12

"De ki: "Peygamberliğini bildiren ilk insan ben değilim. Bana ve size ne yapılacağını bilemem. Ben, bana vahyolunmakta bulunanlardan başkasına uymuyorum. Ben, apaçık korkutandan başkası da değilim." De ki: "Bana haber verin, eğer (bu Kur'ân) Allah tarafından (gönderilmiş) olup da, siz onu inkâr ediyorsanız ve îsrailoğullarından bir şahit de onun benzerine (istinaden) buna şahitlik etmiş ve iman etmiş olduğu halde, siz (iman etmeyi) kibrinize yediremiyorsanız (zulmetmiş olmaz mısınız?)." Şüphe yok ki Allah, o zalimler güruhunu muvaffak etmez". O kâfirler, iman edenler hakkında dediler ki: "Eğer (iman) bir hayır olsaydı, bizden önce onlar ona erişemezlerdi." (Bunu söyleyenler), onunla hidayeti kabul etmedikleri için de, Bu, eski bir yalandır" diyeceklerdir. Ondan evvel de bir rehber ve bir rahmet olarak, Musa'nın kitabı vardı, işte bu da, zalimleri korkutmak ve iyi hareket edenlere bir müjde olmak üzere, Arapça bir dille (gönderilen ve Tevrat'ı) tasdik eden bir kitaptır".

Bil ki, Allahü teâlâ onlardan, onların, Kur'ân-ı Kerim'in mucize olması hususunda, peygamberin onu kendiliğinden uydurup sonra da, bir yalan olmak üzere, bunun Allah'ın kelâmı olduğunu söylediklerini nakledince, onların bir başka şüphelerini de nakletmiştir ki, o da şudur: "Bu kâfirler, Hazret-i Muhammed'den, ezici, ilginç mu'cizeler vermesini istiyorlardı. İşte Cenâb-ı Hak bu hususa, "De ki; "Peygamberliğini bildiren ilk insan ben değilim" buyurmak suretiyle cevap vermiştir. (bid') ve (bedi') "başlangıç" demektir. "Bid'at" ise sünnette olmaksızın ortaya çıkarılan yeni şeye denir. Ayetin bu ifadesi hususunda şu izahlar yapılabilir:

a) Bu ifade, "Ben, o peygamberlerin ilki değilim, binâenaleyh benim, "Ben, Allah tarafından size gönderilmiş bir peygamberim" şeklindeki haberimi yadırgamamanız gerekir ve benim sizi Allah'ın birliğine çağırmamı, putlara tapmaktan nehyedişimi yadırgamamanız gerekir. Çünkü bütün peygamberler, işte ancak bu yolla gönderilmişlerdir" anlamındadır.

b) O müşrikler, Hazret-i Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)'den büyük mucizeler göstermesini ve gaybtan haber vermesini istemişlerdir. Bunun üzerine Hazret-i Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem), "Ben, peygamberlerin ilki değilim" demiştir ki, bu, "Böyle kahir ve kesin mucizeler getirip gaybfardan haber vermek, beşerin takati dışındadır. Ben de peygamberler cinsinden bir peygamberim. Halbuki, o peygamberlerden hiçbiri, sizin istediğiniz şeylere kadir olamamışlardır. O halde onlara ben nasıl kadir olabilirim?" demiştir.

c) O müşrikler, Hazret-i Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)'i yemek yemesi, çarşıda dolaşması ve kendisine tâbi olanların fakir olması ile kınıyorlardı. Bunun üzerine Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem), "Ben, peygamberlerin ilki değilim. Onların hepside böyleydi ve bu durumdaydı. Binâenaleyh, bu saydığınız şeyler, onların nübüvvetlerini. zedelemediğine göre, benim nübüvvetimi de zedelemez.." dedi

Nebî Gaybı Bilemez

Daha sonra Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem), "Bana ve size ne yapılacağını bilemem.." buyurdu. Bu ifadeyle ilgili birkaç mesele vardır:

Birinci Mesele

Ayetin tefsiri hususunda şu iki izah yapılabilir:

a) Ayetin ifade ettiği mana, dünya hallerine hamledilebilir.

b) Ahiret hallerine hamledilebilir..

