16"Rabbimiz Allah'tır" deyip, sonra dosdoğru olanlara, işte bunlara hiçbir korku yoktur. Bunlar mahzun da olmayacaklardır. Bunlar, cennet ashabıdırlar. işlemekte oldukları sâlih amellerine mükâfaat olarak, orada ebedî kalacaklardır. Biz insana, ana-babasına iyilik etmesini tavsiye ettik. Anası onu (karnında) zahmetle taşıdı, zahmetle de, doğurdu. Onun bu taşınışı ve sütten kesilmesi otuz aydır. Nihayet o, delikanlılık çağına erdiği ve kırk yaşma vardığı zaman şöyle der: "Ya Rabbi, hem beni, hem de ana-babamı nimetlendirdiğin için şükretmeyi ve razı olacağın iyi amel ve hareketlerde bulunmayı bana ilham et (kolaylaştır). Soyum-sopum hakkında da benim için, salah nasib et. Şüphesiz ben sana döndüm. Şüphesiz ben teslim olanlardanım. İşte bunlar -ki cennet yaranı içindedirler işlediklerinin en güzellerini kabul edeceğimiz, günahlarını bağışlayacağımız kimselerdir. Bu, onların va'dolunduklan gerçek bir vaaddir". Rabbe Bağlanıp Doğru Olanlar Bil ki Allahü teâlâ tevhidinin ve nübüvvet müessesesinin delillerini anlatıp, karcıların şüphelerine yer verince ve bunları cevaplayınca, bunun peşinden, hakkı bulan ve savunanların yolunu da anlatarak "Rabbimiz Allah'tır" deyip, sonra dosdoğru olanlar..." buyurmuştur ki bu ifâdenin ne demek olduğunu Secde Sûresi'nde anlatmıştık. Bu iki sûredeki ifadeler arasındaki fark şudur: Cenâb-ı Hak, Secde Sûresi'nde, meleklerin inerek, "Korkmayın, üzülmeyin" diyeceklerini belirtmiş; burada ise aradaki vasıtayı kaldırarak, bizzat kendisi, "İşte bunlara hiçbir korku yoktur. Bunlar mahzun da olmayacaklardır" buyurmuştur. Binâenaleyh bu iki ayeti bir araya getirdiğimizde; bu ikisinin toplamından, cennetliklere bu müjdeyi meleklerin verebileceği gibi, Hak teâlâ'nın da, arada bir vasıta olmaksızın duyurabileceği de ortaya çıkar. Bil ki bu ayetler, Allah'a iman edip sâlih amelde bulunan kimselere haşr gününden sonra artık bir korku ve hüzün gelmeyeceğine delâlet etmektedir. İşte bundan ötürü muhakkik âlimler, vasfı böyle olan kimselerin, kıyamet gününde, bu günün dehşet ve korkularından emin olacaklarını söylemişlerdir. Bazıları da, bu kimselerden, "ilâhî ceza" korkusunun zail olduğunu, ama Allah'ın celâl ve heybetinin korkusuna gelince, bunun kuldan hiçbir zaman zail olmayacağını söyleyerek şöyle demişlerdir: "Baksana, meleklerin dereceleri bunca yüksek olmasına ve tam manada masum olmalarına rağmen, Allahü teâlâ'nın celâl ve heybetinin korkusu onlardan bile kalkmaz. Nitekim Cenâb-ı Hak, "Onlar, üzerlerindeki Rablerinden korkarlar"(Nahl,50) buyurmuştur." Bu mesele, pek çok ayetin tefsirinde tafsilatlı olarak ele alınmıştı. O ayetlerden birisi de, "O büyük korku onları mahzun etmez" (Enbiyâ, 103) ayetidir. Daha sonra Cenâb-ı Hak, "Bunlardır cennetlik olanlar. İşlemekte oldukları (sâlih amellerine) mükâfaat olarak, orada ebedî kalacaklardır" buyurmuştur. Mu'tezile şöyle der: "Bu ayet şu gibi bazı hususlara delâlet eder: 1) "Bunlardır cennetlik olanlar" ifadesi, hasr manasında olup, cennetliklerin, ancak, "Rabbimiz Allah'dır" deyip, sonra dosdoğru olanlar olduğuna delâlet eder ki bu, büyük günah sahibinin, tevbe etmez ise cennete giremeyeceğini gösterir. 2) "işlemekte olduklan (salih amellerine) mükâfaat olarak" ifadesi, "mükâfaat, yapılan amellerin bir karşılığı değil, Allah'ın bir lütfudur" diyenlerin görüşünün yanlışlığına delâlet eder. 3) "İslemekte oldukları (sâlih amelleri)" ifadesi, fiilin kula âit olduğunu, kul tarafından yapıldığını gösterir. 4) Yine bu ifade, eserin, müessirin halinde hasıl olmasının mümkün olduğuna, yahut diğer bir ifadeyle, önce vaki olan işin, müstakbel mükâfaatı gerektirmesi deliliyle eserin mevcut olduğuna delâlet eder. 5) Kulun, Allah'dan alacaklı olması... Bu tür iyiliklerin en büyüğü, ana-babaya iyilikte bulunmaktır. İşte bundan ötürü, peşisıra bu manaya gelen ifadeye yer verilerek "Biz insana, ana-babasına iyilik etmesini tavsiye ettik" buyurulmuştur. Bu cümle ile ilgili gerekli açıklama, Ankebût ve Lokman sûrelerindeki benzeri ayetlerin tefsirinde geçti. Bu ifadeyle ilgili birkaç mesele var: Farklı Kıraatler Âsim, Hamza ve Kisâi (......) şeklinde okurlarken, diğer kıraat imamları, (......) şeklinde okumuşlardır. Bil ki "İhsan" (iyilikte bulunma), "isâ'e" (kötülükte bulunmanın); "hüsn (iyi) de, "kubh" ün (kötü-çirkin)in zıddıdır. Dolayısıyla ayetteki bu kelimeyi "ihsan" şeklinde okumanın delili, İsrâ Sûresi'ndeki, (23 ayeti)dir. Buna göre bu ifadenin manası, "Biz, insana, ana-babasına iyiliklerini ulaştırmasını emrettik" şeklindedir. İkinci kıraatin delili de, Ankebût Sûresi'ndeki (Aankebut, 8) ayetidir. Kıraat imamlarının hepsi, Ankebût Sûresi'ndeki bu kelimeyi bu şekilde okumuşlardır. Buna göre, tefsir ettiğimiz ayetin manası, yine "Biz insana, ana-babasına güzel olan şeyler yapmasını emrettik" şeklinde olur. Fakat bu "güzel olan şeyler", iyice güzelliği ifade etsin diye, "hüsn" (sırf iyilik) şeklinde okunmuştur. Nitekim Arapçada da "şu adam, sırf ilimdir. Falanca sırf kerem (cömertlik)tir" denilir. Bu kıraata göre "hüsn" ve "İhsan" kelimesi, mefûl-ü mutlak olarak mansubtur. Çünkü bu ifadenin takdiri şeklindedir. Ana Hakkı Daha sonra Cenâb-ı Hak "Anası onu (karnında) zahmetle taşıdı, zahmetle de doğurdu" buyurmuştur. Bu ifadeyle ilgili birkaç mesele vardır: Birinci Mesele İbn Âmir, Âsim, Hamza ve Kisâî, kâfin zammesıyle kurhen şeklinde okurlarken diğer kıraat imamları, kâf'ın fethasıyla kerhen şeklinde okumuşlardır. Bu iki ifadenin, masdarlardan tıpkı (zayıflık); fakrun-fukruu (fakirlik) kelimeleri gibi, isimlerden de deff ve düff; şehd şühd kelimeleri gibi iki değişik kullanılış şekli olduğu söylenmiştir. Vahidî, "kerh" kelimesinin "kerihe" fiilinin masdarı, kürh kelimesinin "kerihe" fiilinin masdarı, kürh kelimesinin ise, "kötü görülen, hoşa gitmeyen" manasında bir isim olduğunu söyleyerek, "Nitekim Cenâb-ı Hak, bir ayetinde "O (cihad) sizin için bir "kürh"dür, hoşlanılmayan bir şeydir.. "(Bakara,216) buyurmuş; bir başka ayetinde de, "Kadınlara kerhen (zorla) vâris olmana... (Nisa, 19) buyurmuştur." Bu ayetteki kelime de "hal" mevkiindedir. İkincisi fethanın dışında okunmaz. Binâenaleyh masdar olan, yahut hal yerinde kullanılanda fethalı okunuş en güzeli; "Onu, zorla götürdüm" cümlesinde olduğu gibi, isim olanda ise en güzeli zammeli okunmuştur" demiştir. Meşakkat Gebelik Sonunda Müfessirler şöyle demişlerdir: "Bu cümlenin manası, "Annesi onu güçlükle taşıdı ve zorluk içinde doğurdu" şeklinde olup, bununla hamileliğin başlangıcı kastedilmemiştir. Çünkü hamileliğin başlangıcı bir güçlük sayılmaz. Nitekim Cenâb-ı Hak da, "Vaktaki o (Âdem eşini) örtüp