89"De ki: "O Rahman'ın bir çocuğu bulunsaydı, ben ona tapanların ilki olurdum". Hem sonra, göklerin ve yerin Rabbi, Arş'ın Rabbi, onların söyledikleri şeylerden münezzehtir. (Şimdilik) sen onları bırak, (bâtıla) dalsınlar, oynayadursunlar. Nihayet tehdid edilmekte oldukları günlerine kavuşturulacaklardır. O, gökte de tanrıdır, yerde de tanrı olandır. O, hakîm ve alimdir. Göklerin, yerin ve ikisi arasındaki şeylerin mülkü O'nun olan Allah'ın şânı ne yücedir. Saatin (Kıyametin) bilgisi O'nun yanındadır. Ancak O'na döndürüleceksiniz. Allah'tan başka dua edip yalanladıkları nesnelerin şefaat yetkileri yoktur, ancak bilerek hak namına şehadet edenler müstesna. Andolsun ki kendilerini kimin yarattığını onlara sorsan, elbette "Allah" derler. O halde, nasıl (haktan) çevriliyorlar. Onun, "Ya Rab" demesi hakkı için, muhakkak ki onlar iman etmez güruhtur. Şimdilik sen onlardan yüz çevir. "Selâm!" de. Artık pek yakında bilip öğrenecekleri" Bu ayetlerle ilgili birkaç mesele var: Hamza ve Kisâî, (......) kelimesini vâv'ın zammesi ve lâm'ın sükunu ile vuld, diğer kıraat imamları her ikisinin fethasıyla veled şeklinde okumuşlardır. Nâfi, (......) kelimesini nûn'un fethasını uzatarak, fe enû, diğer kıraat imamları, medsiz olarak feene şeklinde okumuşlardır. Bil ki âlimler, "Deki: "O Rahman'ın bir çocuğu bulunsaydı, ben ona tapanların ilki olurdum" ifadesinin, zahiri manaya almamız durumunda, Allah'ın bir çocuğu olabileceği hususunda bir şüpheyi gerektirdiğini, böyle birşeyin ise imkânsız olduğunu iddia etmişler, bundan ötürü de ayeti te'vil etme ihtiyacı hissetmişlerdir. Halbuki bana göre, durum hiç de böyle değildir. Ayetin lafzında, zahirî manayı bırakmayı (te'vil yapmayı) gerektiren hiçbirşey yoktur. Bunu şu şekilde izah edebiliriz: "Ayetteki bu ifade, kaziyye-i şartiyye "şartlı önerme"dir. Şartlı önerme ise, birisine harf-i şartın (yani (eğer) edatının), diğerine de ceza (cevap) cümlesinin başına gelen fâ edatının dahil olduğu iki haberi cümleden meydana gelmiştir, Önce bu ikisinin toplamından, tek bir kaziyye (hüküm-cümle) meydana gelmiş olur. Bunun misâli işte bu ayettir. Çünkü ayetteki (......) ifadesi, iki kaziyyeden meydana gelmiş bir kaziyyedir ki, bunlardan biri cümlesi; diğeri ise, ifadesidir. Şart edatt yani lafzı birinci kaziyyenin başına; ceza edatı yani lafzı da ikinci kaziyyenin başına getirilmiştir. Böylece bu iki kaziyyeden, tek bir kaziyye meydana gelmiştir ki, bu da, kaziyye-yi şartiyye (şartlı önerme)'dir. Bunu iyice kavradığına göre, şimdi diyoruz ki: Kaziyye-yi şartiyye, sadece şartın, cezayı yani cevabı gerektirici olduğunu ifade eder. Yoksa kaziyye-yi şartiyyede, şartın doğru veya yanlış, yahut da cezanın (cevaptaki hükmün) doğru veya yanlış olmasını ihsas ettirecek herhangi birşey yoktur. Bundan da öteye, biz diyoruz ki: Gerçek kaziyye-yi şartiyye, bazan ya doğru iki kaziyyeden; yahut yanlış iki kaziyyeden; yahut yanlış şart, doğru cevaptan (cezadan) veyahut da, doğru şart, yanlış cevap cümlesinden meydana gelir. Dördüncü kısım, yani doğru (hak) kaziyye-yi şartiyyenin, hak (doğru) şarttan ve batıl (yanlış) ceza cümlesinden meydana gelmiş olması muhaldir, böyle birşey imkânsızdır. Şimdi bu dört kısmı misallerle açıklayalım: 1- "Eğer insan hayvan olursa, cisim olur" dediğimizde, bu kaziyyemiz, iki hak (doğru) kaziyyeden meydana gelmiş, doğru bir kaziyye-yi şartiyye olmuş olur ki, bunun iki kaziyyesinden birisini, "insan hayvandır (canlıdır)" hükmümüz, diğeri de, "insan cisimdir" şeklindeki hükmümüzdür. 