Bunlardan birincisi hususunda şu izahlar yapılabilir:

1) "Ben, benim ve sizin işinizin nereye varıp dayanacağını ve bizden hangimizin galib, hangimizin de mağlub olacağını bilemem.."

Nüzul Sebebi

2) Kelbî'nin rivayetine göre Ibn Abbas şöyle demiştir: "Mekke'de Hazret-i Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)'in ashabının başına gelen belâlar son derece şiddetlenince, Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem), rüyasında hurmaiı, ağaçlı ve sulu bir yere hicret edeceğini gördü. Ve bunu ashabına anlattı. Derken, ashabı sevindi. Ve bunun, müşriklerden yana olan, içine düştükleri o eziyyetlerden bir kurtuluş olacağını sandılar. Derken, bir müddet beklediler, fakat buna dair, herhangi bir eser ve ipucu göremediler. Bunun üzerine ashâb, "Ey Allah'ın Resulü, söylediğine dair herhangi bir alâmet göremedik. Biz, rüyanda gördüğün o topraklara, o arazi ve mıntıkaya ne zaman hicret edeceğiz?" dediler. Bunun üzerine Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) sustu. Derken, Allahü teâlâ, "Ben, Allah'ın bana ve size ne yapacağını bilemem. Bu, rüyamda gördüğüm bir şeydi. Bense, ancak Allah'ın bana vahyettiğine tabi olurum." mealindeki ayetini inzal buyurdu.

3) Dahhâk, bu ifadenin manasının şöyle olduğunu söylemiştir: "Mükellefiyet, şer'î hükümler, cihad, sınanma ve intikam hususlarında, benim ve sizlerin ne ile emrolunduğumuzu bilemem. Ben, sizi ancak Allah'ın, mükâfaat ve ceza hususunda ahiret hallerine dair bana bildirdiği şeyler ile uyarıyorum.."

Nebi Kesin Bilgi Sahibidir

4) Bu ifade ile, "Ben, dünyada bana ne yapılacağını, (yatak) ölümüyle mi öleceğimi, yoksa, tıpkı benden önceki peygamberlerin öldürüldüğü gibi öldürülecek miyim bilemem. Yine ben, ey yalanlayan güruh, size ne yapılacağını; gökten taşlarla taşlanacak mısınız, yoksa yerin dibine mi geçirileceksiniz, yoksa size, diğer ümmetlere davranıldığı gibi mi davranılacak, bilemem.." manası kastedilmiştir.

Bunlardan ikincisine, yani, ayetin ifâde ettiği mananın, ahiret hallerine hamledilmesine gelince, İbn Abbasın şöyle dediği rivayet edilmiştir: "Bu ayet nazil olunca, müşrikler, münafıklar ve yahudiler sevinerek, "Biz, kendisine ve bize ne yapılacağını bilmeyen bir peygambere nasıl tâbi oluruz?" dediler de, bunun üzerine Cenâb-ı Allah, "Biz sana, apaşikâr bir fetih müyesser eyledik, (Bu), geçmiş ve gelecek günahını Allah'ın bağışlaması... içindir... İşte bu, Allah İndinde en büyük kurtuluş ve saadettir"(Feth, 1-5) ayetlerini indirdi ve böylece, peygambere ve ona tabi olanlara ne yapacağını beyan buyurdu. İşte bu sebeple de, bu ayet, neshedildi. Allah, münafıkların ve müşriklerin burnunu sürttü."

Muhakkik ulemanın ekserisi, bu görüşü uzak bir ihtimal saymış ve bu husustaki delillerini de şu şekilde sıralamışlardır:

1) Hazret-i Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)'in, mutlak, kendisinin bir peygamber olduğunu bilmesi gerekir. O, kendisinin bir peygamber olduğunu bilince de, kendisinden büyük günahların südûr etmeyeceğini ve bağışlanacağını da bilir. Durum böyle olunca da, Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'in, bu günahlarının bağışlanıp bağışlanmayacağı hususunda şüpheye düşmesi de imkânsız olur.