bürüdü, o da hafif bir yük yüklendi" (Araf,189) buyurmuş ve bununla hamileliğin başlangıcını murad etmiştir. çünkü hamileliğin başlangıcı bir meşakkat değildir. Binaenaleyh hamilelik, Önce nutfe (meni), sonra alaka, sonra mudga (bir çiğnem et)tir. Bu mudga büyüyüp-ağırlaşınca, onu taşıyan, zorla-zahmetle taşımış ve doğum sancısının şiddetiyle de, onu zahmetle doğurmuştur. Üçüncü Mesele Bu ayet, ana hakkının daha büyük olduğuna delâlet etmektedir. Çünkü Hak teâlâ, Önce, "Biz insana, ana-babasına iyilik etmesini tavsiye ettik" buyurmuş ve ana-babayı birlikte zikretmiş, daha sonra anayı özellikle zikrederek, "Anası onu zahmetle taşıdı..." buyurmuştur ki bu, ana hakkının daha büyük ve çocuk yüzünden ananın çektiği zahmet ve meşakkatin daha çok olduğuna delâlet eder. Bu konuda bir çok hadis de vardır: Gebelik Müddeti Cenâb-ı Hak daha sonra, "Onun bu taşınışı ve sütten kesilmesi otuz aydır" buyurmuştur. Bu ifadeyle ilgili bir kaç mesele vardır: Birinci Mesele Bu muzaafı hazfedilmiş türden bir ifade olup, "Onun taşınış müddeti ve sütten kesilmesi müddeti otuz aydır" takdirindedir. "Fisâl", "fitam" demektir. Fitam da, çocuğu sütten kesme demektir. Buna göre eğer, "Ayetin maksadı, sütten kesmeyi değil, süt emzirme müddetini bildirmektir. Öyle ise Cenâb-ı Hak niçin, fitam (sütten kesme) yerine, fisâl (sütten ayırma) kelimesini kullanmıştır?" denilirse, biz deriz ki: Kendisiyle sona erip tamamlandığı için, süt emmenin sonunda fisâl (ayrılış) meydana gelip, bu ayrılış işi, emme işiyle bir uyum teşkil edince, Cenâb-ı Hak buna fitam değil, fisâl demiştir. İkinci Mesele Bu ayet, hamileliğin en az müddetinin altı ay olduğuna delâlet eder. Çünkü hamilelik müddetiyle, süt emme müddetinin toplamı otuz ay olup, Cenab-ı Hak, süt emme müddeti hakkında, "analar çocuklarını tam iki yâ emzirsinler" buyurup, bu müddet otuz aydan çıkarılınca, geriye hamilelik müddetinin asgarisi olarak, altı ay kalır. Hazret-i Ömer (radıyallahü anh)'den şu rivayet edilmiştir: "Bir kadın mahkeme için ona getirilir ve attı ayda doğurduğu için, Hazret-i Ömer (radıyallahü anh) bunun (zinadan) dolayı recmedilmesini emreder. Hazret-i Ali (radıyallahü anh), bunun recmedilemeyeceğinl belirterek, biraz önce yaptığımız hesabı yapar. Rivayet edildiğine göre, Hazret-i Osman (radıyallahü anh) da böyle yapmaya niyetlenince, İbn Abbat (radıyallahü anh) ona bu ayeti okumuştur. Bil ki akıl ve tecrübeler de durumun böyle olduğuna delâlet eder. Çünkü tecrübe sahibi olanlar şöyle demişlerdir: Ceninin oluşması için belli bir zaman söz konusudur. Bu zaman, ikiye katlandığında, cenin hareketlenir. Bu toplam zamana, İki katı zaman daha eklendiğinde, doğum olabilir. Binâenaleyh şimdi biz, o ceninin hilkatinin (yaratılışının) şeklini tam alışının, otuz gün içinde tamamlandığını farzedelim. Bu zaman ikiye katlanıp altmış gün olunca, cenin canlanır, hareket eder. Bu toplama yani altmış güne, bunun iki katı yani yüzyirmi gün eklenince, yani toplam yüzseksen gün, yani altı ay olur, cenin anasından ayrılabilir, doğabilir. Yine faraza ceninin hilkatini otuzbeş günde tamamladığını düşünelim. Dolayısıyla cenin yetmiş günde canlanacak-hareket edecektir. Bu yetmişe, iki katı, yani yüz kırk gün eklenince, toplam, ikiyüz on, yani yedi ay eder. İşte bu durumda da yine çocuk annesinden ayrılır. Yine o çocuğun hilkatinin kırk günde tamamlandığını farzedelim. Bu durumda çocuk, seksen günde canlanacak, ikiyüz kırk günde, yani sekiz ayda anasından doğacaktır. Yine farzedelim ki, çocuğun hilkati kırkbeş günde tamamlanmıştır. Bu durumda çocuk doksan günde canlanacak, ikiyüz yetmiş günde, yani dokuz ayda doğacaktır." Tecrübe sahiplerinin ileri sürdükleri kaide budur. Câlinus "Hamilelik müddetinin ne kadar olduğunu araştırdım ve yüz seksen dört günde doğuran kadın gördüm" demiştir. Ebû Ali İbn Sîna da bunu iddia etmiştir. Binâenaleyh hem Kur'ân'ın nassı gereği, hem tıbbî tecrübeler gereği, hamilelik müddetinin en azı, aynı olup, altı aydır. Hamilelik müddetinin en çoğu meselesine gelince, Kur'ân'da buna delâlet eden bir husus yer almamıştır. Ebû Ali İbn Sînâ, Şifâ adlı eserinin dokuzuncu makalesinin altıncı bölümünde şöyle der: "Bana, çok güvendiğim şahıslardan, bir kadının dört yılda, dişleri çıkmış olarak bir çocuk doğurduğu ve o çocuğun yaşadığı haberi geldi. Aristo'nun da şöyle dediği nakledilmiştir "İnsanın dışındaki canlılarda, doğum ve hamilelik müddetleri bellidir, değişmez. Ama insanlara gelince, kadın bazan yedi ayda, bazan sekiz ayda doğurur. Sekiz ayda doğan çocuklar, Mısır gibi belli beldeler hariç, genelde yaşarlar. Ama genel olan, doğumun dokuz ayda olmasıdır." Yine tecrübe sahipleri şöyle demişlerdir: Bizim, "çocuğun hilkatinin tamamlandığı müddet ikiye katlandığında, cenin canlanır ve bu toplama, iki katı müddet eklendiğinde doğum olur" şeklindeki sözümüz, takrîbî (yaklaşık) olup, tahdîdî (kesin hesaplı) değildir. Çünkü bu müddet günlere göre bazan uzayabilir, bazan noksanlaşabiliyor. Çünkü bu kaide, bir burhana dayanmaz. Bu, insanların tecrübelerine göre söylenmiş, yaklaşık bir sözdür. Allah en iyi bilendir. Devrin Tıbbına Göre Hilkat İbn Sina devamla der ki: "Ceninin hilkatinin tamamlanışı şu devrelerden geçer: 1) Rahim, meniyi içine alıp, onu dışarı atmadığı zaman, meni kendine mahsus olarak, kendi kendine yuvarlaklaşır ve bir küre şeklini alır. Meni sıcaklıktan bozulan şeylerden olduğu için, bu esnada sıcaklıkla ısınır. Çünkü meninin yapısı, sıcaklıkla kuruyan maddelerdendir. Binâenaleyh maksad, o canlının oluşması ve parçalarının sağlam hale gelmesi olunca, meni, altıncı günde kaymak haline gelir. 2) Meni'de, şu üç kanlı noktanın meydana gelmesi. a) Ortada... Ki bu, çocuğun yaratılışı tamamlanınca, kalbi teşkil eden yer. b) Üstte... Bu da beyindir... c) Sağda... Bu da, ciğerlerdir. Daha sonra bu noktalar birbirlerinden uzaklaşır ve aralarından kırmızı iplikçikler meydana gelir. Ki bu, diğer bir üç günden sonra tahakkuk edip ortaya çıkar. Böylece toplam gün sayısı, dokuz olmuş olur. 3) Bu kanın, meydana gelen şeyin tümüne nüfuz etmesi, böylece o şeyin, bir "alaka" haline gelmesidir. Ki bu da, diğer bir altı günden sonra oluşur. Böylece toplam gün sayısı, onbeşe ulaşmış olur. 4) Bu "alaka"nın, ete dönüşmesi halidir ki, bu durumda üç unsur birbirinden ayrılmış ve omurganın içinde beyne kadar uzayan sinirler teşekkül eder. Bu da, ancak oniki günün geçmesiyle meydana gelen bir hadisedir ki, böylece toplam gün sayısı, yirmiyediye ulaşır. 