2- Ama, "Eğer beş bir çift sayı ise, bu eşit olarak ikiye bölünür" dersek, bu, yine doğru şartlı bir önerme olmuş olur. Fakat bu da, "Beş bir çift sayıdır" şeklindeki sözümüz ile, "Bu, eşit olarak ikiye bölünür" şeklindeki sözümüzden meydana gelmiş bir şartlı önermedir. Halbuki bu iki husus da, yani beşin çift olması ve eşit olarak bölünmesi bâtıl (yanlış) şeylerdir. Bu ikisinin bâtıl (yanlış) olması, bunların diğeri için bir hakkı (bir doğruluğu) gerektirici olmasına mâni değildir. Biraz önce, kaziyye-yi şartiyyenin sadece gerektirici olmayı ifade ettiğini söylemiştik. 3- "Eğer insan taş olursa, cisim olur" dediğimizde, bu da gerçek bir önermedir. Fakat bu önerme, bâtıl (yanlış) şart cümlesinden, yani, "İnsan taştır" şeklindeki cümlemiz ile, hak (doğru) ceza cümlesinden, "insan cisimdir" şeklindeki sözümüzden meydana gelmiştir. Bu da caizdir. Çünkü bâtıl bazan farazi olarak vaki olmuş gibi mütalaa edilebilir. Çünkü mesela, insanın taş olduğunu farzetmemiz durumunda, insanın cisim olması gerekir. Binâenaleyh bu, doğru cezayı (neticeyi) gerektiren bâtıl bir şarttır. 4- Dördüncü kısma, yani gerçek şartlı önermenin, gerçek şarttan ve batıl cezadan meydana gelişine gelince, bu imkânsızdır. Çünkü bu terkibten, hakkın, bâtılı gerektirir olması neticesi çıkar ki bu, sözkonusu olamaz. Ama üçüncü kısım böyle değildir. Çünkü üçüncü kısım, bâtılın hakkı gerektirici olması neticesini verir ki, bu imkânsız değildir. Bu esasları iyice kavradığına göre, şimdi ayetin tefsirine dönüyor ve diyoruz ki: "Cenâb-ı Hakk'ın, "O Rahman'ın bir çocuğu bulunsaydı, ben ona tapanların ilki olurdum " cümlesi, bâtıl şart ve yanlış cezadan meydana gelmiş gerçek bir "kaziyye-yi şartiyye"dir. Çünkü bizim, "Allah'ın çocuğu vardır" şeklindeki sözümüz bâtıl ve yanlıştır; ve yine bizim, "Ben, ona tapanların ilkiyim" şeklindeki sözümüz de yanlıştır. Ancak ne var ki, daha evvel de, "Beş, çift bir sayı olsaydı, eşit olarak bölünürdü." şeklinde misalimizle açıkladığımız gibi, bunlardan birisinin batıl ve yanlış olmasının, bunlardan birisinin, diğeri için bir hakkı gerektirici olmasına mani olmadığını beyan ettik... Böylece bu sözün, (ayet-i kerimenin) zahirî manasına göre anlamlandırılmasında bir sakınca olmadığı ve bundan maksadın, "Şayet Rahman olan Allah'ın bir çocuğu olsaydı, o çocuğa tapanların ilki ben olurdum.." olduğu; zira, hükümdarın, bir çocuğunun olması durumunda, kölesinin padişaha hizmet etmesi gerektiği gibi, çocuğuna da hizrnet etmesinin gerekeceği sabit olmuş olur. Biz bu terkibin, bir çocuğu kabullenmeye veya kabullenmemeye delâlet etmediğini açıklamıştık. Ayetin bu ifadesine yakın olan ifadelerden birisi de, Cenâb-ı Hakk'ın, (Enbiya, 22) ayetidir. Bu söz de, bir "kaziyye-i şartiyye"dir. Burada şart, cümlesi, ceza da cümlesidir. O halde, haddi zatında şart yanlıştır. Ceza da yanlıştır. Çünkü, doğru olan, yer ile gökte başka ilahların bulunmayışıdır. Çünkü lev edatı, "bir başka şeyin olmayışı sebebiyle, bir şeyin yokluğu"nu ifade eder. Çünkü, yer ile gök, fesada uğramamışlardır. Hem şartın hem de cezâ'nın yanlış ve batıl olmasına rağmen, bu şart, bu cezâ'ya bir doğruluk hakkı gerektirmiştir. İşte, tefsirini yapmakta olduğumuz ayette de durum böyledir. İmdi, eğer onlar, "Bu ikisi arasında şöyle bir fark vardır: Zira Allahü teâlâ bu şartı, lev edatıyla getirmiş ve "Şayet bu ikisinde başka ilâhlar bulunsaydı..." buyurmuştur. (-lev) edatı ise, bir başka şeyin olmaması sebebiyle, bir şeyin yokluğunu ifade eder. Ama, Cenâb-ı Hakk, tefsirini yapmakta olduğumuz ayette ise, (-in) edatını kullanmıştır. Bu edat ise, başkası bulunmadığı için bir şeyin yokluğunu ifade etmez; tam aksine in edatı, şartın tahakkuk edip etmediği hususunda bir şüphe bulunduğunu ifade eder. Peygamberde böyle bir şüphenin bulunması ise, imkânsızdır" derlerse, biz deriz ki: Bahsettiğiniz fark, doğrudur. Ancak ne var ki bizim maksadımız, şartın, "kaziyye-i şartiyye"nin doğru olmasından, biraz önce de bahsettiğimiz gibi her iki tarafın doğru veya yanlış olmaları neticesinin çıkmayacağını beyan etmektir. Karşı