2) Peygamberlerin velî kimselerden daha üstün halde olduklarında şüphe yoktur. Binâenaleyh Cenâb-ı Hak, velî kimseler hakkında, "Rabbimiz Allah'dır" deyip de sonra doğruluğu iltizâm edenlere (evet) onlara hiçbir korku yoktur. Onlar mahzun da olmayacaklardır" (Ahkâf, 13) buyurunca, müttakîlerin önderi, peygamberlerin ve velîlerin lideri olan Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'in, kendisinin bağışlananlardan mı, yoksa azâb görenlerden mi olduğu hususunda bir şüphe içinde bulunması nasıl düşünülebilir?!

3) Allahü teâlâ, "Allah, elçiliğini nereye vereceğini çok iyi bilendir.." En'âm. buyurmuştur ki, bununla o peygamberin halinin mükemmelliği ve Allah'ın huzuruna alabildiğine yakın olduğu kastedilmiştir. Binâenaleyh, hali böyle olan bir kimsenin, kendisinin azâb görenlerden mi yoksa bağışlananlardan mı olduğu hususunda bir şüphe içinde bulunması ona nasıl uygun düşer? Böylece, bütün bunlardan bu görüşün zayıf olduğu anlaşılmıştır.

İkinci Mesele

Keşşaf sahibi, "Allah'ın ne yapacağı..." anlamında, yâ'nın fethasıyla, (Ma yef'alu...) şeklinde de okunduğunu söylemiştir. Buna göre şayet karşı taraf, "Ayetteki ifâdesi müsbettir, menfî değildir. Binâenaleyh, ayetin, şeklinde değil de, şeklinde olması daha uygun olurdu..." derse, biz deriz ki: İfadenin takdiri, "Ben, bana ne yapılacağını bilemem; ben size ne yapılacağını bilemem..." şeklindedir.

Daha sonra Cenâb-ı Hak, "Ben, bana vahyolunmakta bulunanlardan başkasına uymuyorum..." buyurmuştur ki bu, "Ben, söylediğim sözleri ve yaptığım işleri, vahyin muktezâsına göre söyler ve yaparım" demektir.

Kıyası kabul etmeyenler bu ayete tutunarak, şöyle demişlerdir: Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem), söylediği her sözü, yaptığı her işi, Allah'ın kendisine vahyettiği nass ile söyleyip yaptığını ifâde etmiştir. Binâenaleyh, bizim durumumuzun da böyle olması gerekir. Bunlardan birincisinin, yani onun ancak vahye dayandığının delili, Cenâb-ı Hakk'ın, "Ben, bana vahyolunmakta bulunanlardan başkasına uymuyorum..."ifadesidir. İkincisinin, yani, bizim de böyle olmamız gerektiğinin delili, "Ve ona uyun..." (A'râf, 158) ayetiyle, "Artık onun emrinden uzaklaşıp gidenler ... çekinsinler.." (Nûr, 63) ayetidir. Daha sonra Cenâb-ı Hak, "Ben, apaçık korkutucudan başkası da değilim" buyurmuştur. Mekkeli müşrikler, Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'den, çok ileri derecede mucizeler getirmesini ve gaybtan haberler vermesini istiyorlardı. Bunun üzerine Cenâb-ı Hak, Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'e, "De ki: "Ben, apaçık bir uyarıcıdan başkası da değilim. Beşerin kudreti dışında kalan işlere kadir olan ve gayblan bilen, sadece Allahü teâlâ'dır" demesini emretti.

Hakkı Tekzibin Cezası

Daha sonra Cenâb-ı Hak ki: "Bana eğer (bu Kur'ân) Allah tarafından (gönderilmiş) olup da, siz onu inkâr ediyorsanız ve İsrailoğullarından bir şahit de onun benzerine (istinaden) buna şahitlik etmiş ve iman etmiş olduğu halde, siz (iman etmeyi) kibrinize yediremiyorsanız, (zulmetmiş olmaz mısınız?)" buyurmuştur. Bu ayetle ilgili birkaç mesele vardır:

Birinci Mesele

Ayetteki şartın cevabı mahzûf olup kelamın takdiri şöyledir: "Eğer bu kitap Allah katından ise, siz de onu inkâr etmiş iseniz ve onun doğruluğuna dair İsrailoğullarından birisi de şahitlik etmiş de siz de bu hususta büyüklük taslamış iseniz, hiç şüphesiz sizler, hüsrana uğrayanlardan olmuşsunuzdur.." İşte bu ayetteki cevap hazfedilmiş olup, bunun bir benzeri de senin, "Şayet ben sana iyilik etmiş, sen de bana kötülük etmişsen... ve, ben sana yönelmiş, ama sen benden yüz cevirmissen, muhakkak ki sen bana zulmetmişsindir!" şeklindeki sözündür. İşte buradaki takdir de böyledir.

Yani, "Söyleyin bakalım, şayet bu Kur'ân'ın, mahlûkatın kendisine muarazada bulunamaması sebebiyle Allah katından olduğu sabit olmuş, siz de onu inkâr etmiş ve İsrâiloğullarının en bilgini de onun Allah katından bir mucize olduğuna şehâdet etmiş, siz ise büyüklük taslayıp inkâr etmiş iseniz, o zaman siz, insanların en sapığı olmaz mısınız?.." demektedir.

Bil ki, şartın cevabı, bazı ayetlerde hazfedilmiş, bazı ayetlerde ise zikredilmiştir! Hazfedil meşine gelince bu, hem bu ayette, hem de Cenâb-ı Hakk'ın, "Bir Kur'ân ki, eğer onunla dağlar yürütülseydi veya onunla yer parça parça edilseydi, yahut onunla ölüler konuşturulsaydı..." (Ra'd, 3) ayetinde olduğu gibidir. Bunun zikredilmesine gelince, bu da, Cenâb-ı Hakk'ın, "De ki: "Eğer (Kur'ân) Allah nezdinden de sonra siz onu inkâr etmişseniz, bana haber verin, derin bir muhalefette bulunanın ta kendisi olan (siz) den daha sapık kimdir?" (Fussilet, 52) ve "De ki: "Eğer Allah üzerinizde geceyi ta Kıyamete kadar fasılasız devam ettirirse, Allah'tan başka size bir ziya getirecek Tanrı kimdir?.." (Kassas. 7) ayetlerinde olduğu gibidir.

Beni İsrail Âlimi

Alimler ayetteki, "îsrailoğullarından bir şahit de .. buna şahitlik etmişse.." ifadesiyle ne kastedildiği hususunda ihtilâf edip, şu iki görüşü belirtmişlerdir:

Abdullah İbn Selam

Birinci Görüş: Bu, ekseri ulemanın benimsediği görüş olup, bu şahit, Abdullah İbn Selâm'dır. Keşşaf sahibi şunu rivayet etmiştir: "Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) Medine'ye gelince, Abdullah İbn Şelfim, Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'in yüzüne baktı. Böylece bu yüzün, yalancı bir yüz olmayacağını anladı, bu hususta düşündü ve tefekkürde bulundu. Neticede bunun, beklenen peygamber olduğu kararına vardı. Bunun üzerine Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'e, "Ben sana, sadece peygamberlerin bilebileceği şu üç şeyi soracağım..." dedi:

a) "Kıyamet alâmetlerinin ilki nedir?

b) Cennetliklerin yiyeceği ilk yiyecek nedir?

c) Çocuk babasına mı, anasına mı çeker?.."