5) Başın, omuzlardan; kol ve bacakların da, kaburgalardan ve karından ayrılması ve yarı sezilebilir bir duruma geçmesi. Ki, bu hadise de, diğer bir dokuz günde tamamlanır. Böylece de gün sayısı, toplam olarak, otuzaltıya ulaşmış olur. 6) Bu uzuvların, birbirinden ayrılması ve tam olarak hissedilir ve algılanır hale gelmesidir ki, bu da, başka bir dört günde oluşur.. Böylece, toplam gün sayısı, kırk güne baliğ olmuş olur. Bazan bu durum, kırkbeşinci güne de taşabilir.. Bunun en az süresi ise, otuzgündür. Böylece, tıbbî deneyler söylediği herşey doğru olan Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'in şu sözündeki haberine tıpatıp uymuş olur: "Sizden herhangi birinizin hilkati, annesinin karnında kırk günde bir araya gelir (tamamlanır) Buhari, Enbiya 1."O yine, tecrübeli insanlar şöyle demişlerdir: "Kırk günden sonra meydana gelen düşükten, tohum ayrılıp da, o düşen şey soğuk bir suyun içine konulduğunda, kol ve bacakları, başı ayrılmış bir biçimde, küçük noktacıklar halinde ortaya çıkar. Üçüncü Mesele Bu ayet, hem hamilelik süresinin en azına, hem de süt emzirme müddetinin en çoğuna delâlet etmektedir. Bunun, hamilelik müddetinin en azına delâlet edişini biraz önce beyan etmiştik. Kadını Töhmetten Koruma Bunun, süt emzirme müddetinin en çoğuna delâlet etmesine gelince, bu da Cenâb-ı Hakk'ın, "Anneler, çocuklarını iki bütün yıl emzirirler. (Bu hüküm) emmeyi tamam yaptırmak isteyenler içindir"(Bakara, 233) ayetinden ötürüdür. Fukahâ, bu iki düstura, fıkıhta pekçok hükmü dayandırmışlardır. Ayrıca, hamilelik müddetinin en azının altı ay olduğu sabit olup, bir kadının altı ay içinde çocuk yapması durumunda, o kadının tarafı (kendisi), zina ve fuhuş töhmetinden korunmuş olur. Süt emzirme müddetinin ekseri süresinin, yukarda bahsedilen süre olduğunun kabul edilmesi durumunda, bu müddetten (İki yıldan) sonra süt emme hadisesi meydana geldiğinde, o kadına, süt emzirmeden dolayı ortaya çıkan hükümler terettüp etmez, ilgili kadın, ilgili taraflardan örtülü kalır (yani, nâmahremlik söz konusu olur). İşte bu noktada, hamileliğin en az süresinin altı ay, süt emzirme süresinin en çoğunun ise, iki tam yıl olarak takdir edilmesinin maksadı, kadından, kadına zarar verecek şeyleri uzaklaştırma; fuhuş vb. töhmetleri ondan uzak tutma gayesi olduğu ortaya çıkar.. Bu, kerim kitabın her kelimesinin altında, akılların, kâmil anlamda kuşatmaktan âciz olduğu, acîb sırların ve latif, hoş şeylerin bulunduğu, o zât-ı ecelli, takdis ve tenzih ederiz.. Vahidi, Kitâbu'l-Basît'inde, İkrime'nin şöyle dediğini rivayet etmiştir: "Kadın dokuz ay hamile kaldığı zaman, çocuğunu, yirmidir ay; altı ay hamile kaldığında da, yirmi dört ay emzirir.." Doğru olan ise, bizim biraz önce belirttiğimiz husustur. Daha sonra Cenâb-ı Hak, "Nihayet o, delikanlılık çağma erdiği ve kırk yaşma vardığı zaman şöyle der: "Ya Rabbi, hem beni, hem de ana-babamı nimetlendirdiğin için şükretmemi... bana ilham et (kolaylaştır)" buyurmuştur. Bu ifâdeyle ilgili birkaç mesele vardır: Eşüdd Çağı Müfessirler bu ayette geçen eşüdd kelimesinin ne demek olduğu hususunda İhtilâf etmişlerdir. Atl'nın rivayetine göre İbn Abbas, "Cenâb-ı Hak bu ifadeyle, onsekiz yaşını kastetmiştir" demiştir. Müfessirlerin ekserisi ise, bunun otuzûç yaş olduğu kanaatindedirler. Ferrâ bu görüşe dair şu şekilde istidlalde bulunmuştur: "Kırk yaşı, bir düzen ve bir intizam içinde, onsekiz yaştansa, otuz üç yaşa daha yakındır. Baksana sen, "Malın çoğuna yakın kısmını veya hepsini aldım" dersin. Böylece de senin bu sözün, "Malın azını, ya da hepsini aldım.." demenden daha güzel olur. Bunun bir benzeri de Cenâb-ı Hakk'ın, "Şüphe yok ki Rabbin, senin, gecenin üçte ikisinden biraz eksik, yarısı, üçte biri kadar ayakta durmakta olduğunu ... biliyor" (Müzemmil, 20) ayetidir. Binâenaleyh, bu kısımlar birbirine yakındır. İşte burada da böyledir." Zeccac da şöyle der: "Evlâ olan, bu ifâdenin otuzüç yaşına hamledilmesidir. Çünkü, insanın bedeni, bu süre içinde kemâle erer." Ben de diyorum ki: Bu konuda esas görüş şudur: Canlıların yaşının dereceleri üçtür. Zira, canlının bedeni, ancak, tabii bir nem ve tabii bir hararetle oluşur. Bu tabii nemin, canlının ömrünün başlangıcında fazla, sonunda ise noksan olduğunda şüphe yoktur. Fazladan nüksana geçiş, ancak, bu iki müddetin tam ortasında bir eşitlik ve denklik olduğu zaman düşünülebilir. Böylece, ömür süresinin, şu üç kısma ayrıldığı sabit olmuş olur: a) Tabii rutubetin, tabii hararete baskın olduğu devre.. Bu devrede uzuvlar, hem kendi içlerinde büyümeye, hem de uzunluk, en ve kalınlık bakımından fazlalaşmaya müsaittirler ki, işte bu neşv-ü nema, büyüyüp gelişme çağıdır. b) Orta kısmı teşkil eden dereceye gelince, bu durumda, tabii nem, tabii hararetin korunmasını, eksiksiz ve fazlasız tam bir şekilde karşılar ki, bu da, duraklama, yani geçlik yasıdır.. c) En son mertebeye gelince, bu da, tabii nemin tabii harareti tam manasıyla koruyamayacağı devredir. Bu koruyamama işi de şöyle ikiye ayrılır: 1) Hemen sezilmeyen bir noksanlaşma ki, bu, "kuhûlet" yaşıdır, çağıdır. 2) Görülebilen bir noksanlaşma ki, bu da, "ihtiyarlık" çağıdır. Binâenaleyh, işte bütün bunlar, kesin, değişmez düsturlardır. Ömrün Merhaleleri Sonra burada, şöyle bir şey de söylenebilir: Ayın, devri, yirmisekiz küsur gün içinde tamamlanır. Binâenaleyh, biz bu yirmisekizi dörde böldüğümüzde, bu sürenin herbiri yedi olmuş olur. İşte bundan dolayı, insanlar, ayı, dört hatta olarak takdir etmişlerdir. Bu haftaların, dünyanın hallerinin değişmesinde büyük tesirleri bulunmaktadır. Bunu iyice kavradığına göre, şimdi biz diyoruz ki: Muhakkik deneyciler, büyüme, neşv-ü nema çağının müddetini dön tane yedi (yıla) ayırmışlardır. Bu dört yedi yıldan herbir yedi yıl sona erdiğinde, insanoğlunu kemâle götürecek bir tür değişiklik meydana gelir. Binâenaleyh, kişinin ömrünün ilk yedi yılı tamamlandığında uzuvları kısmen sertleşir, fiilleri kısmen güç kazanır, zayıf ve tutarsız olan dişleri, yerini kuvvetli dişlere bırakır ve bu yedinci yıl içindeki şehvet kuvveti, hazım bakımından, kendisinden öncekilerden daha kuvvetli olur. İkinci yedi yıl sona erdiğinde ise, hararet kuvvetlenir, rutubetler azalır, damarlar genişler, hazım kuvveti artar, uzuvlar güçlenir, kuvvetlenir, yeterli bir biçimde bir sertlik ve kuvvet meydana gelir ve bu devrede, delikanlıda menî oluşur.. Ve işte bu noktada şeriat, Şafii (radıyallahü anh)'nin de görüşüne göre, bu kimsenin, buluğa ermiş olduğuna hükmeder. İşte bu, kendisinden kurtuluşun olmadığı bir gerçektir. Çünkü, bu vakitte tabii hararet kuvvet kazanır, rutubetler (büyümeyi sağlayan şeyler) azalır; dimağ, dengeye ulaşır ve böylece de, fikir ve zikir demek olan ruhanî kuvvetler kemâle erer.. Böylece de, pek yerinde olarak bu kimsenin aklının kemâle erdiğine hükmedilir. Bu sebepledir ki, şeriat de bu kimsenin buluğa erdiğine ve kendisine şer'î mükellefiyetlerin yöneldiğine hükmetmiştir. Şer'î buluğ yaşının onbeş yıl olduğunu belirten görüş, ne güzel görüştür. Buluğ Çağında Beden Bil ki, bu durumun (onbeş yaş) tamamlandığına, bedenin dış görünüşündeki şu haller de istinat eder: 1) Burun deliklerinin birbirinden ayrılması.. Çünkü, oradaki tabii nem noksanlaşır, böylece de bir ayrılıp şişme meydana gelir. 