine, sana vaat ettiği şekilde dua et. Muhakkak ki (o zaman) doğru yola kavuşturuluruz". Fakat biz onlardan azabı giderince, bir de bakarsın ki, verdikleri sözü bozmuşlar! Firavun, kavmi içinde haykırdı ve "Ey kavmim, Mısır mülkü ve altımda akan şu ırmaklar benim değil mi? Hâlâ gözünüzü açmayacak mısınız? Yoksa ben, o (Musa'dan) hayırlı değil miyim? O, değersizdir. Neredeyse meramını bile ifade edemiyor, öyle ya onun üstüne altın bilezikler atılmalı, yahut beraberinde, peşpeşe gelen ve (onu tasdik eden) melekler bulunmalı değil miydi?" dedi. Böylece kavmini küçümsedi. Onlar da ona itaat ettiler. Doğrusu, onlar fâşıklar güruhu idiler. Nihayet onlar bizi gazablandınnca, onlardan intikam aldık ve hepsini suda boğduk. Onları, bu halleriyle sonradan gelen ümmetler için ibret verici bir selef ve bir misal yaptık".

Bu ayetlerle ilgili birkaç mesele var:

Birinci Mesele

Bil ki burada, Hazret-i Musa (aleyhisselâm) ile Firavun kıssasının yeniden ele alınmasının maksadı, daha önce geçen o sözü anlatmaktır. Çünkü Kureyş kâfirleri, Hazret-i Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)'in peygamberliğini, fakir olması ve malı-makamı olmaması sebebiyle tenkid etmişlerdi. İşte bundan dolayı Cenâb-ı Hak, doğru oluşunda hiçbir akıllının şüphe etmeyeceği o net ve kesin mucizeleri Hazret-i Musa (aleyhisselâm)'ya verdikten sonra, tıpkı Kureyş kâfirlerinin ileri sürdüğü şüpheleri Firavun'un da ona karşı ileri sürdüğünü ve "Ben malı çok ve makamı yüksek bir zenginim. Baksanıza, Mısır'ın padişahı benim. Şu çaylar ve nehirler, ayaklarımın altından akıyor. Musa (aleyhisselâm) ise, fakirdir, önemsiz kişidir. Üstelik dili kekemedir, meramını ifade edemez. Fakir olan, nasıl Allah tarafından, zengin ve büyük bir hükümdara elçi olarak gönderilmiş olabilir?" dediğini belirtmiştir. Böylece Firavun'un ileri sürdüğü bu şüphenin, Mekke kâfirlerinin ileri sürdüğü, "Bu Kur'ân, iki şehrin (Mekke ve Tâifin) birindeki büyük bir adama indirilmeli değil miydi?" (Zuhruf. 31) şeklindeki iddialarının aynısı olduğu görülür. Bu şüpheyi Firavun, Hazret-i Musa (aleyhisselâm)'ya karşı ileri sürmüştür.

Resule Karşı Çıkmak Nafile

Cenâb-ı Hak, "Daha sonra onlardan intikam aldık ve hepsini suda boğduk" buyurmuştur. Allahü teâlâ'nın burada da kıssayı anlatmasının maksadı, şu iki hususu ortaya koymaktır:

1) Kâfir ve câhil kimseler, hep bu tutarsız iddia ve çarpık şüphe ile peygamberlere karşı çıkmışlardır. Dolayısıyla buna iltifat edilmez ve buna aldırış edilmez.

2) Firavun, dünyada eriştiği bunca güce ve kudrete rağmen, ezilmiş ve yerle bir edilmiştir. Binâenaleyh senin düşmanlarının durumu da böyle olacaktır. Böylece, bu kıssanın burada yeniden anlatılışının maksadının, daha evvel geçtiği yerdeki maksadın aynısı olmadığı; aksine burada, bununla müşriklerin o şüphelerine cevap verme maksadı güdüldüğü anlaşılır. Demek ki kıssa burada tekrar edilmiş değildir. Bu, güzel inceliklerden birisidir. Allah en iyi bilendir.