Bunun üzerine Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurdu; "Kıyamet alametlerinin ilki, insanları doğudan batıya doğru süren, batıda toplayan ateştir. Cennet ehlinin yiyeceği ilk yiyecek ise, balık ciğerinin fazlasıdır. Çocuğa gelince, erkeğin suyu daha önce gelirse, çocuk erkeğe; kadının suyu daha erken gelirse, çocuk anneye çeker, benzer.." Bunun üzerine Abdullah İbn Selâm, "Ben, senin şüphesiz Allah'ın Resulü olduğuna şehâdet ederim.." dedi ve sözüne şunları ekledi: "Yahudiler iftiracı bir toplumdur. Eğer onlar, sen beni onlara sormazdan önce, benim İslâm olduğumu arılarlarsa, bana senin yanında iftirada bulunurlar.." Derken, yahudiler gelince, Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem), "Aranızdaki Abdullah, nasıl bir kimsedir?" deyince, onlar, "Bizim en iyimizdir, en iyimizin oğludur, efendimizdir, efendimizin oğludur, en bilginimizdir ve en bilginimizin oğludur.." dediler. Bunun üzerine, Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem), "Ya Abdullah müslüman olursa .. ne dersiniz?" deyince, onlar, "Allah, onu bundan korusun.." dediler. Derken, Abdullah huzura çıktı ve, "Allah'tan başka ilâh olmadığına, Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)'in Allah'ın Resulü olduğuna şehâdet ederim" dedi. Bunun üzerine onlar, "Bizim, en kötümüz ve en kötümüzün oğludur o.." dediler ve Abdullah'ın hakkını ketmettiler. Bunun üzerine Abdullah, "Ey Allah'ın Resulü, işte benim korktuğum buydu.." dedi. Sa'd İbn Ebî Vakkas da, "Ben, Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'den, Abdullah İbn Selâm hariç, yeryüzünde yürüyen hiçkimse için, onun cennetliklerden olduğunu söylediğini duymadım.. Ayetteki, "İsrailoğullarından bir şahit de buna şahitlik etti.." ifadesi de onun hakkında nazil olmuştur" demiştir.

Bil ki Şa'bî, Mesrûh ve bir kısım âlim, bu ayette bahsedilen "Şâhid"in, Abdullah İbn Selâm olduğunu kabul etmeyip şöyle derler: "Çünkü Abdullah b. Selâmın müslüman oluşu Medine'dedir ve Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'in vefatından iki yıl öncesine rastlar. Bu sûre ise Mekkîdir. Binâenaleyh, Mekkî olan bu ayeti, Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'in, Medine'de yaşadığı yılların sonunda vuku bulmuş bir hâdiseye hamletmek nasıl mümkün olur?" Kelbi, bu görüşe şu şekilde cevap vermiştir: "Sûre Mekkîdir, ama bu ayet Medenîdir. Çünkü ayetler nazil oluyor ve Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem), bu ayetleri belli sûrelerin belli yerine koymakla emrolunuyordu. Binâenaleyh bu ayet de Medine'de nazil oldu, ama Hak teâlâ peygamberine bunu bu Mekkî sûrenin, işte bu yerine koymasını emretmiştir."

Birisi şöyle diyebilir: "Sizin, Abdullah İbn Selâm hakkında naklettiğiniz bu şey, bir müşkillik arzeder. Çünkü rivayetin zahiri, Abdullah İbn Selâm (radıyallahü anh)'ın, Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'e, bu üç soruyu sorup, Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'in de o cevapları verdiğinde, Abdullah'ın, Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'in o cevapları vermesinden ötürü, iman ettiği zannını uyandırır ki bu, şu iki sebepten ötürü oldukça uzak bir ihtimaldir:

a) Kıyamet alâmetlerinin ilkini ve cennetliklerin yediği ilk yiyeceğin ne olduğunu haber vermek, mümkin şeylerden bir şeyin vukuunu haber vermektir. Böyle bir şey hakkındaki haberin doğru olması, herşeyden önce haberi verenin doğru sözlü olduğu bilindiği zaman ancak bilinebilir. Binâenaleyh eğer biz, haberin doğru oluşundan hareketle, haber verenin doğruluğunu anlamaya çalışırsak, bu, devr-i fasit olur. Halbuki devr-i fasit imkânsızdır.

b) Bu sorulara verilen cevapların ve onları bilmenin akla mucize noktasına ulaşamayacaklarını kesin olarak bilmekteyiz. Hatta, daha çetin sorulara verilen kesin cevaplar bile, mucize olma noktasına ulaşamadıklarına göre, bu gibi sorulara verilen böylesi cevapların mucize noktasına ulaştıklarını söylemek nasıl mümkün olur?"