2) Boğazdaki çıkıntı (gırtlak) meydana gelmesi ve sesin kalınlaşması.. Çünkü, o vakitte yükselen hararet, hançereyi, gırtlağı genişletir; böylece bir çıkıntı meydana gelir; derken, ses de kalınlaşır. 3) Koltuk altlarındaki kokunun değişmesi.. Bu, kalbin, o bölgeye sevkettiği kokan fazlalıktır. Bu böyledir, zira kalbin harareti kuvvetlenince, hiç şüphesiz maddeleri olgunlaştırma ve o maddeyi koltuk altındaki yumuşak et bezlerine atma konusunda güç kazanır. 4) Kılların bitmesi ve ihtilam hadisesinin meydana gelmesi. Bütün bunlar, hararetin kuvvetlenmesi ve böylece de o hararetin, kılları meydana getiren buharların ve çocuk maddesi (menî)nin oluşmasına kadir olmasıdır. İşte bu esnada, çocuklarda, şehvetler harakete geçer, meme çıkıntıları meydana gelir, hayız hali zuhur eder. Bütün bunlar ise, onlardaki tabii hararetin bu ikinci yedi yılın sonunda güç kuvvet kazanması sebebiyle olur. Üçüncü yedi yılda ise, çocuk, kemâl sınırları içine girer, erkeklerde bıyık sakal çıkmaya başlar, güzelliği ve olgunluğu ileri dereceye ulaşır. Dördüncü yedi yılda ise, bu haller gitgide kemale doğru yol alır ve böylece de kemâle ulaşır. Dördüncü yedi yılın bitiminde, artık gelişmeler sona ermiştir. Gençlik yılının müddetine, yani duraklama müddetine gelince; bu tek bir yedi yıl olup, böylece yılların toplam sayısı otuzbeş olmuş olur. Bu müddet, karakterlere göre, bazan fazla bazan da noksan olunca, Cenâb-ı Hak bu husustaki son noktayı kırk yıl olarak belirlemiştir ki, işte bu, insan için, hem şer'an hem de tıbben uygun olan kemâlin gerçekleştiği yaştır. Çünkü bu vakitte, tabii kuvvetlerin fiilleri bir nebze diner ve hayvanî kuvvetlerin fiilleri de son noktaya ulaşır; manevî kuvvetlerin fiilleri, kuvvetlenmeye ve kemâle ermeye başlar. Bu ön bilgileri iyice kavradığına göre, insanın delikanlılık (eşüddehu) çağına erişmesinin bir şey; kırk yaşına erişmesinin ise başka bir şey olduğu böylece senin tarafından anlaşılmış olur. Çünkü insanın, delikanlılık yaşına erişmesi, onun, büyüyüp gelişme çağının sonuna ulaşması; kırk yaşına ulaşması ise, onun, gençlik süresinin sonuna ulaşması demektir. İşte bu vakitten itibaren, tabii ve hayvanî kuvvetler, noksanlaşmaya; aklî ve insanî (nutkî) kuvvetler kemâle doğru yol alır. Ki, bu, ruhun bedenden başka birşey olduğunun delillerinden birisidir. Çünkü kırk yaşına varıldığında, beden noksanlaşmaya; rûh ise kemâle ermeye başlar.. Binâenaleyh, şayet rûh, bedenin aynı (bizzat kendisi) olmuş olsaydı, tek bir özellik (mevsûf) için, aynı anda kemâl ve noksanlaşma gibi iki sıfat tahakkuk etmiş olurdu ki, bu imkansızdır, olamaz. Bizim bildirdiğimiz ve özetlediğimiz bu husus, Kur'ân'ın ifadesinde, sarîh biçimde yer almıştır. Çünkü biz, kırk yaşına varıldığında, tabii ve hayvanî kuvvetler sebebiyle meydana gelen kemâlatların sona erdiğini; aklî ve ruhî kuvvetler sebebiyle meydana gelen kemâlatların da mükemmelleşmeye başladığını beyan etmiştik ki bunun delili, Cenâb-ı Hakk'ın, "Nihayet o, delikanlılık çağına erdiği ve kırk yaşma vardığı zaman şöyle der: "Ya Rabbîhem beni, hem de ana-babamı nimetlendirdiğin için şükretmemi bana ilham et (kolaylaştır)" ayetidir. Binâenaleyh bu, insanın, kulluk âlemine yönelmesinin, Allah'a itaatla meşgul olmasının, (tam anlamıyla), işte bu vakitten itibaren başladığına delâlet eder ki, bu da, nefsanî, aklî ve nutkî (ruhî) kuvvetlerin, işte bu vakitten itibaren olgunlaşmaya başladıkları hususunda açık bir ifadedir. Bu kerim kitabında, işte böylesine kıymetli ve nazik sırları bırakan Zât-ı ecelli takdis ve tenzih ederiz. Nübüvvet Yaşı Müfessirler, bütün peygamberlerin, ancak kırk yaşından sonra peygamber olduklarını söylemişlerdir. Ben derim ki, onların ileri sürdüğü bu husus, Hazret-i İsa (aleyhisselâm)'dan dolayı bir müşkillik arzeder. Çünkü Allahü teâlâ, Hazret-i İsa (aleyhisselâm)'yı ta ömrünün başında nebî kılmıştır. Ancak ne var ki, bu hususta şöyle denilmesi gerekir: Peygamberlere vahiy, genel olarak kırk yaşından sonra gelmiştir. Bu husus, Peygamberimiz (sallallahü aleyhi ve sellem) hakkında da böyledir.. Rivayet olunduğuna göre Ömer Ibnü'l-Abdilaziz, kırk yaşına varınca, "Ey Allah'ım, bana, senin nimetlerine şükretmemi ilham et..." demiştir. Yine rivayet olunduğuna göre, Cebrail (aleyhisselâm), Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'e gelmiş ve şöyle demiştir: "Koruyucu iki meleğe, "Kuluma, ömrünün başlangıcından itibaren arkadaşlık edin (ve yumuşak davranın)" emri verilir. Kul kırk yaşına basınca da, (o iki meleğe) "Kulumu koruyun ve bu işi gerçekleştirin" denilid." Benzeri hadis için bkzi Müsned, 2/29. Bu hadisi rivayet eden zât, bu hadisi zikrederken, sakalı ıslanıncaya kadar ağladı. Bu hadisi Kadî, tefsirinde rivayet etmiştir. 30 Yaşına Kadar Gözetme Bil ki, ayetteki, "Nihayet o, delikanlılık çağına erdiği ve kırk yaşına vardığı zaman" ifadesi, insanın, işte bu zamana yakın bir noktaya kadar, ana-babasının görüp gözetmesine muhtaç gibi olduğuna delâlet eder. Bu böyledir, zira akıl adeta noksan gibidir. Binâenaleyh, o insan için, faydasına olanların gözetilmesi belâların da savuşturulması hususunda ebeveyninin gözetimine mutlaka ihtiyaç vardır. Bu ayette, ebeveynin, çocuk üzerindeki nimetlerinin, o çocuk varlık alemine girdikten sonra, uzun müddete kadar devam ettiğine dair bir dikkat çekme bulunmaktadır. Bu da, ebeveynin nimetlerine, kişinin hakkıyla mukabelede bulunmasının imkânsız olduğuna; sadece bu hususu karşılamak için, duâ ve zikr-ı cemil ile yetinebileceğine delâlet etmektedir. Nüzul Sebebi: Hazret-i Ebü Bekir Vahidî, İbn Abbas'tan ve pekçok kimse de, Önceki ve sonraki müfessirlerden bu ayetin, Ebû Bekir es-Sıddîk (radıyallahü anh) hakkında nazil olduğunu naklederek şöyle demişlerdir: "Bunun delili, Allahü teâlâ'nın, bu ayette hamilelik ile sütten kesilme müddetinin, bu hususlarda insanların farklılık arzetmeleri sebebiyle, bazan daha az, bazan da daha fazla olabilecek belli bir miktar ile sınırlamasıdır. Binâenaleyh, bu sınırlamanın, o kimsenin durumunu dile getirme olduğunun söylenebilmesi için, bu ifadeden tek bir şahsın kastedilmiş olması gerekir. Binâenaleyh, hamilelik süresi ile sütten kesilme süresi bu kadar olan şahsın, Ebû Bekir olması mümkündür. Daha sonra Cenâb-ı Hak, bu insanın vasfı hakkında, "Nihayet o, delikanlılık çağma erdiği ve kırk yaşma vardığı zaman, şöyle der: "Ya Rabbî, hem beni, hem de ana-babamı nimetlendirdiğin için şükretmemi ... bana ilham et" dediğini nakletmiştir. Her insanın, bu sözü söylemediği malumdur. Binâenaleyh, bu ayetten, bu sözü söyleyen belli bir kimsenin kastedilmiş olması gerekir. Hazret-i Ebû Bekir (radıyallahü anh), bu sözü, bu yaşa yakın bir zamanda söylemiştir. Çünkü Hazret-i Ebû Bekir, Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'den iki küsur yaş daha küçüktür. Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) kırk yaşında peygamber olmuştur. Hazret-i Ebû Bekir de, kırka yakın bir yaştaydı. Dolayısıyla Hazret-i Ebû Bekir, Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'i tasdik ve ona iman etmiştir. Bu anlattığımızla, bu ayetlerin, kendilerinden Hazret-i Ebû Bekir'in kastedilmesinin uygun ve elverişli oldukları sabit olmuş olur. Böyle bir uygunluk sabit olunca da, biz diyoruz ki: Biz, bu ayetten kastedilenin Hazret-i Ebû Bekir olduğunu iddia ediyoruz. Bu iddianın delili de, Cenâb-ı Hakk'ın, bu ayetin sonundaki "İşte bunlar -ki cennet yârâm içindedirler- işlediklerinin en güzellerini kabul edeceğimiz, günahlarını bağışlayacağımız kimselerdir" ifadesidir ki bu, bu ayetten kastedilenin, insanların en üstünü olduğuna delâlet eder. Çünkü Allah'ın, amellerinin güzelini kabul edip, günahlarını bağışladığı kimsenin, insanların üstünlerinden ve ulularından olması gerekir. Ümmet, Allah'ın resulünden sonra insanların en üstününün, ya Hazret-i Ebû Bekir, ya da Hazret-i Ali olduğu hususunda ittifak etmişlerdir. Bu ayetten Ali İbn Ebî Talib (radıyallahü anh)'in kastedilmiş olması mümkün değildir. Çünkü bu ayet ancak, bu sözleri, delikanlılık çağına vardığında ve kırk yaşına yaklaştığında söyleyen kimseye uygun düşer. Halbuki, Ali İbn Ebî Talib böyle değildir. Çünkü o, çocukluk süresine yakın bir zamanda iman etmiştir. O halde, bu ayetten kastedilenin Hazret-i Ebû Bekir olduğu sabit olmuş olur. Allah en iyisini bilendir. “Evzi'ni”nin Manası İbn Abbas, ayetteki (......) kelimesinin manasının, "Bana ... ilham et" olduğunu söylerken, Sıhah sahibi de şöyle demiştir: "Onu ona teşvik ettim; o da ona teşvik olundu" manasında olmak üzere, deyimi kullanılır. Yine Arapça'da, "Allah'tan kendisine şükretmemi ilham etmesini istedim de, o da bunu bana ilham etti" anlamında, denilir. Üç Dilek Bil ki Allahü teâlâ, bu duayı yapan kimsenin, kendisinden şu üç talepte bulunduğunu nakletmiştir. Birinci talebi, Allah'ın, kendisini nimetlerine şükretmeye muvaffak kılması. İkinci talep, Allah'ın, kendisini, Allah katında makbul taatları yapmaya muvaffak kılması.. Üçüncüsü de, Allah'ın, kendisi için, onun soyunu sopunu salâh ehli, yani iyi ve güzel kılması... Bu üç şeyin, Kur'ân'da getirildiği biçimde sıralanması hususunda şu iki sebep söz konusudur: Mutluluk Vesileleri Birinci Sebep: Biz, mutluluk derecelerinin üç olduğunu; bunların en mükemmelinin, ruhanî olanları olduğunu; ortasının, bedenî; en düşüğünün de, bu ikisinin dışında kalanlar olduğunu beyan etmiştik. Ruhanî mutluluklar, kalbin, Allah'ın nimetleri ve lütuflarına şükretmekle meşgul olması; bedenî mutluluklar, bedenin, Allah'a İtaat ve hizmetle iştigal etmesi ve haricî yani bu ikisinin dışında kalan mutluluklar ise, çoluk-çocuğun sağladığı mutluluktur. Bu manadaki dereceler, işte bu üç kısımla sınırlı olunca, hiç şüphesiz Cenâb-ı Hak, işte bunları bu şekilde sıralamıştır. 1-Şükre Muvaffakiyet Bu tertibin İkinci sebebi de şudur: Allahü teâlâ (bu ayette), şükretme ifadesini, amelden önce getirmiştir. Çünkü şükür, kalbin; amel ise, uzuvların işidir. Kalbin işi, uzuvların amelinden daha kıymetlidir. Hem, zahir amellerin maksadı da, yine kalbin halleridir. Çünkü Cenâb-ı Hak, "Beni hatırlamak ve anmak için dosdoğru namaz kıl.." (Taha, 13) buyurmuş, namazın zikri sağladığından dolayı matlûb ve makbul olduğunu beyan buyurmuştur. Böylece, kalbin amellerinin, dış organların yapmış olduğu amellerden daha kıymetli olduğu anlaşılır. Kıymetli olanın ise, önce zikredilmesi gerekir. Ayrıca, şükretmekle meşgul olmak, geçmiş nimetlerin haklarını yerine getirmekle meşgul olmak demektir. Zahiri taatlar ile meşgul olmak ise, gelecekteki nimetlerin elde edilmesiyle meşgul olmak demektir. Halbuki, geçmiş hakların kaza edilip yerine getirilmesi, borcun kazası, ödenmesi gibidir. İlerdeki menfaatleri elde etmeyi istemek ise, fazlalığı, daha çoğunu talep etmektir. Borcun ifasının, diğer işlerden önce geldiği ise, malumdur. İşte bundan dolayı, Cenâb-ı Hak şükretme işini diğer taatlardan önce zikretmiştir. Yine Cenâb-ı Allah bu ayette, "şükre muvaffak kılma" talebiyle, "taata muvaffak kılma" talebini, çoluk-çocuğunu, hürriyetini ıslâh etme arzusundan önce getirmiştir, çünkü, ilk iki talep, Allah'ın emrini ululama ve tazim etmekle meşgul olmadır. Üçüncü talep ise, Allah'ın mahlûkatına şefkat gösterme ile meşgul olmadır. Allah'ın emirlerinin tazim edilmesinin, mahlûkata şefkat duymaktan önce gelmesinin gerekli olduğu ise, herkesce malumdur. Altıncı Mesele Alimlerimiz şöyle demiştir: Burada geçen kul, Allah'tan, nimetlerine mukabil kendisine şükretmeyi ilham etmesini talep etmiştir. Ki, bu da, taat ve amellere dair ve varsa herşeyin, ancak Allah'ın yardım ve desteği ile olabileceğine delâlet eder. Kut şayet, fiilleri hususunda müstakil ve hür olsaydı, böyle bir talep abes olurdu. Ayrıca müfessirler ayetteki"... hem beni, ... nimetiendirdiğin için şükretmemi ilham et.." ifadesinden, iman nimetinin kastedildiğini, yahut da, iman nimetinin de bu nimetin içine dahil olduğunu.." ileri sürerek şöyle demişlerdir: Bunun delili, "Bizi, doğru yola, kendilerine nimet verdiklerinin yoluna ilet.."(Fatiha, 6-7) ayetidir. Çünkü, "kendilerine nimet verdiklerinin yolu" cümlesiyle, iman nimeti kastedilmiştir. Bunun böyle olduğu sabit olunca, şimdi biz diyoruz ki: Kul, Allah'a, iman nimetinden dolayı şükretmektedir. Binâenaleyh, iman, Allah'tan değil de kuldan olmuş olsaydı bu, başkasının fiiline karşı değil, Allah'ın fiiline bir şükür olmuş olurdu. Halbuki bu, Cenâb-ı Hakk'ın "... yapmadıkları ile de övülmelerini arzu ederler " (Al-i İmran, 188) ayetinden dolayı çirkindir. İmdi eğer "Farzedelim ki kul, Allah'ın kendisine lütfettiği nimetlerden dolayı Allah'a şükredecek-, bu tamam.. Binâenaleyh, daha nasıl kul, ana-babasına verilen nimetlerden dolayı şükredecek? Kula düşen, Allah'ın kendisine vermiş olduğu nimetlere mukabil, Allah'a şükretmesidir.." denilirse, biz deriz ki: Allah'tan kulun ana-babasına gelen her nimetten o kula da onun eseri ulaşır. İşte bundan dolayı Cenâb-ı Hak, her iki durumda da kula, Rabbine teşekkür etmeyi tavsiye edip emretmiştir. 