73

"Dostlar o gün, biribirine düşmandır; takva sahipleri müstesna.. Ey,benim ayetlerime iman edip de müslüman olan kullarım! Bugün size hiçbir korku yoktur. Siz, mahzun da olmayacaksınız. Sürür ve ikrama gark olmuş olarak siz de, eşleriniz de girin cennete. Onların çevresinde ikram için altın tabak ve kadehler dolaştırılıp duracak. Canlarının isteyeceği, gözlerinin hoşlanacağı ne varsa oradadır. Ve siz, burada ebedî kalacaksınız. İşte bu, yapageldiğiniz iyi amel ve hareketleriniz sayesinde, mirasçı kılındığınız cennettir. Burada sizin için birçok meyveler vardır. Onlardan yiyeceksiniz..."

Gerçek Dostluk

Bil ki Cenâb-ı Hak, "Onlar, kendileri farkında olmayarak (başlarına) ansızın gelecek o saatten başkasını mı gözetliyorlar?" buyurunca, bunun peşinden, Kıyametin halleriyle ilgili şu gibi hususlar da zikretmiştir:

1) "Dostlar o gün birbirine düşmandır. Takva sahipleri müstesna..." Bu, "Bu dünyada dost olanlar, o âhiret gününde biribirine düşman olacaktır" demektir. Dostluklar, günah ve küfür üzerine kurulunca, Kıyamet gününde düşmanlığa dönüşür. Müttakiler, yani biribirine karşı dostluklarını iman ve takva temeli üzerine bina eden muvahhidlere gelince, bunların dostlukları o günde düşmanlığa dönüşmez.

Hükemâ, bu ayetin tefsiri hususunda şöyle güzel bir yol İzleyerek demişlerdir ki: "Sevgi, ancak birtakım hayır ve menfaatların elde edilip, birtakım zararların da bertaraf edileceğine inanıldığında gerçekleşen bir şeydir. İşte böyle bir inanç bulununca dostluk olur. Her nezaman bu işin bir zarar getireceğine inanılırsa, o zaman da buğz ve nefret oluşur." Bunu iyice anladığına göre diyoruz ki: Gerçekleştiğinde sevgiyi meydana getireceğine inanılan o iyi, güzel ve menfaatli şeyler, ya değişebilir türdendir, yahut böyle değildir. Eğer değişebilir türden olursa, bu sevginin de nefrete dönüşmesi mümkün olur. Çünkü bu sevgi, ancak birtakım hayır ve rahatlığa sebep olacağına inanıldığı için tahakkuk etmiştir. Ama böyle bir inanç zail olup, peşinden meydana gelen şeyin zarar ve elem olacağına inanıldığında, bu sevginin yerini öfkeye bırakması gerekir. Çünkü illetin (sebebin) değişmesi, ma'lûlün (neticenin) değişmesini ger”1ektirir. Ama sevgiye sebep olan iyi, güzel ve menfaatli şeyler, devamlı, ebedî ve değişmez şeyler olduğunda, bu sevgi de devamlı olur, değişmez ve sürer gider. Bu prensibi iyice anladığına göre, şimdi diyoruz ki: Dünyada iken aralarında sevgi ve muhabbet bulunan kimselere gelince, eğer bu sevgileri, dünyalık ve dünyanın hoşluklarını elde etmek maksadıyla kurulmuşsa, bu arzu ve neticeler Kıyamette devam etmez, aksine orada birtakım elem ve belâların meydana gelmesine sebep olur. Böylece de dünyadaki bu sevgi, Kıyamette öfke ve nefrete dönüşür. Fakat dünyadaki sevgilerini gerçekleştiren sebep, muhabbetullah, Allah'a hizmet ve Allah'a itaattaki ortak nokta olursa, işte bu sebep değişmez ve yerini başka bir şeye bırakmaz. Böylece, Kıyamette de sürüp gider ve hatta dünyadakinden daha güçlü, daha temiz, daha mükemmel ve daha üstün olur. İşte Hak teâlâ'nın, "Dostlar o gün, birbirine düşmandır, takva sahipleri müstesna..." ayetine uygun tefsir budur.