İkinci Mesele

Bu, ayetin lafızlarının tefsiriyle ilgilidir. Allahü teâlâ, Hazret-i Musa'yı ayetleriyle, yani ona verdiği mucizelerle, Firavuna ve Firavun'un idare kadrosuna gönderdiğini; böylece Hazret-i Musa (aleyhisselâm)'nın, "Ben, âlemlerin Rabbinin elçisiyim" dediğini, onlara bu mucizeleri getirince, onların bu mucizelere güldüklerini bildirmiştir.

Denildiğine göre, Hazret-i Musa (aleyhisselâm) asasını atınca, o bir ejderhâ oluverip, onu eline alınca da, yine asâ olunca, onlar güldüler. Yine Hazret-i Musa (aleyhisselâm) onlara elini, yed-i beyzâ (parıl parıl parlayan bir el) olarak gösterip, sonra eski haline çevirince, gülü verdiler. Eğer edatına, "sürpriz durum, ansızın olma" manasını ifade eden,ile nasıl cevap verilebilmiştir?" denilirse, biz deriz ki: Bu müfâcee (sürpriz) bildiren fiil ile birlikte, mukadder (mahzûf) bir şey vardır. Buna göre sanki, "o, ayetlerimizi onlara getirdiğinde, tam güldükleri sırada susup kaldılar" denilmektedir.

Birbirinden Büyük Mucizeler

Daha sonra Cenâb-ı Hak, "Siz onlara herhangi bir ayet getirdiğimizde, bu mutlaka öbürlerinden daha büyük olurdu..." buyurmuştur. Buna göre şayet, "Bu ifadenin zahiri, bunlardan herbirinin diğerinden daha üstün olduğunu göstermektedir; oysa ki bu, imkânsızdır" denilirse biz deriz ki, bu şeylerden her birinin, fazilet bakımından doruk noktada bulunduklarını ifade etme hususunu iyice anlatmak kastedildiğinde, insanlar arasında o mucizelere bakıp da, "Bu, berikinden daha üstündür" denildiğinde, ikinci şahsın, "Hayır, ikincisi daha üstündür"; üçüncüsünün, "Hayır, üçüncüsü daha üstündür!" diyebileceklerin bulunması anlamında olmak üzere, bu söz zikredilmiş olabilir. Bu durumda bu şeylerden her biri hakkında, "Bu, berikisinden daha üstündür" ifadesi kullanılmış olur.

Dönüş Ümidiyle Cezalandırma

Daha sonra Cenâb-ı Hak, "Onları, belki dönerler yani küfürden imana dönerler diye, azab ile yakaladık" buyurmuştur. Mu'tezile şöyle der: "Bu ayet, Allahü teâlâ'nın, herkesin iman etmesini istediğine ve bu kesin mucizeleri, küfürden imana dönmelerini istediği için göstermiş olduğuna delâlet eder." Müfessirler, ayetteki, "azâb" kelimesine, Allahü teâlâ'nın, tufan, çekirge, bit, kurbağa istilâsı, kan ve biçim değiştirme... gibi, onlara musallat kıldığı şeyler kastedilmiştir, demişlerdir.

Hazret-i Musa (aleyhisselâm)'ya "Büyücü!" Hitabı

Daha sonra Cenâb-ı Hak, "Dediler ki: "Ey büyücü, bizim için Rabbine sana vaadettiği şekilde dua et. Muhakkak biz (o zaman) doğru yola kavuşturuluruz" buyurmuştur. Buna göre şayet, "Onlar bir yandan, "Muhakkak biz (o zaman) doğru yola kavuşturuluruz." derlerken, daha nasıl, Hazret-i Musa (aleyhisselâm)'ya, "Ey büyücü.,." diyebilmişlerdir?" denilirse, biz deriz ki: Bu hususta şu izahlar yapılabilir:

a) Onlar, mahir, alim ve bilgin bir kimseye, sihirbaz diyebiliyorlardı. Çünkü onlar, sihiri, gözlerinde çok büyütmüşlerdi. Ki bu tıpkı, zamanımızda, kâmil ve ileri derecedeki bir âlim hakkında, "O, adeta büyüledi..." denilmesi gibidir.

b) Bu ifâde, insanların iddiasına ve Firavun'un kavmince inanıldığı şekilde söylenmiş bir ifade olup, tıpkı başka bir ayetteki "(kendi iddian ve inancına göre), kendisine zikrin indirildiği şahıs! "Muhakkak ki sen, mecnûnsun" ifadesi gibidir.