2- Amel-i Salih Bu duada ele alınan taleplerden ikincisi de, Cenâb-ı Hakk'ın, kulunu, kendisinin hoşuna giden amelleri yapmaya muvaffak kılmasını istemektir. Bil ki, insanın, iyi güzel ve salih olduğuna inandığı şey, ikiye ayrılır: a) Hem kendince, hem de Allah katında güzel olan.. b) Kendince salih, ancak Allah katında güzel olmayan.. Binâenaleyh kul, "sâlih" olanı, kendi zannınca bu iki kısma ayırınca, Allah'dan hem kendince hem de Allah katında "salih" olan amelleri yapmaya muvaffak kılmasını talep etmiştir. Bu ayette ele alınan taleplerden üçüncüsü de, kulun, Cenâb-ı Hakk'tan, nesline salâhı vermesini talep etmesidir. Çünkü bu da, Allah'ın, bir babaya lütfettiği nimetlerin en yücelerindendir. Nitekim İbrahim (aleyhisselâm) de, "Beni de, oğullarımı da putlara tapmaktan uzak tut. " (İbrahim, 35) demişti. Buna göre şayet, ifadesindeki fî harf-i cerri hangi anlamda getirilmiştir?" denilirse, biz deriz ki: Kelâmın takdiri, "Benim için salâhı, neslimin içine sok da, bunu onlara bağışla..." şeklindedir. Bil ki Allahü teâlâ, bu duâ edenin işte bu üç talepte bulunduğunu nakledince, bundan sonra o kimsenin, "Şüphesiz ben sana döndüm. Şüphesiz ben teslim olanlardanım.." dediğini belirtmiştir ki, bundan maksat da, duanın, ancak bir tevbesi ve kişinin müslüman olması halinde geçerli olacağını belirtmektir. Böylece bu kimsenin âdeta, "Ben, bu duaya ancak, sana, küfür ve her türlü kötülükten tevbe edip dönmemden; İslâm'a girmemden; senin emrine ve kazana inkiyât etmemden sonra yöneldim" dediği ortaya çıkmaktadır. Bil ki, bu ayetin Hazret-i Ebû Bekir hakkında nazil olduğunu söyleyenler şöyle demişlerdir: Ebû Bekir'in ana-babası da müslüman idi. Sahabe ve muhacirûn arasında, Hazret-i Ebû Bekir'den başka, ana-babasının birden müslüman olduğu görülmemiştir. Ebû Bekir'in babası, Ebû Kuhafe Osman İbn Amr; annesi de, Ümmü'l-Hayr bintu Sahr İbn Amr'dır. Ayetteki "Ve razı olacağın iyi amel yapmayı..." cümlesine gelince, İbn Abbas, şöyle der; "Cenâb-ı Hak, Hazret-i Ebû Bekir'in duasına icabet etmiş, böylece Ebû Bekir de, Allah yolunda işkenceye maruz kalan dokuz köleyi azâd etmiştir. Bilâl ve Âmir İbn Fuheyre, bunlardandır. Allah, Hazret-i Ebû Bekir'in her yaptığı iyi ve güzel şey hususunda ona destek vermiş, yardım etmiştir. Nesli Islah Cenâb-ı Hakk'ın, "Soyum-sopum hakkında da benim için, salah nasib et.." ifadesine gelince, yine İbn Abbas bu hususta da şöyle der: "Ebû Bekir'in, erkek-dişi ne kadar çocuğu varsa, hepsi iman etmiştir. Yine, Ebû Bekir müstesna, sahabeden, ana-babasının ve oğlan-kız bütün çocuklarının müslüman olması, başka hiç kimseye nasib olmamıştır. Daha sonra Cenâb-ı Hak "Onlara, yani bu sözü söyleyenlere gelince, onlardan (...) kabul edeceğiz,." buyurmuştur. Ayetteki bu fiil, meçhul olarak, yâ'nın dammesiyle "kabul olunacak" şeklinde okunduğu gibi, fethalı nûn ile (......) şeklinde de okunmuştur. Aynı şey, daha sonra gelen fiili için de söz konusudur. Bu iki okuyuşa göre, mana yine aynıdır. Çünkü fiil, her ne kadar meçhul olsa dahi, bu fiilin, Allah'a ait bir iş olduğu malûm olup, bu tıpkı "Daha önce geçmiş olan günahları bağışlanır.." (Enbiya, 36) ayeti gibidir. Böylece Allahü teâlâ, "İşte bunlar, işlediklerinin en güzellerini kabul edeceğimiz (...)" ifadesiyle, bu duâ ile duâ edenlerden, kendisinin zikrini öne alan ve bahsi geçen bu yola giren herkesten (salih amelini) kabul edeceğini beyan buyurmuştur. Allah'ın, o kimsenin "salih amelini kabul etmesi" ise, o kimseye bu ameline mukabil mükâfaat vermesi demektir. İmdi eğer, "Allah, daha güzelini ve aşağısını da kabul ederken, niçin, "onların yaptıklarının en güzeti"ni buyurmuştur?" denilirse, biz deriz ki: Buna şu birkaç yönden cevap verilebilir: 1) Ayetteki, "en güzel" ifadesi ile, "güzel" manası kastedilmiş olup, tıpkı, "Rabbinizden size indirilen şeyin en güzeline, yani indirilen güzel şeye tabi olun " (Zümer, 55) ayetinde olduğu gibidir. Yine bu tıpkı, "Mervan'ın İki oğlunun âdil olanı..." manasında, Nakıs ve Esecc, Mervan'ın oğullarının en âdilleridirler" denilmesi gibidir. 2) "Güzel amel", "kendisine ne sevab, ne de ikab taalluk etmeyen mubah şey" manasına olup, "ahsen" (en güzel)" ise böyle olmayandır, mendub ve farz olan herşeydir. Daha sonra Cenâb-ı Hak, "Günahlarından vazgeçeceğimiz (kimselerdir)" buyurmuştur. Bu "Allah, bu kimselerin taatlarını kabul eder ve günahlarını bağışlar" demektir. Allahü teâlâ daha sonra, "Cennetlikler içinde" buyurmuştur. Keşşaf sahibi şöyle der: "Bunun manası, tıpkı senin, "Kendilerine ikram ettikleri içinde bana da ikram etti, beni de onlardan saydı" manasında, "Emir, ashabından ikiyüz kişi arasında bana da ikramda bulundu" demen gibi olup, "Cennetlikler içinde olanlar ve onlardan sayılanlar" manasında olmak üzere, bu ifade "hâl" olarak mahallen mansubtur. Ayetteki, ifadesi mef'ûl-ü mutlaktır. Çünkü ayetteki, "kabul edeceğiz" ve "geçeceğiz" fiilleri, Allah tarafından, o kimselerin amellerini kabul edeceği ve günahlarını bağışlayacağı hususunda bir "va'd" olup, bundan murad, Cenâb-ı Hakk'ın, sıfatları böyle olanlara, işte böyle muamele edeceğini beyân etmektir ki bu, Allah tarafından olan bir vaaddir. İşte böylece Cenâb-ı Hak, bu vaadinin doğru olduğunu ve bunda hiçbir şüphe olmadığını beyân buyurmuştur. Ehl-i Dünya 17Âyetin tefsiri için bak:20 18Âyetin tefsiri için bak:20 19Âyetin tefsiri için bak:20 20"Ana ve babasına: "Öf size, benden önce nice nice nesiller gelip-geçtiği halde, beni (tekrar dirilip kabrimden) çıkarılacağımla mı tehdid ediyorsunuz?" diyen yok mu? Anası ve babası Allah'a yalvarırlar, (ona), "Yazık sana, imân et! Allah'ın vaadi şüphesiz haktır" derler. (O ise), "Bu, evvelkilerin masallarından başkası değildir" der. İşte bunlar, cinlerden ve insanlardan, ondan evvel gelip-geçmiş ümmetler arasında, üzerlerine (azab) sözü hak olmuş kimselerdir. Çünkü bunlar, hüsrana uğramış olanlardır. Herkesin, yaptıklarına göre bir derecesi vardır. (Bu), onlara hiçbir haksızlık edilmeksizin, amellerinin (karşılığı) tamamen ödensin diyedir. Kâfirlere, cehennemin karşısına getirilip gösterilecekleri gün denilir ki: "Siz bütün zevklerinizi dünya hayatınız içinde yaşayıp bitirdiniz. Bunlarla safa sürdünüz. İşte yeryüzünde haksız yere kibtlenmekte ve fısk-u fücura sapmakta olmanıza mukabil, bugün horluk azabıyla cezalandırılacaksınız". Bil ki Allahü teâlâ önceki ayette, ebeveynine itaatkâr çocuğu anlatınca, bu ayette de, ebeveynine asî olan çocuğu tavsif ederek, "Ana ve babasına "öf size ..." diyen yok mu?" buyurmuştur. Nüzul Sebebi Bu ayet hakkında şöyle iki görüş ileri sürülmüştür: a) Bu ayet, Abdurrahman b. Ebû Bekir (radıyallahü anh) hakkında nazil olmuştur. Bu görüşü benimseyenler şöyle demişlerdir: Abdurrahman'ın ebeveyni onu İslâm'a davet etmişler ama o diretmiş ve "üff size!" demişti. Bu görüştekiler, görüşlerinin doğruluğuna da şu şekilde delil getirmişlerdir: Muaviye, halkın, oğlu Yezid'e biat etmelerini temin konusunda Mervan'a mektup yazınca Abdurrahman b. Ebî Bekir: "Siz Herakliyus (Bizans) sistemini yerleştirmek istiyorsunuz. Ne o, siz çocuklarınız lehine biat mı istiyorsunuz?" demişti. Bunun üzerine Mervan, "Ey insanlar, Abdurrahman, Allahü teâlâ'nın, hakkında, "Ana ve babasına, "Öf size..." diyen kimse"dir" dedi. b) Ayetin bu ifadesiyle belli bir şahıs kastedil mey ip, aksine bu özellikte ve karakterde olan herkes kastedilmiştir. Bu da, ana-babası tarafından hak dine çağrılıp da bu hususta direten ve hakkı kabul etmeyen herkestir. İşte bizce doğru olan, bu görüştür. Bunun delilleri şunlardır: 1) Allahü teâlâ, ebeveynine, "öf size, beni tehdid mi ediyorsunuz?" diyen bu kimseyi, "işte bunlar, cinlerden ve insanlardan, ondan evvel gelip-geçmiş ümmetler arasında, üzerlerine (azab) sözü hak olmuş kimselerdir" buyurarak tavsif etmiştir. Halbuki Abdurrahman (radıyallahü anh)'ın, imân edip, iyi bir müslüman olup, müslümanların ileri gelenlerinden olduğunda şüphe yoktur. Binâenaleyh ayeti bu manaya hamletmek yanlış olur. Eğer onlar, "Rivayet olunduğuna göre, ebeveyni onu İslâm'a çağırıp, ona, ölümden sonra dirilişin olacağını söylediklerinde, o, "Beni, kabrimden çıkarılacağımla, yani öldükten sonra dirileceğim ile mi tehdit ediyorsunuz? Benden önce nice ümmetler gelip geçmiş. Onlardan hiçbirisinin öldükten sonra dirildiklerini görmedim. Abdullah b. Ced'ân, falanca, falanca hani nerededir?" demiştir" derlerse, biz deriz ki: "Sen bunu iyice anladığına göre, şimdi diyoruz ki, işte bunlar, ... üzerlerine (azab) sözü hak olmuş kimselerdir" ifadesinden kastedilenler, Abdurrahman'ın bahsettiği ve kendisinden önce ölmüş olanlar, o müşriklerdir, işte haklarında artık azab hükmü hak olmuş olanlar bunlardır. Velhasıl, "işte bunlar" ifadesi, "benden evvel nice nice nesiller gelip-geçti" ifâdesiyle kastedilenlere işaret olup, yoksa ana-babasına "üf size" diyen ifâdesiyle kastedilene işaret değildir. Bu, Kelbî'nin diğer görüşte olanlara karşı ileri sürdüğü bir husus olup, güzel bir izahtır. 2) O görüşün yanlış olduğu hususundaki ikinci bir izah da şöyledir: Rivayet olunduğuna göre Mervan, Abdurrahman b. Ebû Bekir hakkında böyle söyleyince, Hazret-i Âişe (radıyallahü anh) bunu duyup kızdı ve "Vallahi bu ayetin maksadı o değildir. Fakat Allah, sen babanın sulbünde iken babana lanet etmiştir" dedi. 3) En güçlü bir izah olarak şu söylenebilir: Allahü teâlâ bir önceki ayette, ana-babasına itaatkâr çocuğu nitelemiş, bu ayette ise ebeveynine isyankâr çocuğa yer vermiş ve bu çocuğun vasıflarından olmak üzere, isyanda, ebeveyninin kendisini hak dine, yani Kıyamet ve dirilişe imana davet ettiğinde inkârda direttiğini, tekebbür ettiğini ve inkârı ile ilgili önemsiz ve tutarsız birtakım şüphelere ve kelimelere tutunduğunu belirtmiştir. Durum böyle olunca, ayetin bu ifadesiyle, bahsedilen sıfat ve özellikleri taşıyan her çocuk kastedilmiş olur. Dolayısıyla mutlak olan bir lafzı, belli bir şahısla kayıtlamaya gerek kalmaz. Kıraat Farkları Keşşaf sahibi şöyle der: Ayetteki, "üff" kelimesi, tenvinsiz olarak, fetha ve kesre ile üffe ve üffi olarak üc hareke ile üffen, üffün ve üffün şekillerinde okunan bir kelime olup, tıpkı, birisi dediğinde, bir ağrı-sızı duyduğu anlaşıldığı gibi, insan "ütf" dediğinde de, canının sıkıldığı anlaşılan bir sestir. Ayetteki (......) kelimesindeki lâm, beyân için getirilmiş olup, manası, "Bu uflama, sırf sizden dolayıdır, başkasından dolayı değildir" şeklindedir. Ayetteki, ifadesi, böyle iki nûn ile okunduğu gibi, tek nûn ile, şeklinde ve idğâm ile şeklinde de okunmuştur. Kimileri de bunu, nûn'un fethasıyla (......) şeklinde okumuşlardır ki, bu okuyuşa göre sanki bu okuyuşu, iki nûn'un, iki kesresinin ve yâ harfinin bir araya gelmelerini ağır görmüş de böylece, nûnları biribirine idğâm edip, böylece de onları bire indiren kıraatin bir tahfif (hafifletme) arayışı gibi, bir kolaylık aramış ve böylece birinci nûn'u fetha okumuştur. Cenâb-ı Hak daha sonra onun "(O) "Benden evvel nice nice nesiller gelip-geçtiği halde, yani onlardan hiçbiri diriltilmemişken, beni (tekrar diriltip yerden) çıkarılacağımla mı tehdid ediyorsunuz?" sözünü nakletmiştir. Daha sonra da, "O ikisi Allah'a yalvarırlar, yani, ona ebeveyni Allah'dan yardım dilerler" buyurmuştur. Eğer "Normalde, ..: denilmeliydi?" denilirse, biz deriz ki: Buna şu iki şekilde cevap verebiliriz: a) Bu, "Onlar, oğullarının küfründen ve inkârından ötürü Allah'a sığınırlar" demek olup, harf-i cerr hazfedildiği için, fiil, mef'ûle vasıtasız teaddî etmiştir. b) Burada bâ harf-i cerri hazfedilmiştir. Çünkü buradaki "istigâse" ile, müfessirterin de bunu, "Allah'a o ikisi dua ederler" manasına hamletmeleri gibi, "dua etmek, yalvarmak" manası kastedilmiştir. Binâenaleyh bu fiil ile "duâ" manası kastedilince, harf-i cerr hazfedilmiştir. Çünkü "duâ etme" fiili, bâ harfi cerrini gerektirmez. Ayetteki, "Yazık sana" ifadesi, "Bu ana-baba oğullarına, "Yazık sana" dediler" takdirinde- olup, ifadesi de, "Dirilişe inan" manasındadır. Binâenaleyh, "veyleke" kelimesi, oğulları aleyhine bir beddua olup, bununla, onun gerçekte helak olması değil de, imana karşı bir teşvik kastedilmiştir. Daha sonra yani "öldükten sonra diriliş ile ilgili ilahi vaad haktır, gerçektir" buyurulmuştur. Bunun üzerine o oğulları, onlara, "Öldükten sonra dirilme hakkındaki bu söz ve inanmamı istediğiniz bu şeyler, değersiz şeylerdir ve evvelkilerin masalları, uydurmalarıdır" demiştir. Daha sonra Cenâb-ı Allah, "işte bunlar, üzerlerine (azab) sözü hak olmuş kimselerdir" buyurmuştur, yani bunlar, haklarında azab hükmü verilmiş olan kimselerdir. Bu hususta şöyle iki görüş ileri sürülmüştür: 1) Bu ayetle, Abdurrahman b. Ebu Bekir'in kastedildiğini söyleyenler, ayetin bu ifadesiyle de ondan önce gelip-geçen ümmetlerin kastedildiğini söylemişlerdir. 