"Kullarım" Hitabının Güzelliği

2) "Ey kullarım, bugün size hiçbir korku yoktur. Siz mahzun da olmayacaksınız" ayetinin ifâde ettiği husus... Biz, Kur'ân örfünde kullanışında, "Ibâd" (kullar) lafzının, hep "mü'min, itaatkâr ve muttaki" kimseleri tavsif ettiğini tekrar tekrar anlatmıştık. Dolayısıyla ayetteki "Ey kullarım" sözü Allah'a aittir. Buna göre Cenâb-ı Hak, sanki bizzat kendisi bu kullara hitab ederek, "Ey kullarım, bugün size hiç bir korku yoktur. Siz mahzun da olmayacaksınız" buyurmuştur. Bununla, şu gibi bir takım ferahlatıcı ve sevince sebep olucu incelikler vardır:

a) Cenâb-ı Hak bu kullarına vasıtasız olarak doğrudan hitabetmiştir.

b) Bunları, "kulluk" ile nitelemiştir ki, bu büyük bir şereftir. Bunun delili şudur: Hak teâlâ, Hazret-i Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)'i, Miraç gecesi şereflendirmek istediğinde, "Kulunu gece yürüten Allah'ın şanı ne yücedir!" fon, i) buyurmuştur.

c) Ayetteki "Bugün size hiçbir korku yok" ifadesinin taşıdığı incelik... Cenâb-ı Hak bu ifade ile, Kıyamet günü onlardan korkuyu tamamen giderdiğini bildirmiştir ki, bu en büyük bir nimettir.

d) Cenâb-ı Hak, "Siz mahzun da olmayacaksınız" buyurmuş ve onlarda, dünyanın elden kaçmasıyla meydana gelecek hüznü gidereceğini bildirmiştir.

Allahü teâlâ daha sonra, "Benim ayetlerime iman edip, müslüman olanlara (gelince)..."buyurmuştur. Buradaki ifadesinin, mübteda, haberinin mahzuf olduğu ve takdirinin, bunlara, "Haydi cennete girin" denilir"şeklinde olduğu söylenmiştir. Bu ifadenin takdirinin, "(Kullarım), yani benim ayetlerime iman edenler..." şeklinde olması da muhtemeldir. Mukâtil şöyle demiştir: Kıyamet günü ortalığı korku bürüdüğünde, bir ses, "Ey kullarım, artık bugün size hiçbir korku yok" diye nida eder. Mahşer halkı bunu duyunca, başlarını kaldırırlar. Bunun üzerine, "yani "Benim ayetlerime iman edip, müslüman olan kullarım" denilince, bâtıl dinlere mensub olanlar, başlarını eğerler.

3) Allahü teâlâ mü'min kullarını korku ve hüzünden emin kılıp, onlara bu hususta teminat verdiğine göre, onların hesaplarının en kolay ve en güzel bir biçimde geçmesi gerekir. İşte bu yüzden onlara, "Sürür ve ikrama gark olmuş olarak, siz de eşleriniz de girin cennete..." denilecektir. Ayetteki fiili, güzel denilebilecek herşey hususunda ikrama gark olma demektir. Binâenaleyh cennetlikler, dahası olmayan bir şekilde ikramlara nail olurlar. Bu, Rum Sûresi'nde izahı geçen hususlardandır.

Hak teâlâ daha sonra, "onların etrafın da, ikram için altın tabak ve kadehler dolaştırılıp duracak" buyurmuştur. Ferrâ "kûb", yuvarlak, kulağı olmayan baş" demektir." Binâenaleyh ayetteki ifadesi yani "tabaklar" yenilen şeylere; "ekvâb" "kadehler" ise içilen şeylere işarettir" demiştir.

Cenâb-ı Hak, daha sonra tafsilatı bırakarak genel bir izahta bulunmuş ve "Canlarının isteyeceği, gözlerinin hoşlanacağı ne varsa oradadır ve siz orada ebedî kalacaksınız" buyurmuştur. Sonra da, "İşte bu, yapageldiğiniz iyi amel ve hareketleriniz sayesinde, mirasçı kılındığınız cennettir" buyurur. Cennete mirasçı kılınmanın ne demek olduğunu, (Mü'minun, 10) ayetinin tefsirinde iki şekilde izah etmiştik.

Cenâb-ı Hak, biraz önce yeme-içmeden bahsedince, şimdi de meyvelerden bahsederek, "Burada sizin için birçok meyveler vardır. Onlardan yiyeceksiniz" buyurmuştur. Bil ki Allahü teâlâ, Hazret-i Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)'i öncelikle Araplara, sonra da bütün âleme peygamber olarak göndermiştir. Araplar, yeme, içme ve meyve bakımından sıkıntı içinde idiler. İşte bundan ötürü, onların arzularını iyice çekmek ve onları dine sevkedecek hususları kuvvetlendirmek için, onlara bu gibi nimetleri lütfedeceğini tekrar tekrar bildirmiştir.

Cehennemdekilerin İsteği

73 ﴿