c) Onların, şeklindeki sözleri, aksine karar vermiş ve inanmış oldukları halde söylenmiş bir sözdür. Baksana, Cenâb-ı Hak, "Fakat biz onlardan azabı giderince, bir de bakarsın ki, verdikleri sözü bozmuşlar..." buyurmuştur. Binâenaleyh, onların, o kelamı sihir diye nitelemeleri, "Onların, biz hidayete erdirilmişleriz..." şeklindeki sözlerine ters düşmez. Daha sonra Cenâb-ı Hak, onlardan o azabı giderince, onların o ahdi bozduklarını da beyân etmiştir.

Firavun'un Kavmine Hitabı

Cenâb-ı Hak, Firavun'un, Musa (aleyhisselâm)'ya olan davranışını nakledince, kavmine karşı olan davranışını da naklederek, "Firavun, kavmi içinde haykırdı..." buyurmuştur. Ki bu, Firavun bu şekilde haykırdı ve "Ey kavmim, Mısır mülkü ve altımdan akan şu ırmaklar, yani Nil'den, kollar halinde akıttığımız şu çaylar benim değil mi?" dedi. Bu nehirlerin büyükleri dört tane olup, bunlar Melik Nehri, Tolon Nehri, Dimyat ve Tınnîs nehirleridir. Bu nehirlerin, onun köşkünün altından aktığı söylenmiştir. Sözün özü şudur: Firavun, malının çokluğu ve makamının kuvvetli oluşu ile, kendisinin üstünlüğüne istidlalde bulunmuş ve "... Yoksa ben, o (Musa'dan) hayırlı değil miyim? O, değersizdir. Neredeyse meramım bile ifâde edemiyor.." Firavun, Cay "değersiz" sözü ile, Hazret-i Musa (aleyhisselâm)'nın fakir oluşunu, durumunun ve hâlinin zayıflığını; ifadesiyle de, dilindeki peltekliği kastetmiştir. Alimler, bu ifadenin başındaki fi edatının hangi manaya geldiği hususunda ihtilaf etmişlerdir: Bu cümleden olarak Ebû Ubeyde, bu ifadenin mecazî manasının, "Hayır, doğrusu ben daha hayırlıyım.." şeklinde olduğunu söylemiştir. Buna göre önceki söz, "Halâ gözünüzü açmayacak mısınız?" sözünün sonunda tamamlanmış; daha sonra da, söze yeniden başlanarak (......) anlamında (......) denilmiştir. Diğerleri ise, buradaki edatının "muttasıl" olduğunu, çünkü takdirin, "gözünüzü açmayacak mısınız, yoksa açacak mısınız?" şeklinde olduğunu; ancak ne var ki, ifadesinin yerinde getirildiğini; zira, Arapların bir kimseye, "Sen hayırlısın" dediklerinde, bundan, o kimsenin yanında basiretli kimselerin bulunduğunun anlaşıldığını söylerlerken, bir üçüncü grup da, ilgili sözün, sözünün sonunda tamamlandığını, ifadesiyle ise, yeni bir söze başlandığını; zira ifâdenin takdirinin, "Gözünüzü açmayacak mısınız, yoksa açacak mısınız?" şeklinde olduğunu; ancak ne var ki, sadece lafzının zikreditmesiyle yetinildiğini ve bunun, senin tıpkı bir başkasına, "bilecek misin, yoksa yemeyecek misin?" anlamında olmak üzere, "Yiyecek misin, yoksa?!.." demen gibi olduğunu, kısaltma yapmak için, sadece (......) kelimesini zikretmekle yetindiğini; ayette de, işte böyle olduğunu söylemişlerdir.