Buna şu şekilde cevap verebiliriz: Geçmiş peygamberlerin kitaplarının birinde, âhir zaman peygamberine bu soruların sorulacağı ve onun işte bu şekilde cevap vereceği yer almış; Abdullah İbn Selâm'ın da, bunları bildiği için, Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'e bu soruları sorduğunda, Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) bu şekilde cevap verince, bu sayede onun, Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'in Allah tarafından gönderilmiş hak bir peygamber olduğunu anlamış olması muhtemeldir. İzah bu şekilde yapılınca, artık bu cevapları bilmenin mucize olduğunu söylememize gerek kalmaz. Allah en iyi bilendir.

İkinci Görüş: Ayetteki bu ifadeyle, belli bir şahıs kastedil mey ip, aksine bununla, te. Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)'den, Tevrat'ta bahsedilmiş olduğu, orada geleceği müjdesinin serildiği anlatılmaktadır. Buna göre ayetin takdiri manası: "Eğer âdil ve Tevrat'ı bilen air kimse bunu kabul ve itiraf edip, sonra da Hazret-i Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)'e İman etse ve siz de onu inkar etseniz kendinize zulmetmiş ve hakdan sapmış olmaz mısınız?" şeklinde olur. Binâenaleyh bu mana, ayetin bu ifadesiyle ister belli bir şahıs kastedilsin, ister edilmesin, her zaman söz konusudur. Çünkü bu ayetin esas maksadı, Kur'an'ın Allah katından oluşunun kesin mucizelerle sabit olduğuna, Tevrat'ın da, Hazret-i Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)'in geleceği müjdesini taşıdığını bildirmek ve bu iki gerçeğe rağmen, Hazret-i Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)'in peygamberliğini kabul etmemenin akla yakışmadığını belirtmektir

Üçüncü Mesele

Ayetteki "Onun benzerine ..." ifâdesi hakkında, âlimler bazı izahlar yapmışlardır. Ama doğruya en yakın olanı şöyle dememizdir: Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem), o Mekke müşriklerine, "Söyleyin bakalım, bu Kur'ân, benim dediğim gibi, Allah katından ise ve söylediğimin bir benzerine de İsrailoğullarından birisi şehâdet edip, böylece imana erip, siz tekebbür eder, kibirlilik taslarsanız kendinize zulmetmiş olmaz mısınız?" demek istemiştir.

Zalimler İflah Olmaz

Daha sonra Cenâb-ı Hak, "Şüphe yok ki Allah zâlimler güruhunu hidayete erdirmez" buyurmuştur. Bu ifadeyle ilgili birkaç mesele var:

Birinci Mesele

Bu, bir tehdid olup, ayette açıkça zikredilmeyen, cevabın yerini tutan bir ifadedir ve takdirî manası, "De ki: "Söyleyin bakalım, eğer bu Kur'ân Allah katından ise ve siz onu inkar eder iseniz, sizler hidayete erenler değil, aksine sapıtmış kimseler olursunuz" şeklindedir

İkinci Mesele

Mu'tezile şöyle demektedir: "Bu ayet, herşeyden önce, Cenab-ı Hakk'ın, kullardan sadır olan kötü fiillerine karşılık, onları hidayetten menettiğini gösterir. Çünkü ayetteki, "Şüphe yok ki Allah zâlimler güruhunu hidayete erdirmez" ifadesi, kendilerine zulmettikleri (günah İşledikleri) için, Allah'ın onları, hidayete erdirmediği hususunda açık bir ifadedir. Binaenaleyh onları, iman ve hidayetten men hususunda gelen bütün ayetlerde durumun buradaki gibi olduğuna İnanmaları gerekir. Allah en iyi bilendir.

Müşrik Enaniyyeti

Daha sonra Cenab-ı Hak, "O kafirler, İman edenler hakkında dediler ki: "Eğer (iman) bir hayır obaydı, bizden önce onlar ona erişemezlerdi" buyurmuştur. Bu ifâdeyle İlgili birkaç mesele vardır:

Birinci Mesele

Ayetin bu ifadesi, Mekke'li müşriklerin, Hazret-i Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)'in peygamberliğini inkâr hususunda ileri sürdükleri bir diğer şüpheyi ortaya koymakta olup, sebeb-i nüzulü hususunda şu izahlar yapılmıştır:

a) Bu söz, Mekke kâfi derinindir. Onlar şöyle demişlerdir: Muhammed'e uyanlar, genelde, Ammâr, Suheyb ve Ibn Mes'ûd gibi fakir ve zavallı kimselerdir. Eğer bu din, iyi, güzel ve hayırlı birşey olsaydı, onlar buna tabî olmada bizi geçemezlerdi."

b) Rivayet edildiğine göre, Cüheyne, Müzeyne, Eşlem ve Gıfâr kabileleri müslüman olunca, Âmir, Gatafan, Esed ve Eşca' kabileleri, "Eğer bu din, iyi, güzel ve hayırlı bir şey olsaydı, kuzularımızın çobanları olan bu kabileler, bizden önce ona girmezlerdi" demişlerdir.

c) Rivayet olunduğuna göre, Hazret-i Ömer'in bir cariyesi müslüman olmuş ve henüz müslüman olmamış olan Ömer onu, yoruluncaya kadar dövüp dururmuş ve "Eğer yorulmasaydım daha fazla döverdim" dermiş. Bunun üzerine Kureyş kâfirleri, "Eğer Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)'in davet ettiği din, hak olsaydı, bu câriye bizden önce o dine giremezdi" dediler.

d) Yine rivayet olunduğuna göre, bu sözü yahûdîler, Abdullah b. Selâmın yanında söylerlermiş

İkinci Mesele

Alimler, ifadesindeki lâm edatının hangi çeşıdden olduğu hususunda şu iki izahı yapmışlardır:

1) Bu cümle hitab tarzında bir ifade olup, "Kâfirler bizzat mü'minlerin yüzüne böyle dediler" manasındadır. Bu tıpkı, "Zeyd Amir'e, yani yüzüne şöyle dedi" cümlesi gibidir. Daha sonra hitab üslûbu bırakılıp, gayb üslûbuna geçilmiştir. Bu tıpkı, "Siz gemilerde olup, gemiler onlan (yani sizi) götürdüğünde..."(Yûnus,22) ayetinde olduğu gibidir.

2) Keşşaf sahibi, bu lâm'ın, "lâmu'l-ecl" olduğunu ve mananın "O kâfirler, iman edenlerin, imanlarından ötürü böyle söylemişlerdir" şeklinde olduğunu söyler.

3) Bana göre burada, şöyle bir üçüncü İzah da yapılabilir: Kâfirler, bazı kimselerin, Hazret-i Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)'e iman ettiklerini duyunca, yanlarında bulunan mü'minlere hitab ederek, "Eğer bu din hayırlı (iyi bir şey) olsaydı, onlar, yani müslüman olan o kimseler-, bu işte bizi geçemezlerdi" demişlerdir.

Bil ki Allahü teâlâ o kâfirlerin bu sözlerini nakledince, buna, "(Bunu söyleyenler), onunla hidayeti kabul etmedikleri için de, "Bu eski bir yalandır" diyeceklerdir" buyurarak cevap vermiştir. Bu, "kâfirler, bunun bir mucize olduğunu anlamayınca, "Bu eski bir yalandır" derler" manasındadır. badesinde amel eden bir âmilin bulunması gerekir. Yine ifadesinin taalluk edeceği bir şeyin bulunması gerekir, ifadesinin, mâzî ve istikbale delâlet eden ifadeler birbirine zıd olduğu için, buradaki zarfında âmil olması doğru olmaz. Dolayısıyla bu ifade nasıl izah edilebilir?

Buna şu şekilde cevap veririz: Buradaki İz zarfının âmili, sözden anlaşıldığı için hazfedilmiş olup, takdiri, "Onlar bununla hidayete ermedikleri zaman, inadları ortaya çıktı ve "Bu, eski bir yalandır" dediler" şeklindedir.