tarafın, " lafzı, şartın tahakkuk edip etmediği hususunda, bir şüphe ifade eder" şeklindeki sözüne gelince, biz deriz ki, bu kabul edilemez. Çünkü (......) edatı, şart harfidir; şart harfi ise, şartın sadece cezâ'yı gerektirici olmasını iktizâ eder. Ama bu şartın meydana gelmesinin malûm ya da şüpheli olmasının beyanına gelince, lafızda lafzında), bunu ifade edecek bir mana yoktur. Özetle bahsettiğimiz bu hususlardan, ayetin bu ifadesini, her bakımdan zahiri manasına almamız mümkün olduğu ve tefsire gitmeye asla lüzum kalmadığı ortaya çıkmış olur. Buna göre mana, "Ey Muhammed de ki: "Eğer Rahman olan Allah'ın bir çocuğu olsaydı, ona tapanların ve ona hizmet edenlerin ilki ben olurdum..." şeklinde olmuş olur ki, bu sözün maksadı da, şudur: "Ben, inat ve işi yokuşa sürmek için, O'nun çocuğu olmadığını söylemiyorum... Çünkü, O'nun çocuğu olduğuna dair bir delilin bulunması halinde, onu kabullenen ve ona hizmet etmenin gerekli olduğunu itiraf eden ben olurdum!.. Ancak ne var ki, ne böyle bir çocuk söz konusudur ne de onun varlığına dair bir delil vardır. O halde, bunu ben daha nasıl söyleyebilirim? Tam aksine, çocuk olmadığına dair kesin deliller vardır. O halde, daha nasıl ben, bir çocuk olduğunu söyler, bunu benimserim?!.." İşte bu sözler, asla te'vîle ve zahirden sapıtmaya ihtiyaç bırakmayacak mükemmel ve son derece açık sözlerdir. Binâenaleyh, bu konuda söylenebilecek olan, bence budur. Müfessirlerden Süddî'nin, onun, "Bu ayeti, zahiri manasına almak mümkün olup, te'vîle gerek yoktur" dediği nakledilmiştir. Yapılan izah da, doğru olanın, Süddî'nin dediği şey olduğunu göstermektedir. Bu ifâdenin mutlaka te'vîl edilmesi gerektiğini söyleyenler, şunları zikretmişlerdir: 1) Vahidî şöyle der: "Bu ayetin tefsiri hususunda pekçok izah vardır. En kuvvetli olanı ise, mananın şu şekilde olduğunun söylenmesidir: "Sizin iddianıza göre, şayet Rahman olan Allah'ın bir çocuğu olsaydı, yani, "Allah'ı birleyenlerin ve sizin O'na çocuk nisbet etmenizi yalanlayanların ilki ben olurdum..." Bir kimse şöyle diyebilir: "(Bu durumda) ayetin takdiri, ya, "Eğer aslında, işin önünde Rahman'ın bir çocuğu olmuş olsaydı, onu inkâr edenlerin ilki ben olurdum!"; yahut da, "Eğer, sizin için, Rahman'ın bir çocuğu olduğu iddiası sabit olursa, onu inkâr edenlerin ilki ben olurum..." şeklinde olur. Birinci şık batıldır, olamaz! Çünkü, bir şeyin haddi zatında olması, bulunması, peygamberin onu inkâr edici olmasını gerektirmez. Çünkü peygamberin (faraza), "Eğer o şey, aslında var olsaydı bile, onu inkâr edenlerin ilki ben olurdum..." şeklindeki sözü, peygamberin yalan ve cehalette ısrar etmesini, diretmesini gerektirir ki, bu, peygambere yakışmaz. İkincisi de bâtıldır, çünkü onlar, ister Allah'ın bir çocuğu olduğunu söylesinler isterse söylemesinler, peygamber bir çocuk olmadığını bilmektedir. Binâenaleyh, onların iddialarının, peygamberin bir çocuk olduğunu kabul etmeyişinde bir tesiri olamaz. Dolayısıyla da, onların bir çocuk bulunduğu şeklindeki iddiaların), peygamberin o çocuğu kabul etmeyişinde müessir kılmak uygun düşmez. 2) Bu ifadenin manasının, "O'nun bir çocuğu olduğunu kabul etmeyen, buna burun kıvıranların ilki ben olurdum" şeklinde olmasıdır. Bu durumda, ayette ifadesi, bir kimsenin taassub ve kendini büyük görme duygusunun iyice kabardığı zaman kullanılan, ifadesinden alınmış olur ki, bazıları bu kelimeyi (evvelu'l-abdine) şeklinde okumuşlardır.. Bil ki, yukardaki soru, burası için de söz konusudur. Çünkü eğer ayetten, "Şayet, Rahman'ın gerçekten çocuğu olsaydı bile, ben onu kabule yanaşmayanların ilki oturdum, bundan yüz çevirir, burun kıvırırdım" manası olsaydı, bu, peygamberin cehalet ve yalanda ısrar ediyor olmasını gerektirirdi. Yok eğer ayetten, "Şayet sizin iddia ve inancınıza göre, şayet Rahman'ın bir çocuğu olsaydı, onu kabullenmeyenlerin ilki ben olurdum" manası kastedilmiş ise, böyle bir ta'lîk (bir şeyi bir şeye bağlamak) fasittir, yanlıştır. Çünkü zaten böyle bir kabullenmeme, böyle bir inanç ve itikad ister bulunsun isterse bulunmasın, zaten mevcuttur. Durum böyle olunca da, böyle bir ta'lîk caiz olmaz.. 