20

"Ana ve babasına: "Öf size, benden önce nice nice nesiller gelip-geçtiği halde, beni (tekrar dirilip kabrimden) çıkarılacağımla mı tehdid ediyorsunuz?" diyen yok mu? Anası ve babası Allah'a yalvarırlar, (ona), "Yazık sana, imân et! Allah'ın vaadi şüphesiz haktır" derler. (O ise), "Bu, evvelkilerin masallarından başkası değildir" der. İşte bunlar, cinlerden ve insanlardan, ondan evvel gelip-geçmiş ümmetler arasında, üzerlerine (azab) sözü hak olmuş kimselerdir. Çünkü bunlar, hüsrana uğramış olanlardır. Herkesin, yaptıklarına göre bir derecesi vardır. (Bu), onlara hiçbir haksızlık edilmeksizin, amellerinin (karşılığı) tamamen ödensin diyedir. Kâfirlere, cehennemin karşısına getirilip gösterilecekleri gün denilir ki: "Siz bütün zevklerinizi dünya hayatınız içinde yaşayıp bitirdiniz. Bunlarla safa sürdünüz. İşte yeryüzünde haksız yere kibtlenmekte ve fısk-u fücura sapmakta olmanıza mukabil, bugün horluk azabıyla cezalandırılacaksınız".

Bil ki Allahü teâlâ önceki ayette, ebeveynine itaatkâr çocuğu anlatınca, bu ayette de, ebeveynine asî olan çocuğu tavsif ederek, "Ana ve babasına "öf size ..." diyen yok mu?" buyurmuştur.

Nüzul Sebebi

Bu ayet hakkında şöyle iki görüş ileri sürülmüştür:

a) Bu ayet, Abdurrahman b. Ebû Bekir (radıyallahü anh) hakkında nazil olmuştur. Bu görüşü benimseyenler şöyle demişlerdir: Abdurrahman'ın ebeveyni onu İslâm'a davet etmişler ama o diretmiş ve "üff size!" demişti. Bu görüştekiler, görüşlerinin doğruluğuna da şu şekilde delil getirmişlerdir: Muaviye, halkın, oğlu Yezid'e biat etmelerini temin konusunda Mervan'a mektup yazınca Abdurrahman b. Ebî Bekir: "Siz Herakliyus (Bizans) sistemini yerleştirmek istiyorsunuz. Ne o, siz çocuklarınız lehine biat mı istiyorsunuz?" demişti. Bunun üzerine Mervan, "Ey insanlar, Abdurrahman, Allahü teâlâ'nın, hakkında, "Ana ve babasına, "Öf size..." diyen kimse"dir" dedi.

b) Ayetin bu ifadesiyle belli bir şahıs kastedil mey ip, aksine bu özellikte ve karakterde olan herkes kastedilmiştir. Bu da, ana-babası tarafından hak dine çağrılıp da bu hususta direten ve hakkı kabul etmeyen herkestir. İşte bizce doğru olan, bu görüştür. Bunun delilleri şunlardır:

1) Allahü teâlâ, ebeveynine, "öf size, beni tehdid mi ediyorsunuz?" diyen bu kimseyi, "işte bunlar, cinlerden ve insanlardan, ondan evvel gelip-geçmiş ümmetler arasında, üzerlerine (azab) sözü hak olmuş kimselerdir" buyurarak tavsif etmiştir. Halbuki Abdurrahman (radıyallahü anh)'ın, imân edip, iyi bir müslüman olup, müslümanların ileri gelenlerinden olduğunda şüphe yoktur. Binâenaleyh ayeti bu manaya hamletmek yanlış olur. Eğer onlar, "Rivayet olunduğuna göre, ebeveyni onu İslâm'a çağırıp, ona, ölümden sonra dirilişin olacağını söylediklerinde, o, "Beni, kabrimden çıkarılacağımla, yani öldükten sonra dirileceğim ile mi tehdit ediyorsunuz? Benden önce nice ümmetler gelip geçmiş. Onlardan hiçbirisinin öldükten sonra dirildiklerini görmedim. Abdullah b. Ced'ân, falanca, falanca hani nerededir?" demiştir" derlerse, biz deriz ki: "Sen bunu iyice anladığına göre, şimdi diyoruz ki, işte bunlar, ... üzerlerine (azab) sözü hak olmuş kimselerdir" ifadesinden kastedilenler, Abdurrahman'ın bahsettiği ve kendisinden önce ölmüş olanlar, o müşriklerdir, işte haklarında artık azab hükmü hak olmuş olanlar bunlardır. Velhasıl, "işte bunlar" ifadesi, "benden evvel nice nice nesiller gelip-geçti" ifâdesiyle kastedilenlere işaret olup, yoksa ana-babasına "üf size" diyen ifâdesiyle kastedilene işaret değildir. Bu, Kelbî'nin diğer görüşte olanlara karşı ileri sürdüğü bir husus olup, güzel bir izahtır.