İfadesinin Düzgünlüğü

Buna göre şayet, "Hazret-i Musa (aleyhisselâm), "Dilimden de düğümü çöz ki, sözümü İyi anlasınlar.. "(taha,27-28) diyerek, Cenâb-ı Hakk'tan, dilindeki o peltekliği gidermesini istememiş midir? Allah bunu ona verdiğini, "Ey Musa, istediğin sana verilmiştir.." crahâ, 36) sözüyle belirtmemiş midir? Dolayısıyla, Firavun daha ne hakla, bu pelteklikten dolayı onu ayıplayıp kınıyor?!." denilirse, buna şu iki bakımdan cevap verebiliriz:

a) Firavun, sözüyle, "O, iddia ettiği şeyde doğru olduğuna dair delilini bile, neredeyse açıklayamıyor..." manasını kastetmiştir; yoksa, "o, konuşamıyor, söz söyleyemiyor.." manasını kastetmemiştir.

b) Firavun, Hazret-i Musa (aleyhisselâm)'yı önceki haline bakarak ayıplamıştır. Çünkü, Hazret-i Musa (aleyhisselâm), dilinde böyle bir tutukluk olduğu halde, Firavunun yanında uzun zaman kalmıştır. Firavun, Hazret-i Musa (aleyhisselâm)'yı, daha önce bildiği peltekliğe müsbet etmiştir. Zira Firavun, Allah'ın, bu kusuru ondan izâle ettiğini bilmiyordu..

Daha sonra Cenâb-ı Hak, "Öyle ya, onun üstüne altın bilezikler atılmalı.,. değil miydi?" buyurmuştur. Bu ifadeyle, şu kastedilmiştir: O kavmin örfü şu idi: Onlar birisini lider ve reis yaptıklarında, onu altın bilezikler ve gümüş halkalarla süslerlerdi. Firavun da, Musa (aleyhisselâm)'dan, işte böylesi bir durum talep etmiş ve bunu görmeyi arzulamıştır.

Kıraat imamları, ayetteki (......) kelimesinin okunuşu hususunda ihtilâf etmişlerdir. Bir kısmı esvire, diğerleri esâvire şeklinde okumuşlardır. O halde esvire, sivâr kelimesinin çoğulu olup, "cem-i kıllet" veznidir. Bu tıpkı, senin (eşekler) (kargalar) demen gibidir. Bunu, esâvire okuyanlara gelince, bu, esâvir kelimesinin, isvar kelimesinin çoğulu olmasından dolayıdır. Bu da, bilezik anlamına gelmektedir. O halde, (......) kelimesindeki tâ, (......) kelimesindeki yâ'dan bedel tutulmuş olup, bu tıpkı, (lider, papaz - liderler.,) (zındıklar) ve (......) kelimeleri gibidir. Böylece, (......) kelimesi, (......) kelimesinin çoğulu olmuş olur..

Sözün özü şu tek noktaya varıp dayanır: Bu da, Firavunun, "Ben mal ve makamca daha ileriyim; binâenaleyh, benim ondan daha üstün olmam gerekir. Dolayısıyla, Musa'nın Allah'ın elçisi olması imkânsızdır. Zira, nübüvvet makamı, hizmet edilmeyi gerektirir. Şerefli olansa, bayağı olana nasıl hizmet edebilir?!" demiş olmasıdır. Sonra, bu yanlış mukaddime, yani, "mal ve makamca ileri olan daha üstün olur.." şeklindeki söz, Mekke müşriklerinin, "Şu Kur'ân, iki memleketin birindeki büyük bir adama indirilmeli değil miydi?" (Zuhruf. 31) şeklindeki sözlerinde kendisine tutundukları mukaddimenin bizzat aynısıdır. Daha sonra Firavun, "... yahut beraberinde, peşpeşe gelen (ve onu tasdik eden) melekler bulunmalı değil miydi?" demiştir. Ayetteki (......) kelimesiyle manasının kastedilmiş olması ve bu ifadenin senin, "Onu ona yaklaştırdım, o da yaklaştı" şeklindeki sözünden iştikak etmiş olması muhtemel olduğu gibi, Arapların "Birbirlerine yaklaştılar" şeklindeki sözlerinden de iştikak etmiş olması mümkündür. Zeccâc, bu ifadenin de, onun nübüvvetinin doğruluğunu teyit etmiş olurlar.." şeklinde olduğunu söylemiştir.

