|
62"Meryem oğlu bir misâl olarak (öne) atılınca, hemen senin kavmin bundan, yüz çevirirler. Dediler ki: "Bizim tanrılarımız mı iyi, yoksa o mu?" Bunu sana, bir mücadeleden başka bir (maksatla) irâd etmediler. Daha doğrusu onlar, çok düşman bir topluluktur. O, İsrailoğullarına bir misal yaptığımız bir kuldan başka bir şey değildi. Eğer biz dileseydik, sizin yerinize, yeryüzünde yerinizi alacak melekler yaratırdık. Şüphe yok ki, o, saatin ilmidir. Artık buna karşı, sakın şüpheye düşmeyin. Bana tâbi olun. Bu, doğru bir yoldur. Sakın sizi şeytan çevirmesin. Çünkü o, gerçekten sizin apaçık bir düşmanmızdır". Ayetlerle ilgili birkaç mesele vardır: Bil ki Allahü teâlâ bu sûrede, o müşriklerin pekçok çeşitli küfürlerinden bahsetmiş ve onlara pekçok yönden cevap vermiştir. Onların küfürleri şunlardır: 1) "Kullarından kimi O'na bir cüz isnat ettiler" (Zuhruf, 15) ayetinin ifade ettiği husus. 2) "Onlar, Rahman'ın bizzat kulları olan melekleri de dişiler yaptılar..." (Zuhruf, 19) ayetinin ifade ettiği husus.. 3) "Eğer Rahman dileseydi, biz bunlara tapmazdık"(Zuhruf, 20) ayetinin ifade ettiği husus.. 4) "Şu, Kur'ân, iki şehrin birindeki büyük bir adama indirilmeli değil miydi?.." (zuhruf, 31) ayetinin ifade ettiği husus. 5) Tefsirini yapmakta olduğumuz bu ayet (Zuhruf, 57)... Ayetin lafzı, sadece, Meryem oğlu bir misâl olarak getirilince, o kavmin bağırıp çağırmaya, gürültü yapmaya taşladıklarına delâlet ediyor. Ama, bu misâlin nasıl olduğu, hangi şey hakkında olduğuna gelince, ayetin lafzı buna delâlet etmemektedir. Müfessirler bu hususta şunları ileri sürmüşlerdir ki, hepsi de ihtimâl dahilindedir: 1) Kâfirler, hristiyanların. Hazret-i İsa (aleyhisselâm)'ya taptıklarını duyunca, "Onlar, İsa'ya tapıyorlar; oysa, bizim ilâhlarımız, İsa'dan daha iyidir" dediler. Onlar bu sözü, kendileri meleklere taptıkları için söylediler. 2) Rivayet edildiğine göre, "Siz de, Allah'ı bırakıp tapmakta olduklarınız da hiç şüphesiz ki cehennem odunusunuz.." (Enbiya, 98) ayeti nazil olunca, Abdullah İbnu'z-Ziba'râ, "Bu, bize ve İlâhlarımıza mı, yoksa bütün ümmetlere şamil bir hüküm mü?" dedi. Bunun üzerine Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem), "Hayır, bütün ümmetlere şamil bir hüküm" buyurdu. Bunun üzerine Abdullah, "Ben seni yendim; Kabe'nin Rabbine yemin ederim ki sen, Meryem oğlu İsa'nın peygamber olduğunu iddia etmedin mi? İsa ve annesini hayırla yâd etmiyor muydun? Sen, hristiyanların, İsa ve annesine; yahudilerîn, Uzeyr'e taptıklarını ve meleklere de tapıldığını biliyorsun.. Binâenaleyh, eğer bunlar cehennemde olacaklarsa, biz, bizim ve ilâhlarımızın onlarla beraber olmasına çoktan razıyız..." dedi. Bunun üzerine Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) sustu, kâfirler güruhu sevindiler, güldüler ve çığlıklar attılar. Bunun üzerine Cenâb-ı Hak, "Şüphe yok ki, kendileri için bizden en güzel (bir saadet) sebkat etmiş olanlar, işte bunlar oradan (cehennemden) uzaklaştırılmışlardır"(Enbiyâ, 101) ayetini indirdi. İşte bu ayet de (Zuhruf, 57) o zaman nazil oldu. Buna göre mana, "Abdullah İbnu'z-Ziba'râ, Meryem oğlu İsa'yı bir misal getirip, hristiyanların İsa'ya ibadet etmeleri sebebiyle Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'le mücadele edince, "Bir de ne görelim, senin kavmin Kureyş, bu meselden dolayı Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'in susturulmasını görmeleri sebebiyle sevinçlerinden çığlıklar attılar, büyüktendiler ve gülmeye başladılar. Çünkü örf, taraflardan birisi, davasını savunamayıp acze düştüğünde, ikinci tarafın çığlıklar atması ve bundan sevinç duyması şeklinde cereyan edegelmiştir. Dediler ki: "Bizim tanrılarımız mı iyi, yoksa o mu?" Yani, "Sence bizim ilâhlarımız (melekler) İsa'dan daha iyi değil midir? Binâenaleyh İsa cehennem odunu olduğuna göre, bizim ilâhlarımızın durumu ise, daha hafif ve daha ehven olur!.." demektir. 3) Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem), hristiyanların, Hazret-i İsa'ya taptıklarını ve O'mı, kendilerinin İlâhı kabul ettiklerini anlatınca, Mekke kâfirleri de, "Muhammed, tıpkı hristiyanların, Mesih'i kendilerinin ilâhı kabul etmeleri gibi, bizim de, kendisini bizim ilâhımız kabul etmemizi istiyor.." dediler ve işte bu durumda, "Bizim ilâhlarımız mı yoksa o mu?", yani, "Bizim ilâhlarımız mı yoksa, Muhammed mi daha hayırlıdır?" dediler ve bu sözü, "Muhammed, bizi, kendisine tapmaya davet ediyor; halbuki atalarımız ise, bu putlara tapmanın gerekli olduğunu iddia etmişlerdi. Bu iki şeyden birisinin mutlaka yapılması gerekli olduğuna göre, bu putlara tapmak daha uygun olur.. Çünkü, atalarımız ve geçmişlerimiz, putlara tapma hususunda mutabakata varmışlardı. Ama, Muhammed ise, bizim kendisine tapmamız hususunda ithama maruz bir kişidir. Binâenaleyh, putlara tapmakla meşgul olmak daha evlâ olur.." dedikleri için bu sözü söylediler. Cenâb-ı Hak ise, "Biz, İsa'ya tapmanın güzel bir yol olduğunu söylemedik.. Tam aksine bu, bâtıl ve yanlış bir yoldur.. Çünkü isa, sadece, bizim kendisine in'âmda bulunduğumuz bir kuldur. Durum böyle olunca da, onların, "Muhammed, bizim, kendisine tapmamızı istiyor" şeklindeki sözleriyle ortaya attıkları bu şüphenin, zail olduğu..." şeklinde beyanatta bulunmuştur. İşte bu üç açıklama, ayetin lafzının, bunlardan herbirine muhtemel olduğu şeyler cümlesindendir. Nâfî, İbn Âmir, Kisâi ve Asım'in ravisi Ebû Bekr, sad harfinin dammesi ile, (yasuddûne) şeklinde okumuşlardır ki, bu, Ali İbn Ebî Talibin; diğer kıraat imamları ise, sad harfinin kesesi ile okumuşlardır ki, bu da İbn Abbas'ın kıraatidir. Alimler, bu kelimenin manası hususunda ihtilaf etmişlerdir. Bu cümleden olarak Kisâî, bu iki okuyuşun, tıpkı (......) veya (......) (çardak kuruyorlar...) (......) veya (......) "kapanıyorlar, devam ediyorlar.." kelimelerinde olduğu gibi, aynı anlamda olduklarını söylerken, bazıları bu iki kullanış arasında fark bulunduğunu söylemişlerdir. Binâenaleyh, bu kelimenin sâd'ın dammesi ile okunması halinde, bu kelime (......) masdarından olur ve mana, "İşte bu meselden dolayı haktan yüz çevirip dönüverdiler.." şeklinde olur. Ama, kesre ile okunması halinde, kelimenin anlamı "çığlık attılar, sevindiler, gürültü yaptılar.." şeklinde olur. Âsim, Hamza ve Kisâî, ikincisi uzatılmak suretiyle, iki hemze ile, istifham yaparak, (e âlihetunâ) şeklinde okurlarken, diğer kıraat imamları, tek hemze ve med ile istifham tarzında (âlihetunâ), şeklinde okunmuşlardır. Daha sonra Cenâb-ı Hak, "Bunu sana, bir mücadeleden başka bir (maksatla) irâd etmediler.." buyurmuştur ki bu, "Onlar sana bu meseli, hak ile bâtılın arasındaki farkı öğrenmek maksadıyla değil, sırf cedelleşmek ve sözde, galip gelmek amacıyla zikretmişlerdir.." demektir. 'Vaha doğrusu onlar, düşmanlıkta çok ileri gitmiş bir topluluktur.." Bu böyledir, zira Cenâb-ı Hakk'ın, "Siz de, Allah'ı bırakıp tapmakta olduklarınız da..." (Enbiyâ, 98) ifâdesi, melekleri ve Hazret-i İsa'yı şümulüne almaz. Bunun böyle olduğunu şu birkaç bakımdan izah edebiliriz: 1) (......) kelimesi, kesinlikle, akıllı varlıkları şümulüne almaz. 2) (......) kelimesi, çok net bir biçimde, istiğrak ve kapsamlılık anlamını ifade etmez. Bunun böyle oluşunun delili, ve kelimelerinin başına getirilerek ve meselâ, "Siz ve Allah'ın dışında taptıklarınızın hepsi..." veyahut, "Siz ve Allah'ı bırakarak taptıklarınızın bir kısmı..." denilebilmesidir. 