2) O görüşün yanlış olduğu hususundaki ikinci bir izah da şöyledir: Rivayet olunduğuna göre Mervan, Abdurrahman b. Ebû Bekir hakkında böyle söyleyince, Hazret-i Âişe (radıyallahü anh) bunu duyup kızdı ve "Vallahi bu ayetin maksadı o değildir. Fakat Allah, sen babanın sulbünde iken babana lanet etmiştir" dedi.

3) En güçlü bir izah olarak şu söylenebilir: Allahü teâlâ bir önceki ayette, ana-babasına itaatkâr çocuğu nitelemiş, bu ayette ise ebeveynine isyankâr çocuğa yer vermiş ve bu çocuğun vasıflarından olmak üzere, isyanda, ebeveyninin kendisini hak dine, yani Kıyamet ve dirilişe imana davet ettiğinde inkârda direttiğini, tekebbür ettiğini ve inkârı ile ilgili önemsiz ve tutarsız birtakım şüphelere ve kelimelere tutunduğunu belirtmiştir. Durum böyle olunca, ayetin bu ifadesiyle, bahsedilen sıfat ve özellikleri taşıyan her çocuk kastedilmiş olur. Dolayısıyla mutlak olan bir lafzı, belli bir şahısla kayıtlamaya gerek kalmaz.

Kıraat Farkları

Keşşaf sahibi şöyle der: Ayetteki, "üff" kelimesi, tenvinsiz olarak, fetha ve kesre ile üffe ve üffi olarak üc hareke ile üffen, üffün ve üffün şekillerinde okunan bir kelime olup, tıpkı, birisi dediğinde, bir ağrı-sızı duyduğu anlaşıldığı gibi, insan "ütf" dediğinde de, canının sıkıldığı anlaşılan bir sestir.

Ayetteki (......) kelimesindeki lâm, beyân için getirilmiş olup, manası, "Bu uflama, sırf sizden dolayıdır, başkasından dolayı değildir" şeklindedir.

Ayetteki, ifadesi, böyle iki nûn ile okunduğu gibi, tek nûn ile, şeklinde ve idğâm ile şeklinde de okunmuştur. Kimileri de bunu, nûn'un fethasıyla (......) şeklinde okumuşlardır ki, bu okuyuşa göre sanki bu okuyuşu, iki nûn'un, iki kesresinin ve yâ harfinin bir araya gelmelerini ağır görmüş de böylece, nûnları biribirine idğâm edip, böylece de onları bire indiren kıraatin bir tahfif (hafifletme) arayışı gibi, bir kolaylık aramış ve böylece birinci nûn'u fetha okumuştur.

Cenâb-ı Hak daha sonra onun "(O) "Benden evvel nice nice nesiller gelip-geçtiği halde, yani onlardan hiçbiri diriltilmemişken, beni (tekrar diriltip yerden) çıkarılacağımla mı tehdid ediyorsunuz?" sözünü nakletmiştir. Daha sonra da, "O ikisi Allah'a yalvarırlar, yani, ona ebeveyni Allah'dan yardım dilerler" buyurmuştur. Eğer "Normalde, ..: denilmeliydi?" denilirse, biz deriz ki: Buna şu iki şekilde cevap verebiliriz:

a) Bu, "Onlar, oğullarının küfründen ve inkârından ötürü Allah'a sığınırlar" demek olup, harf-i cerr hazfedildiği için, fiil, mef'ûle vasıtasız teaddî etmiştir.

b) Burada bâ harf-i cerri hazfedilmiştir. Çünkü buradaki "istigâse" ile, müfessirterin de bunu, "Allah'a o ikisi dua ederler" manasına hamletmeleri gibi, "dua etmek, yalvarmak" manası kastedilmiştir. Binâenaleyh bu fiil ile "duâ" manası kastedilince, harf-i cerr hazfedilmiştir. Çünkü "duâ etme" fiili, bâ harfi cerrini gerektirmez.