Daha sonra Cenâb-ı Hak "Ondan evvel de bir rahmet olarak Musa'nın kitabi vardı" buyurmuştur. Buradaki, "Musa'nın kitabı" mübteda, (ondan evvel) ifâdesi de, mübtedadan önce gelmiş zarf olan haberdir. "İmamen" kelimesi de, "hâl" olarak mansub olup, bu ifade tıpkı, "Zeyd, ayakta olarak evdedir" demen gibidir. (......) kelimesi şeklinde de okunmuştur. Buna göre mana, "O (Muhammed)'den önceki zâta da Tevrat'ı verdik" şeklindedir. Ayetteki "imamen" kelimesi, "uyulan şey" demek olup, tıpkı imama uyulduğu gibi, Allah'ın dini ve kanunları hususunda kendisine uyulan, yolunca gidilen şey" demektir. "Rahmeten" de, ona iman edip, o kitabtakilerle amel edenlere bir rahmet olarak..." demektir.

Önceki Kısımla Münasebet

Bu ifadenin, kendisinden önceki ifadelerle ilgi ve münasebetinin izahı şöyledir: Müşrikler, Kur'ân'ın doğruluğu hususunda ta'n (tenkid) de bulunmuş ve "Eğer bu din iyi ve güzel birşey olsaydı, fakirler ve zavallılar, bu dine bizden önce girmezlerdi" demişlerdir. Cenâb-ı Hak da sanki şöyle demek istemiş: "Bu Kur'ân'ın doğruluğuna delâlet eden şeylerden birisi de şudur: Sizler, Allahü teâlâ'nın, Hazret-i Musa (aleyhisselâm)'ya Tevrat'ı indirip, bu kitabı uyulan bir rehber yaptığını kabul ediyorsunuz. Ama o Tevrat, Hazret-i Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)'in peygamber olarak geleceği müjdesini taşımaktadır. Binâenaleyh Tevrat'ın, uyulacak bir rehber (kılavuz) kitab olduğunu kabul ettiğinize göre, bu kitabın, Hazret-i Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)'in, Allah tarafından gönderilmiş hak peygamber olduğu hususundaki hükmünü de kabul ediniz

Semavî Kitaplar

Cenâb-ı Hak daha sonra ... "İşte bu da, zâlimleri uyarmak ve iyi hareket edenlere bir müjde olmak üzere, Arapça bir dille (gönderilen ve Tevrat'ı) tasdik eden bir kitabtır" buyurmuştur. Yani bu Kur'ân, Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)'in, Allah tarafından görevlendirilmiş, hak bir peygamber olduğu hususunda, Musa (aleyhisselâm)'nın kitabı, Tevrat'ı doğrulamaktadır. "Lisânen" kelimesi, hâl olarak mansubtur. Ibn Abbas (radıyallahü anh), "Ayetteki "zâlimler" ifadesiyle Mekke müşrikleri kastedilmiştir" der. Yine ayetteki, fiilinin iki değişik kıraati vardır:

a) Bu ayetler daha çok muhatab sigasıyla geldiği için, bu da muhatab olarak, tâ ile"Sen inzar edesin diye" şeklinde okunmuştur. Nitekim Cenâb-ı Hak, bir başka ayetinde de, (Araf, 2)buyurmuştur.

b) Bu kelime, daha önce geçen hitab fail kabul edilerek, yâ ile (O inzar etsin diye) şeklinde okunmuş ve bu zamiri, Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'e isnâd edildiği gibi, Kitab'a da isnâd edilmiştir. Nitekim Cenâb-ı Hak, bir başka ayetinde, "Hamd, kulu (Muhammed'e), (kâfirleri) tarafı ilâhîsinden en çetin bir azab ile korkutsun diye o kitabı indiren Allah'a mahsustur.."(Kehf, 3) buyurmuştur.

Cenâb-ı Hak sonra da "İyi hareket edenlere bir müjde olmak üzere..." buyurmuştur. Zeccâc, en uygun olanın, bu "büşrâ"nın ref mahallinde olması ve takdirinin, ... "Bu bir müjdedir..." şeklinde olduğunu söylemiş ve bunun, "zulmedenleri inzâr edesin ve muhsinler için bir müjde olsun diye..." manasında olmak üzere, nasb mahallinde de olabileceğini belirtmiştir. Velhasıl bu kitabın indiriliş maksadı, yüz çevirenleri inzâr ve itaat edenleri müjdelemektir.

Müstakim İnsanlar

12 ﴿