3) Bazıları da, buradaki edatının olumsuzluk edatı olduğunu ve ifadenin manasının, "Rahman'ın çocuğu yoktur; O'nun çocuğu olmadığına dair, Mekkelilerden inanıp O'nu birleyenlerin ilki benim" şeklinde olduğunu söylemişlerdir. Bil ki, bu uzak birtakım izahları yapmak, ancak bir zaruret olduğu zaman söz konusu olabilir. Halbuki biz, burada böyle bir zaruretin kesin olarak bulunmadığını açıkladık. Binâenaleyh, buna başvurmak caiz değildir. Allah en iyisini bilendir. Daha sonra Cenâb-ı Hak, "Hem sonra, göklerin ve yerin Rabbi, Arş'ın Rabbi, onların söyleyegeldikleri şeylerden münezzehtir" buyurmuştur ki bu, "Alemin ilâhının, zâtı gereği Vâcibü'l-Vücûd olması gerekir. Böyle olan her şey ise, hiçbir bakımdan bölünmeyi, tecezziyi kabul etmeyen mutlak tek ve mutlak ferd'dir. Çocuk ise, bir şeyin parçalarından bir parçanın ayrılması ve o parçadan, o şey gibi, başka bir şahsın meydana gelmesi, üremesi demektir. Bu ise ancak, zâtı, bölünmeyi ve parçalanmayı kabul eden şeyler hakkında düşünülebilecek bir şeydir. Alemin ilâhı hakkında, bu, imkânsız olunca, O'nun çocuğu olduğunu söylemek de imkânsız olur. Cenâb-ı Hak bu kesin ve aklî delili getirince, "(Şimdilik) sen onları bırak, (bâtıla) dalsınlar, oynayadursunlar. Nihayet, tehdit edilmekte oldukları günlerine kavuşturulacaklardır" buyurmuştur ki, bundan maksadı, tehdittir. Yani, "Onların ileri sürdükleri şeyin yanlışlığı hususunda kesin hüccetler getirdim. Ama onlar, mal, makam ve riyaset elde etme hususuna öylesine bir dalmışlardır ki, bu hüccetlere dönüp bakmadılar bile.. Binâenaleyh onları, kendisinde, kendilerine yapılagelen tehdid ile karşılaşacakları güne ulaşıncaya kadar, o batıl işleri ve eğlenceleri içinde bırakıver..." demektir ki, bununla alabildiğine bir tehdit kastedilmiştir. Daha sonra Cenâb-ı Hak, "O, gökte de tanrı, yerde de tanrı olandır" buyurmuştur. Bu ifadeyle ilgili birkaç bahis vardır: Birinci Bahis: Ebû Ali şöyle demiştir: "Ayetteki İlâh kelimesinin ne ile merfû olduğu hususunda düşündüm de, bunun merfû olmasının sebebinin, mahzûf mübtedânın haberi olduğunu gördüm. Ki, buna göre ifadenin takdiri, "Gökte olan O, ilâh odur..." şeklindedir. İkinci Bahis: Bu ayet, Cenâb-ı Hakk'ın. göklerde olmadığına delâlet eden delillerin başında gelir. Çünkü, Allahü teâlâ bu ayeti ile, ulûhiyyet vasfına haiz olarak kendisinin göğe nisbet edilmesinin, tıpkı yere nisbet edilmesi gibi olduğunu; binâenaleyh, kendisinin, yerde olmadığı halde, yerin ilahı olduğuna göre, yine, orada olmadığı halde, göğün de ilâhı olması gerektiğini beyân buyurmuştur. Buna göre şayet, "Bu cümlenin, Cenâb-ı Hakk'ın çocuğu olmadığını ifade eden cümle ile ne alâkası vardır?" diye sorulursa, biz bu alâkanın şu şekilde olduğunu söyleriz: Allahü teâlâ, Hazret-i İsa (aleyhisselâm)'yı sadece "ol!" emriyle yaratmış, böylece de Hazret-i İsa (aleyhisselâm), nutfe ve baba vasıtası bulunmaksızın oluvermiştir. Böylece, adeta sanki şu denilmek istenmiştir. "Bu kadar şey, Hazret-i İsa'nın, Allah'ın çocuğu olmasını gerektirmez. Çünkü bu mana aynı şey, burada bir babalık oğulluk ilişkisi bulunmamakla birlikte, Cenâb-ı Hakk'ın, gökleri, yeri ve ikisi arasındaki şeyleri yaratmasında da söz konusudur. Daha sonra Cenâb-ı Hak,"O, hakîm ve alimdir" buyurmuştur ki, biz, Allah'ın, Hakîm ve Alîm oluşunun, O'nun bir çocuğunun olmasına aykırı olacağını En'âm Sûresi'nde anlatmıştık. Daha sonra Cenâb-ı Hak, "Göklerin, yerin ve ikisi arasındaki şeylerin mülkü