Ayetteki, "Yazık sana" ifadesi, "Bu ana-baba oğullarına, "Yazık sana" dediler" takdirinde- olup, ifadesi de, "Dirilişe inan" manasındadır. Binâenaleyh, "veyleke" kelimesi, oğulları aleyhine bir beddua olup, bununla, onun gerçekte helak olması değil de, imana karşı bir teşvik kastedilmiştir.

Daha sonra yani "öldükten sonra diriliş ile ilgili ilahi vaad haktır, gerçektir" buyurulmuştur. Bunun üzerine o oğulları, onlara, "Öldükten sonra dirilme hakkındaki bu söz ve inanmamı istediğiniz bu şeyler, değersiz şeylerdir ve evvelkilerin masalları, uydurmalarıdır" demiştir.

Daha sonra Cenâb-ı Allah, "işte bunlar, üzerlerine (azab) sözü hak olmuş kimselerdir" buyurmuştur, yani bunlar, haklarında azab hükmü verilmiş olan kimselerdir. Bu hususta şöyle iki görüş ileri sürülmüştür:

1) Bu ayetle, Abdurrahman b. Ebu Bekir'in kastedildiğini söyleyenler, ayetin bu ifadesiyle de ondan önce gelip-geçen ümmetlerin kastedildiğini söylemişlerdir.

2) Bu ayetle, Abdurrahman b. Ebû Bekir'in değil, aksine bu özellik ve karakterdeki her çocuğun kastedildiğini söyleyenler, bu tehdidin de işte böyle olanlara âit olduğunu söylemişlerdir. Bu ifadedeki, "gelmiş-geçmiş ümmetler arasında" ifadesi, bir önceki ayetteki, ifadesi gibi olup, biz bu ikinci ifadenin, Arapların, "İkram ettikleri arasında, bana da ikram etti" manasındaki, "Emir, ashabı arasında bana da ikram etti" ifadesi gibi olduğunu söylemiştik.

Cenâb-ı Hak, daha sonra, "Çünkü bunlar hüsrana uğramış olanlardır" buyurmuştur. Bu ifadenin başındaki, elifnûn maddesi, "Allah'ın vaadinin hak olduğuna ve bunların hüsrana uğramış kimseler olduklarına inandı" manasında, fetha ile ... şeklinde de okunmuştur.

İşe Göre Derece

Daha sonra Cenâb-ı Hak, "Herkesin, yaptıklarına göre bir derecesi vardır" buyurmuştur. Bu ifadeyle ilgili olarak şu iki görüş ileri sürülmüştür:

a) Allahü teâlâ, önce ana-babasına itaat eden çocuktan daha sonra da âsî olan çocuktan bahsetmiştir. O halde ayetin bu ifadesi sadece mü'minlere mahsustur. Çünkü ana-babasına itaatkâr mü'min için, bu konuda, farklı dereceler ve mertebeler söz konusudur.

b) Ayetin bu ifadesi, her iki grubu da içine alıp bu kısımlardan her biri için, iman-küfür ve taat-mâsiyet hususlarında dereceler vardır" manasındadır.

İmdi eğer,""Hadislerde cennetlikler hakkında "derece", cehennemlikler hakkında da "dereke" ifadeleri kullanıldığı halde, ayetteki bu "derece" cehennemlikler hakkında nasıl kullanılmış olabilir?" denilirse, biz buna birkaç şekilde cevap veririz:

1) Bu, "tağlîb" yoluyla (daha çok olanı esas alarak) söylenmiş bir ifadedir.

2) İbn Zeyd şöyle der: "Cennetliklerin dereceleri yukarı doğrudur, cehennemliklerin dereceleri de aşağı doğrudur."

3) Ayetteki, "dereceler" ile, artan ve yükselen mertebeler kastedilmiştir. Cennetliklerin derecelerinin artıp yükselmesi, hayırlar ve taatlar hususundadır, cehennemliklerin derecelerinin artışı ise, günah ve kötülükler hususundadır.