Halka Kendini Empozesi

Daha sonra Cenâb-ı Hak, "Böylece kavmini küçümsedi. Onlar da ona İtaat etti.." buyurmuştur ki, bu, "Firavun, kavminden Hazret-i Musa'nın kendilerine emrettiği şeyleri hafife almalarını ona aldırmamalarını istedi de, onlar da ona uydular, Firavuna itaat ettiler. Zira onlar, "fâsık bir topluluk idiler." Çünkü onlar, bu fâsık câhile itaat etmiş, onun sözünü dinlemişlerdi.

Firavun'un Cezalandırılması

Daha sonra Cenâb-ı Hak, "Nihayet onlar bizi gazablandırınca, onlardan intikam aldık.." buyurmuştur. Anlatıldığına göre İbn Cüreyc, bir şeye kızmış ve kendisine, "Ey Ebû Hâlid, sen de öfkelenir misin?.." denildiğinde, o, "Sabırları, vakarı ve ağırbaşlılığı yaratan (Allah) da öfkelenmiştir. Zira Allah, "Nihayet onlar bizi gazaplandırmca.." buyurmuştur" dedi. Bil ki, gerek "öfkelenme" gerekse "intikam alma" ifadelerinin Allah hakkında kullanılması imkânsız olan şeylerdendir. Bu demektir ki, bu iki ifadeden herbiri, kendileri hakkında te'vîle başvurulması gerekli olan müteşabih lafızlardandır. Allah hakkında "öfke"nin kullanılması, "cezalandırmayı dilemesi"; "intikam" ise, geçmiş bir suçtan dolayı, cezalandırmayı istemesi anlamındadır.

Selef

Daha sonra Cenâb-ı Hak, "Onları, bu halleriyle sonradan gelen ümmetler için, ibret verici bir selef ve bir misal yaptık.." buyurmuştur. Selef, amel-i salih, ya da güzel borç gibi, daha önce yapmış olduğun her şeye denilir. Yine "selef", "gelmiş geçmiş atalar, akrabalar" demek olup, müfredi "sâlifun"dur. Tufeylin, kavmine ağıt yakarken söylediği şu beyit de bu anlamdadır:

"Onlar, en doğru ve müstakim yol üzere oldukları inancı üzere, atalarımız olarak gelip geçtiler.. Zamanın, insanların başına getirdiği musibetler ise, (bazan) her şeyi altüst eder."

Bu izaha göre Ferrâ ve Zeccâc, "Sonrakiler, sayesinde öğüt alsınlar diye, onları önce geçenler kıldık. Yani, "Biz onları, ümmet-i Muhammed'in kâfirleri için bir selef kıldık..." demektir" demişlerdir. Kıraat imamlarının ekserisi, fetha ile, (selefen) şeklinde okumuşlardır ki, bu, daha önce söylediğimiz gibi, sâlif kelimesinin çoğuludur. Hamza ve Kisai ise lâm'ın ve sîn'in dammesiyle, sülüfen diye okumuşlardır. Bu da, selef kelimesinin çoğuludur. Leys, Arapların, "önce geçmiş, yaşamış" anlamında olmak üzere, lâm harfinin dammesiyle (......) kelimesini kullandıklarını söylemişlerdir.

Mesel

Cenâb-ı Hak, "ve bir misal yaptık" buyurmuştur ki, O, bununla, "Onlardan sonra gelenler için bir öğüt, bir ayet ve bir ibret vesilesi..." manasını murad etmiştir. Ebû Ali el-Farisî şöyle der: "Buradaki mesel kelimesi, kendisinden çoğul manasının kastedildiği tekil bir kelimedir. İşte bundan dolayı, selefen kelimesine atfedilebilmiştir. Mesel kelimesinden, birden fazla sayıdaki şeylerin kastedilebileceğinin delili ise, Cenâb-ı Hakk'ın, "Allah şöyle bir mesel irâd etti: Hiçbir şeye gücü yetmeyen memlûk bir kul, bir de (hür) bir zat ki, kendisine tarafımızdan güzel bir rızk nasip etmişizde (...)"(Nahl, 75) ayetidir. Çünkü Cenâb-ı Hak, buradaki "mesel" kaimesinin muktezasına, iki şeyi sokmuştur. Allah en iyisini bilendir.

Hazret-i İsa (aleyhisselâm) ve Müşrikler

56 ﴿