O'nun olan Allah'ın şanı ne yücedir! Saatin (Kıyametin) bilgisi O'nun yanındadır. Ancak O'na döndürüleceksiniz" buyurmuştur. Bil ki, ayetteki (......) kelimesi, ya "sebat ve beka" manasını ifade eden kökten, yahut da, "bol hayır, çok hayır" manasını ifade eden kökten müştakdır. Her iki takdire göre de, bu her iki manadan her biri, Hazret-i İsa (aleyhisselâm)'nın, "Allah'ın çocuğu" olmasına ters düşer. Çünkü, eğer bu ifadeden, "sebat, devam, beka, ebedilik" anlamı kastedilmişse, Hazret-i İsa (aleyhisselâm) devamı ve bekası vâcib olan bir varlık değildir. Çünkü Hazret-i İsa (aleyhisselâm), yok iken sonradan meydana gelmiştir. Hem, hristiyanlara göre o, öldürülmüş ve ölmüştür. Oysa, kim böyle olursa, böyle olan ile, ezelî, ebedî, bakî olan arasında cins birliği ve bir benzerlik bulunamaz. Bu sebeple de, Hazret-i İsa (aleyhisselâm)'nın, Allah'ın oğlu olması imkânsız olur.Yok eğer, ayetin bu ifadesiyle, Cenâb-ı Hakk'ın, "Göklerin, yerin ve ikisi arasında kalanların yaratıcısı olması" gibi, çok lütuf ve iyiliklerde bulunması manası kastedilmişse, Hazret-i İsa (aleyhisselâm), böyle de değildir. Tam aksine, yemeğe ihtiyaç duyan bir kimsedir. Yine hristiyanlara göre o, yahudîlerden korkmuş, sonunda da yahudiler onu yakalamış ve öldürmüşlerdir. Binâenaleyh, vasfı bu olan zât daha nasıl göklerin, yerin ve ikisi arasında bulunan şeylerin yaratıcısı olan Allah'ın çocuğu olabilir?!. Ayetteki, "Saat"in bilgisi O'nun yanındadır" ifadesine gelince, bununla da şu kastedilmiştir: Cenâb-ı Hak, kudretinin mükemmel olduğunu açıklayınca, ilminin de mükemmel olduğunu açıklamıştır ki, bundan maksad da, bahsettiğimiz nitelikte zât, ilim ve kudret bakımından mükemmel olan zâtın çocuğunun, hristiyanların nitelediği biçimde, âciz ve âlemin durmlarına vukûfiyyet sahibi olamayışının imkânsız olduğuna dikkat çekmektir. Cenâb-ı Hak, kendisinin bir çocuğunun olmadığını detaylı biçimde anlatınca, bunun peşinden, ortaklarının da olmadığını beyân eden ifadeyi getirerek, "Allahtan başka yalvardıklan nesnelerin şefaat yetkileri yoktur. Ancak bilerek, hak namına şehadet edenler müstesna" buyurmuştur. Bu ayet hakkında müfessirler şu iki görüşü ileri sürmüşlerdir: Birinci Görüş: Buna göre bu ifadenin manası, "Allah'tan başka müşriklerin yalvardıklan melekler, İsâ ve Uzeyr..." demektir. Yani "Melekler, İsa ve Uzeyr, ancak hakka şehâdet eden kimselere şefaatçi olurlar.." demektir. Rivayet olunduğuna göre, Nadr İbn el-Haris ile bir grup kimse, şöyle demişlerdir: "Eğer Muhammed'in dediği doğru ise, biz, meleklere ibadet eden onları dost ediniriz. Çünkü melekler, şefaat etmeye Muhammed'den daha çok hak sahibidirler." İşte bunun üzerine Cenâb-ı Hak, adeta şöyle dercesine bu ayeti inzal buyurmuştur: "Bu kimseler hiç kimseye şefaat edemezler.. Ancak, hakka şehâdet edenler müstesna.." Bu görüşe göre ayetin manası, "Bunlar, ancak hakka şehâdet edenler için şefaatçi olurlar.." şeklinde olur. Böylece de, bir lâm (men) takdir edilmiş olur. Veyahut da, ifadenin takdirinin, "Bu kimseler ancak, hakka şehâdet eden kimselere şehâdet etme yetkisine sahiptirler.." şeklinde olduğu da söylenebilir. Buna göre, edatının başından, muzâfı olan (şefaate..) kelimesi hazfedilmiş olur. Bu, şefaat fiilini, lâm harf-i cerri olmaksızın müteaddi kılıp da, tıpkı, hem "onunla konuştum""ona nasihat ettim" demen gibi, "Ona şefaat ettim" takdirinde, "Falancaya şefaat ettim" diyen kimselerin kullanışına ve lehçesine göredir. İkinci Görüş: "Allah'ın dışında taptıkları her ma'bûd..." demektir. Ayetteki, "Gerçeğe bizzat bilerek şehâdet edenler müstesna" ifadesiyle, melekler, İsa (aleyhisselâm) ve Uzeyr (aleyhisselâm) kastedilmiştir. Buna göre mana, "Kâfirlerin kendilerine taptığı o şeyler, şefaat hakkına sahip değillerdir. Ancak hakka şehâdet edenler müstesna.. Bunlar da, melekler, İsâ (aleyhisselâm) ve Uzeyr (aleyhisselâm)'dir. Bunların, Allah'ın katında şefaat etme hakları ve selahiyetleri vardır" şeklinde olur. Ayetteki, ifadesi, "Allah'tan başka ilâh olmadığına şehâdet eden kimseler müstesna..." anlamındadır. Daha sonra Cenâb-ı Hak, "bizzat bilerek" buyurmuştur ki, bu kayd, (hakkında bilgisi olmaksızın), sadece dil ile yapılan şehâdetin kesinlikle hiçbir şey ifade etmeyeceğine delâlet eder. Mukallidin imanının, asla bir faydası olmadığını söyleyenler, bu ayetle istidlal ederek şöyle demişlerdir: "Allahü teâlâ, şehâdetin, beraberinde o hususta bilgi ve ilim bulunması halinde kabule şayan olacağını beyan buyurmuştur. İlim ise, o ilme sahip olana şüphe verilmek istenmesine rağmen onun şüphelenmesini anlayan yakîn, yani kesin bilgidir. Böyle bir ilim ise, ancak delil ile elde edilir. Böylece mukallit kimsenin imanının, asla kâfi gelmeyeceği sabit olmuş olur." Daha sonra Cenâb-ı Hak, "Andolsun ki, kendilerini kimin yarattığını onlara sorsan, elbette "Allah" derler. O halde, nasıl (haktan) çevriliyorlar?" buyurmuştur. Bu ifade ile ilgili iki mesele vardır: Bazı kimseler, Kur'ân'daki bu ve benzeri ayetlerin, o insanların, âlemin bir yaratıcısının bulunduğunu itiraf etmeye mecbur olduklarına delâlet ettiğini sanmışlardır. Cübbâi ise şöyle der: "Bu, doğru değildir. Çünkü, Firavun'un kavmi, Firavun'dan başka, kendilerinin bir ilâhı olmadığını söylemiş; İbrahim (aleyhisselâm)'ın kavmi de, "... biz sizin davet eder olduğunuz (din)den kat'î ve kocundurucu bir şek ve şüphe içindeyiz..." (ibrahim, 9) demişlerdi." Onlara (Cübbâî'ye) şöyle denilir: "Biz, Firavun'un kavminin, Allah'ın varlığını inkâr ettiklerini kabul etmiyoruz. Görüşümüzün delili ise, Cenâb-ı Hakk'ın, "Vicdanları da bunlara tam bir kanaat hasıl ettiği halde, zulüm ve kibir ile yine bunları inkâr ettiler" (Neml, 13) ayetidir. Musa (aleyhisselâm) da, Firavun'a, "Andolsun, bunları, birer ibret olmak üzere göklerin ve yerin Rabbinden başkasının indirmediğini bilmişsindir" (isrâ, 102) demiştir. Dolayısıyla ifâdesini, tâ'nın fethasıyla okumak, Firavun'un, Allah'ı bilip tanıdığına delâlet eder. İbrahim (aleyhisselâm)'in kavminin, "... biz sizin davet eder olduğunuz (din)den kat'î ve kocundurucu bir şek ve şüphe içindeyiz" (ibrahim, 9) demeleri ise. Kıyametin, mükellef tutulmanın ve nübüvvetin isbâtı meselesine dairdir. Bil ki, Allahü teâlâ bu ifadeyi, bu sûrenin hem başında hem de sonunda zikretmiştir. Bundan maksad, şu hususa dikkat çekmektir: "Onlar, âlemin ve bütün canlıların yaratıcısının Allah olduğuna inandıklarına göre, daha nasıl, bu inançlarının yanısıra, zarar veremeyen, faydaları dokunmayan; sadece cansız varlıklar olan bayağı birtakım nesnelere ve habîs putlara tapmaya yönetebiliyorlar?!.." Ayetteki cümlesine gelince, bu, "Niçin Allah adına, yalanlar uydurup da, "Allah bize, putlara tapmamızı emretti" diyorsunuz?" demektir. Alimlerimizden bazıları, Cenâb-ı Hakk'ın bu beyanına dayanarak, bunların döndürülüp, çevirilmelerinin, kendilerinden kaynaklanan bir şey olmadığını, tam aksine kendileri dışındaki başka şeylerden kaynaklandığını söylemişlerdir. Kadî bu görüşe şu şekilde cevap vermiştir: "Sözü anlama hususunda, ya da yolu bulma konusunda şaşıran kimseye, "Nereye gidiyorsun?!" anlamında, "Nereye götürülüyorsun?.." denilir." Alimlerimiz de, "Nereye götürülüyorsun?!" ifadesinin zahirinin, bir başka götürücünün onu götürdüğüne delâlet ettiğini; binâenaleyh, sözü hakiki manasından uzaklaştırmanın zahir ve aslolanın aksine bir hareket olduğunu; üstelik, onu götüren şeyin, onun kalbinde, o duyguyu yaratan Zât olduğunu, çok net aklî bir delille de, o duyguyu yaratanın Allah olduğunun sabit olduğunu söyleyerek cevap vermişlerdir. Daha sonra Cenâb-ı Hak, "Onun, "Ya Rabb" demesi