3) "Siz ve Allah'ın dışında taptıklarınızın hepsi..." yahut da, "Siz ve Allah'ın dışında taptıklarınızın bir kısmı..." şeklindeki sözler, karşı tarafa söylenmiş olan şifahî sözlerdir. Binâenaleyh, belki de bu sözlerin kendilerine söylenmiş olduğu kimseler arasında, meleklere ve Hazret-i İsa (aleyhisselâm)'ya tapan kimseler bulunmuyordu.. 4) Farzedelim ki, "Siz de, Allah'ı bırakıp tapmakta olduklarınız..." ifadesi, genel (umûm) bir ifâde olsun.. Ancak ne var ki, meleklere ve İsa (aleyhisselâm)'ya saygı duyulacağına, onların tazim edileceğine delâiet eden nasslar, hâs ifâdelerdir. Sınırlı kavrama (husus), genel kavrama (umûm) tercih ve takdim olunur. Mücadele etmenin kötü olduğunu söyleyenler, bu ayete tutunmuşlardır. Ancak ne var ki, biz Cenâb-ı Hakk'ın, "Allah'ın ayetleri hakkında, küfredenlerden başkası mücadele etmez.."(Mü'min, 3) ayetinin tefsirinde, pekçok ayetin, cedelleşmenin övgüyü ve medhi gerektirdiğine dalâlet ettiğini söylemiştik. Binâenaleyh, bu iki ayetin arasını uzlaştırmanın yolu şudur: O ayetleri, hakkı ortaya koyan cedel anlamına; bu ayeti de, bâtılı ortaya koyan, onu izah eden cedel anlamına hamletmek... İsa (aleyhisselâm) Nimete Mazhar Kuldur Daha sonra Cenâb-ı Hak, "O, bizim kendisine nimet verdiğimiz... bir kuldan başka birisi değildir" buyurmuştur ki bu, "İsa, ancak diğer kullarımız gibi bir kuldur. Tıpkı, Hazret-i Adem'i yaratmamız, ona nübüvvet vermek suretiyle şereflendirmemiz ve onu, olması gerektiği gibi, hayranlık uyandıran bir İbret vesilesi kıldığımız gibi, İsa'ya da lütufta bulunduk ve onu, babasız yaratmak suretiyle, bir ayet ve mucize kıldık" demektir. "Ey erkek, eğer biz dileseydik, tıpkı evlatlarınızı bize halef yaptığınız gibi, sizden, yeryüzünde size halef olacak melekler meydana getirir, yaratırdık." Böylece bu husus, bizim, İsa (aleyhisselâm)'yı, erkek olmaksızın sadece dişiden halketmemiz gibi olurdu. Böylece de sizler, bizim ne denli üstün bir kudreti haiz olduğumuzu; üretmenin ve üremenin, melekler hakkında mümkün şeyler olduğunu; Allahü teâlâ'nın ise, bundan yüce ve münezzeh olduğunu anlamış olurdunuz..." Cenâb-ı Hak, "Şüphe yok ki o, yani Hazret-i İsa, saatin ilmidir. Yani, sayesinde kıyametin bilindiği alametlerden bir alamettir." Böylece, bir şeye defâlet eden alâmet, sayesinde o şey bilinip anlaşıldığı için, "ilim" adını aldı (yani,.(......) buyuruldu). İbn Abbas da, bu ifadeyi (le alemün) şeklinde okumuştur ki, bu, alâmet, belirti demektir. Yine bu ifade, (lel'ılmu) şeklinde de okunmuştur. Ubeyy İbn Kâ'b ise, (le zikrun) şeklinde kıraat etmiştir. Konuyla ilgili hadiste şu yer almaktadır: İsa, elinde mızrağı olduğu halde, Arzı Mukaddes'te, kendisine Eftk ismi verilen bir tepeye iner. Harbesi ile Deccâli öldürür, peşinden, imamın cemaate namaz kıldırdığı bir sırada, sabah namazında Beyt-i Makdîs'e gelir. Bunun üzerine imam, geriye çekilir, fakat Hazret-i Isa onu yine ileri sürer ve o imamın arkasında, Hazret-i Muhammed'in şeriatine göre namaz kılar. Daha sonra, domuzları öldürür, haç'ı parçalar, havra ve kiliseleri tahrip eder ve kendisine inananlar hariç, hristiyanları da öldürür." Cenâb-ı Hak, "Artık buna karşı, sakın şüpheye düşmeyin. Bana, yani benim hidâyet rehberi ve şeriatime tâbi olun. Bu, doğru bir yoldur, yani, sizi kendisine davet ettiğim bu şey, dosdoğru bir yoldur.." buyurmuştur. Ayetteki, ifadesi, şüphe etmek anlamında olan, mirye kökünden gelmektedir. Cenâb-ı Hak "Sakın sizi şeytan yoldan çevirmesin. Çünkü o, gerçekten sizin apaçık bir düşmanınızdır" buyurmuştur. Ki bu, "Atanızı cennetten çıkararak ve ondan, nûr elbisesini çekip alan o olduğu için, o şeytanın size olan düşmanlığı apaçıktır, aşikâr olmuştur.." demektir. |
﴾ 62 ﴿