2) Bu ayetle, Abdurrahman b. Ebû Bekir'in değil, aksine bu özellik ve karakterdeki her çocuğun kastedildiğini söyleyenler, bu tehdidin de işte böyle olanlara âit olduğunu söylemişlerdir. Bu ifadedeki, "gelmiş-geçmiş ümmetler arasında" ifadesi, bir önceki ayetteki, ifadesi gibi olup, biz bu ikinci ifadenin, Arapların, "İkram ettikleri arasında, bana da ikram etti" manasındaki, "Emir, ashabı arasında bana da ikram etti" ifadesi gibi olduğunu söylemiştik. Cenâb-ı Hak, daha sonra, "Çünkü bunlar hüsrana uğramış olanlardır" buyurmuştur. Bu ifadenin başındaki, elifnûn maddesi, "Allah'ın vaadinin hak olduğuna ve bunların hüsrana uğramış kimseler olduklarına inandı" manasında, fetha ile ... şeklinde de okunmuştur. İşe Göre Derece Daha sonra Cenâb-ı Hak, "Herkesin, yaptıklarına göre bir derecesi vardır" buyurmuştur. Bu ifadeyle ilgili olarak şu iki görüş ileri sürülmüştür: a) Allahü teâlâ, önce ana-babasına itaat eden çocuktan daha sonra da âsî olan çocuktan bahsetmiştir. O halde ayetin bu ifadesi sadece mü'minlere mahsustur. Çünkü ana-babasına itaatkâr mü'min için, bu konuda, farklı dereceler ve mertebeler söz konusudur. b) Ayetin bu ifadesi, her iki grubu da içine alıp bu kısımlardan her biri için, iman-küfür ve taat-mâsiyet hususlarında dereceler vardır" manasındadır. İmdi eğer,""Hadislerde cennetlikler hakkında "derece", cehennemlikler hakkında da "dereke" ifadeleri kullanıldığı halde, ayetteki bu "derece" cehennemlikler hakkında nasıl kullanılmış olabilir?" denilirse, biz buna birkaç şekilde cevap veririz: 1) Bu, "tağlîb" yoluyla (daha çok olanı esas alarak) söylenmiş bir ifadedir. 2) İbn Zeyd şöyle der: "Cennetliklerin dereceleri yukarı doğrudur, cehennemliklerin dereceleri de aşağı doğrudur." 3) Ayetteki, "dereceler" ile, artan ve yükselen mertebeler kastedilmiştir. Cennetliklerin derecelerinin artıp yükselmesi, hayırlar ve taatlar hususundadır, cehennemliklerin derecelerinin artışı ise, günah ve kötülükler hususundadır. Cenâb-ı Hak sonra "tamamen ödensin diye..." buyurmuştur. Bu ifade, nün ile "ödeyelim diye" şeklinde de okunmuş olup, bu sözden anlaşıldığı için, illet olduğu şey hazfedilmiş bir ta'lildir. Buna göre sanki, "Allah, onların amellerinin tam karşılığını vermesi; haklarına zulmetmemesi için, amellerinin karşılığını işlerine göre belirlemiş, böylece mükâfaatı derecelendirmiş, ikâbı da derekelendirmiş" denilmek istenmiştir. Allahü teâlâ, herkese hakettiğini vereceğini bildirince, söze, cehennemliklerin hallerini bildirerek başlayıp, "Kâfirlere, 'cehennemin karşısına getirilip gösterilecekleri gün..." buyurmuştur. Bu ifadenin, "kâfirlerin cehenneme girecekleri gün.." manasında olduğu söylendiği gibi, "Cehennemin dehşetini görsünler diye, cehennem onlara gösterildiği gün..." manasında olduğu da söylenmiştir. Zevki Dünyada Tüketme Cenâb-ı Hak, "(denilecek ki) "Siz bütün zevklerinizi dünya hayatınız içinde yaşayıp bitirdiniz" buyurmuştur. Ibn Kesir, bunu istifham hemzesi ile ve med ile, (......) şeklinde okurken; İbn Âmir iki hemze ile ve medsiz olarak, (......) şeklinde okumuşlardır. Diğer kıraat imamları ise haber lafzı ile mazi sigasıyla (......) şeklinde okumuşlardır. Buna göre mana, "Siz, sizin için takdir edilen zevkleri ve rahatlıkları, dünyada iken tastamam yaşayıp bitirdiniz. Artık sizin için, nasibinizi böylece tastamam bitirdikten sonra, geriye hiçbirşey kalmamıştır" şeklindedir. Hazret-i Ömer (radıyallahü anh)'in şöyle dediği rivayet edilmiştir: "İsteseydim, sizin en iyi, en temiz yiyip içeniniz, en güzel giyineniz olurdum. Fakat bana nasib olan güzelliklerin, geriye (ahirete) bırakılmasını istedim." Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'in elbiselerini, bez yamalık bulamayıp, deri parçalarıyla yamalarlarken ehl-i suffe'nin yanına girdiğinde, "Bugün mü daha iyisiniz, yoksa sizden birinizin (herbirinizin) sabah bir elbise, akşam bir başka elbise giyeceği gün mü? yine sabah ayrı bir yemek, akşam ayrı bir yemek yediği ve evinin, tıpkı Kâ'be'nin örtündüğü gibi örtüp döşeyeceğiniz gün mü?" dedi. Ehl-i suffe, "O gün biz daha iyi oluruz" deyince, Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem), "Hayır, hayır bugün daha iyisiniz" buyurdu. " Kenzu'l-Ummal 3/6226. Bu hadisi Keşşaf sahibi nakl etmiştir. Vahidî şöyle der: "Salih kimseler, mükâfaatlarının ahirette daha ileri ve mükemmel olmasını umarak, dünyada geçim darlığını ve zühdü tercih etmişlerdir. Fakat bu ayet, nimetlerden istifade etmenin yasak olduğuna delâlet etmez. Çünkü bu ayet kâfirler hakkında gelmiştir. Allahü teâlâ, kâfirleri, dünyadan istifade edip, Allah'a iman ve taatta bulunmak suretiyle nimet verene şükretmedikleri için kınamıştır. Ama mü'minler, iman etmiş olması sebebiyle, nimet verenin şükrünü edâ etmiştir. Binâenaleyh dünyada nimetlerden istifade etmesi sebebiyle mü'min kınanmaz. Bunun delili, "De ki: "Allah'ın kulları için çıkardığı zinetleri ve güzel-hoş şeyleri kim haram küabilt?(Araf, 32) ayetidir. Evet, nimetlerden istifade etmekten kaçınmanın, daha evlâ olacağı inkâr edilemez. Çünkü nefis, nimetlerden istifâdeyi alışkanlık haline getirdiğinde, artık onlardan uzak durması ve kendini gemlemesi zorlaşır. Bu durumda da hoş ve güzel şeylerden istifade etme meyli, insanı uygun olmayan şeyleri yapmaya sürükler. Böylece bu, biribirlerini çeken, biribirini yapmaya sevkeden şeyler cinsinden olur. İşte bu sebeple de kul, git gide Allah'dan uzaklaşma haline girer. Daha sonra Cenâb-ı Hak, işte yeryüzünde haksız yere kibirlenmekte ve fısk-u fücur yapmakta olmanıza mukabil, bugün horluk azabı ile cezalandırılacaksınız" buyurmuştur, ayetteki, "hûn" horluk-hakirlik (herân) manasınadır. Nitekim bu kelime şeklinde de okunmuştur. Cenâb-ı Hak, bu azabı, şu iki şeye bağlamıştır: a) Kibirlenme ve büyüklük taslama ki bu, kalbin işlediği bir günahtır. b) Fısk-u fücur ki bu da, dış organların işlediği günahlardır. Birincisi, ikincisinden önce zikredilmiştir. Çünkü kalbin halleri, önem bakımından, uzuvların amellerinden daha ileridir. Ayetteki "kibirlenme" İle, onların, hak dini kabul etmekten ve Hazret-i Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)'e imandan tekebbür edip, uzak durmalarının kastedilmiş olması da mümkündür. Fısk, günahlar ve kötülükler demektir. Âlimlerimiz, kâfirlerin, şeriatın (dinin) akaidi ile mükellef oldukları gibi, fer'î (ahkâmı) ile de mükellef olduklarına bu ayeti delil getirerek, "Allahü teâlâ, bunların azabını şu iki sebebe bağlamıştır: a) Kâfirleri, b) Fıskları... Buradaki fıskın, küfürden başka olması gerekir. Çünkü atıf, başkalığı gerektirir. Böylece kâfirlerin fasık (günahkâr) oluşlarının da, haklarında ilahi cezayı gerektirdiği sabit olur. Fısk ise, emredilenleri yapmamak ve yasaklananları yapmaktan başka bir manası yoktur. Allah en iyi bilendir. Ad Kavminin Akıbeti |
﴾ 16 ﴿