hakkı için muhakkak ki onlar iman etmez güruhtur" buyurmuştur. Bu ifadeyle ilgili birkaç bahis vardır: Birinci Bahis: Kıraat imamlarının ekserisi, lâm'ın fethasıyla (ve kîlehû) "Yedi kıraat imamının dışındaki bazı kimseler, bu ifadeyi ref' ile, ve kîluhû... şeklinde okumuşlardır" demiştir. Nasb ile okuyanlara gelince, Ahfeş ve Ferrâ bu hususta şu iki görüşü ileri sürmüşlerdir: a) Bu ifade, "Hazret-i Peygamber, sözünü söyledi, dileğini Rabbine iletti..." takdirinde olmak üzere, mef'ûl-ü mutlak olarak mansûbtur. Buna göre (......) kelimesi, mukadder ile mansûb olmuştur. b) Bu ifade, daha önce geçmiş olan, (Zuhruf. 80) ayetindeki, ifadelerine matuftur. Buna göre kelamın takdiri, "Yahut biz onların içlerinde gizlediklerini, aralarındaki fısıltılarını ve onun, yani peygamberin... sözünü işitmiyoruz mu sanıyorlar?.." şeklinde olur. Zeccâc, bu hususta bir üçüncü izah yaparak şöyle der: "Bu ifade, "Saatin bilgisi O'nun yanındadır" (Zuhruf, 85) ayetindeki "saat" kelimesinin mahalline nisbetle mansûbtur. Çünkü bu ifadenin anlamı, "O Allah, saati bildi" şeklindedir. Buna göre ifadenin takdiri, "Saati ve onan sözünü bildi" şeklinde olmuş olur ki, bunun bir benzeri de senin, "Ben, Zeyd'i ve Amr'ı dövmesine şaştım" şeklindeki sözüdür. (......) kelimesi, (......) kelimesinin mahalline ma'tûftur. Bu kelimenin mecrûr okunmasına gelince, Ahfeş, Ferrâ ve Zeccâc, bu durumda bu kelimenin, (......) kelimesindeki (......) kelimesi üzerine atfedildiğini ve kelamın takdirini, "Kıyamet saatinin ilmi ile. o peygamberin "Ey Rabbim..."demesinin ilmi O'nun katındadır" şeklinde olduğunu söylemişlerdir. Müaberred de şöyle demiştir: "Her ne kadar matuf ile matufun aleyh arası açılsa, musafe uzasa bile, mansûb olana atfetmek daha güzeldir. Çünkü mansub olanla onun amilinin arasını açmak caizdir. Bu husus, mecrûv olan kelâmda ise, hoş olmamakla beraber, caizdir. Bu ifadenin merfû okunması hususunda da şu iki izah yapılabilir: 1) (......) kelimesi mübtedâ, ondan sonra gelen ifade ise, haberdir. 2) Bu kelimenin, muzâfın hazfedilmiş olduğu takdir edilerek, (......)'deki (......) üzerine atfedilmiş olmasıdır. Buna göre kelamın takdiri (......) şeklinde olur. (Bu durumda, (......) ifadesinden, muzâf olan (......) kelimesi hazfedilmiş, i'râbı ise (......) kelimesine verilerek, -Kîluhû- şeklinde olmuştur.) Keşşaf sahibi, bütün bu izahların, mana bakımından kuvvetli olmadığını -özellikle, cümle-i itiraziyye olmaları güzel olmayan şeyler ile, mâtuf ile matufun ateyhin arasının fasledildiği yerlerde- söyleyerek, bu hususta bir diğer izah yapar ve yaptığı bu izahın, öncekilerden daha kuvvetli olduğunu iddia eder. Onun yaptığı izah şudur: "Bu ifadenin mansûb veya mecrûr olması, kasem harfinin takdir edilmesi (bu durumda mecrûrdur) ve hazfedilmesi (bu durumda nasb okunur)ne göredir. Merfû okunuşu ise, Arapların, şeklindeki kullanışlarına göredir. Bu izahlara göre, cümlesindeki, kasemin cevâbı olmuş olur. Buna göre sanki, "Ben (Allah), o peygamberin, "Ya Rabb!" deyişine yemin ederim" denilmek istenmiş, veyahut da "O'nun, "Ya Rabb!" deyişi, benim kasemimdir, buna kasem derim..." demek istemiştir. Ben de derim ki: Keşşaf sahibinin ileri sürdüğü bu izahlar da birtakım zoraki açıklamalardır. Burada, Kur'ân'da çokça görülen bir takdir bulunmaktadır ki, buda, (......) kelimesinin dakdir edilmesidir. Buna göre kelamın takdiri, "Onun, Ya Rabb!" deyişini hatırla" şeklinde olur. Mecrûr okunmasına gelince, bu durumda kelamın takdiri "Onun, "Ya Rabb!.." deme vaktini hatırla.." şeklinde olur. Mutlaka bir takdir yapmak gerekiyorsa, Kur'ân'da sürüp gelen şeyin takdir edilmesi, başkasının takdir edilmesinden daha evlâ olur. İbn Abbas'ın, bu ifadenin tefsiri hususunda, "Bu ifadeyle, "Ya Rabb!" denildi" manasının kastedildiğini, bu kelamın sonundaki hâ'nın ziyâde olduğunu söylediği rivayet edilmiştir. İkinci Bahis: (......) kelimesi de, tıpkı (......) kelimesi gibi masdardır. Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'in "Peygamber, kîl kâl'den, dedikodudan nehyetti" şeklindeki açıklaması da böyledir. Leys de, şöyle der: "Araplar, "Bu husustaki kîl u kâl çoktur" ifadesini kullanırlar." Şemir, Ebû Zeyd'den, şu deyimlerin kullanıldığını söylediğini rivayet etmiştir: "Senin kîlün, kavlin, kâlin ve mekâlin (yani sözün...) ne güzeldir!" Üçüncü Bahis: (......) kelimesindeki hâ zamiri, Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'e râcidir. Dördüncü Bahis: Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem), kavminden dolayı canı sıkılıp, onların küfürde ısrarlarını anlayınca, onların iman etmeyen bir toplum olduklarını haber vermiştir ki bu, Cenâb-ı Hakk'ın, Hazret-i Nûh (aleyhisselâm)'un söylediğini naklettiği, "Ya Rabbî! Gerçekten onlar bana isyan ettiler. Malı ve evlâdı, hüsrandan başka bir şey artırmayan kimselere uydular..." ımkt) demesine yakın bir ifadedir. Daha sonra Cenâb-ı Hak, Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'e, "Şimdilik sen onlardan yüz çevir, aldırma!" demiş, böylece peygamberine, (şimdilik) onların yakasını bırakmasını emretmiştir ki, bu ifadenin zımnında, Cenâb-ı Hakk'ın Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'i, kavmine azâb ile bedduada bulunmaktan men ettiği hususu bulunur. Safh, yüz çevirmek, aldırmamak, vazgeçmek anlamındadır. Daha sonra Cenâb-ı Hak, "Selam, de" demiştir. Sîbeveyh, bunun manasının "mütareke" olduğunu söylemiştir ki, bunun bir benzeri de, Hazret-i İbrahim (aleyhisselâm)'in, babasına, "Selam sana. Senin için Rabbime istiğfar edeceğim " (Meryem, 37) demesi ve "Size selâm (olsun). Biz câhilleri aramayız" dediler"(Kasas, 55) ayetidir. Cenâb-ı Hak, "Artık pek yakında bilip öğrenecekler" buyurmuştur ki, bundan maksat, tehdittir. Bu ifâdeyle ilgili birkaç mesele vardır: Nâfî ve İbn Âmir, tâ ile ve muhatap sîgasıyla, "bileceksiniz..." şeklinde okurlarken, diğerleri, bir önceki ayette geçen, "iman etmeyen kavim..." ifadesine râci olmak üzere, yâ ile"bilecekler" şeklinde okumuşlardır. Bazı kimseler kâfire selâm verilebileceği hususunda, bu ayetle istidlal etmişlerdir. Ben derim ki: Eğer bu istidlal doğru ise, bu, kâfire selâm verirken, sadece, "selâm.." sözüyle yetinilmesini; mü'min kimseye de, "selâmün aleyküm" denilmesini gerektirir ki, bundan maksad, müslüman ve kâfire verilebilecek selâmların ayrı olduğuna dikkat çekmektir. İbn Abbas, Cenâb-ı Hakk'ın, "Sen onlardan yüz çevir, aldırma. "Selâm"de"ayetinin, Seyf (yani Tevbe 5) ayetiyle menşûh olduğunu söylemiştir ki, bana göre, bu gibi yerlerde nesh bulunduğunu söylemek müşkil ve zordur. Çünkü emir, ilgili fiilin, sadece tek bir defa yapılmasını ifâde eder. Binâenaleyh, (memur) o emri tek bir defa yerine getirdiğinde lafzın delâleti sakıt olur. Şu halde, bu gibi yerlerde nesh bulunduğunu söylemeye ne hacet var? Bunun bir benzeri de, "Yemînu'l-fevr" (dil alışkanlığıyla, acele yapılan yemin) olup, bu, fukahâ nezdinde meşhurdur. Bu yemin, lafzın, bazan örf karînesiyle kayıtlanabileceğine delâlet etmektedir. Durum böyle olunca, bu gibi yerlerde neshi iltizam etmeye ihtiyaç kalmadığı anlaşılır. Doğruyu en iyi bilen Allah'tır. Raiınıet ve rıdvân bulutları üzerine olsun, efendimiz müellif şöyle der: Bu sûrenin tefsiri, 603 H. senesinin Zilhicce ayının 11. günü olan Pazar günü tamamlanmıştır. Her şeyin evvelinde ve sonunda, açıktan ve gizlice yapılan hamdler Allah'a; salât ü selâm da, ebedîyyen ve daima mukarreb meleklerine, nebilerine ve resullerine olsun... Bahusus, Hazret-i Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)'e, O'nun âline, ashabına, onların hepsine olsun... |
﴾ 89 ﴿