Cenâb-ı Hak sonra "tamamen ödensin diye..." buyurmuştur. Bu ifade, nün ile "ödeyelim diye" şeklinde de okunmuş olup, bu sözden anlaşıldığı için, illet olduğu şey hazfedilmiş bir ta'lildir. Buna göre sanki, "Allah, onların amellerinin tam karşılığını vermesi; haklarına zulmetmemesi için, amellerinin karşılığını işlerine göre belirlemiş, böylece mükâfaatı derecelendirmiş, ikâbı da derekelendirmiş" denilmek istenmiştir. Allahü teâlâ, herkese hakettiğini vereceğini bildirince, söze, cehennemliklerin hallerini bildirerek başlayıp, "Kâfirlere, 'cehennemin karşısına getirilip gösterilecekleri gün..." buyurmuştur. Bu ifadenin, "kâfirlerin cehenneme girecekleri gün.." manasında olduğu söylendiği gibi, "Cehennemin dehşetini görsünler diye, cehennem onlara gösterildiği gün..." manasında olduğu da söylenmiştir.

Zevki Dünyada Tüketme

Cenâb-ı Hak, "(denilecek ki) "Siz bütün zevklerinizi dünya hayatınız içinde yaşayıp bitirdiniz" buyurmuştur. Ibn Kesir, bunu istifham hemzesi ile ve med ile, (......) şeklinde okurken; İbn Âmir iki hemze ile ve medsiz olarak, (......) şeklinde okumuşlardır. Diğer kıraat imamları ise haber lafzı ile mazi sigasıyla (......) şeklinde okumuşlardır. Buna göre mana, "Siz, sizin için takdir edilen zevkleri ve rahatlıkları, dünyada iken tastamam yaşayıp bitirdiniz. Artık sizin için, nasibinizi böylece tastamam bitirdikten sonra, geriye hiçbirşey kalmamıştır" şeklindedir. Hazret-i Ömer (radıyallahü anh)'in şöyle dediği rivayet edilmiştir: "İsteseydim, sizin en iyi, en temiz yiyip içeniniz, en güzel giyineniz olurdum. Fakat bana nasib olan güzelliklerin, geriye (ahirete) bırakılmasını istedim." Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'in elbiselerini, bez yamalık bulamayıp, deri parçalarıyla yamalarlarken ehl-i suffe'nin yanına girdiğinde,

"Bugün mü daha iyisiniz, yoksa sizden birinizin (herbirinizin) sabah bir elbise, akşam bir başka elbise giyeceği gün mü? yine sabah ayrı bir yemek, akşam ayrı bir yemek yediği ve evinin, tıpkı Kâ'be'nin örtündüğü gibi örtüp döşeyeceğiniz gün mü?" dedi. Ehl-i suffe, "O gün biz daha iyi oluruz" deyince, Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem), "Hayır, hayır bugün daha iyisiniz" buyurdu. " Kenzu'l-Ummal 3/6226. Bu hadisi Keşşaf sahibi nakl etmiştir.

Vahidî şöyle der: "Salih kimseler, mükâfaatlarının ahirette daha ileri ve mükemmel olmasını umarak, dünyada geçim darlığını ve zühdü tercih etmişlerdir. Fakat bu ayet, nimetlerden istifade etmenin yasak olduğuna delâlet etmez. Çünkü bu ayet kâfirler hakkında gelmiştir. Allahü teâlâ, kâfirleri, dünyadan istifade edip, Allah'a iman ve taatta bulunmak suretiyle nimet verene şükretmedikleri için kınamıştır. Ama mü'minler, iman etmiş olması sebebiyle, nimet verenin şükrünü edâ etmiştir. Binâenaleyh dünyada nimetlerden istifade etmesi sebebiyle mü'min kınanmaz. Bunun delili, "De ki: "Allah'ın kulları için çıkardığı zinetleri ve güzel-hoş şeyleri kim haram küabilt?(Araf, 32) ayetidir. Evet, nimetlerden istifade etmekten kaçınmanın, daha evlâ olacağı inkâr edilemez. Çünkü nefis, nimetlerden istifâdeyi alışkanlık haline getirdiğinde, artık onlardan uzak durması ve kendini gemlemesi zorlaşır. Bu durumda da hoş ve güzel şeylerden istifade etme meyli, insanı uygun olmayan şeyleri yapmaya sürükler. Böylece bu, biribirlerini çeken, biribirini yapmaya sevkeden şeyler cinsinden olur. İşte bu sebeple de kul, git gide Allah'dan uzaklaşma haline girer.

Daha sonra Cenâb-ı Hak, işte yeryüzünde haksız yere kibirlenmekte ve fısk-u fücur yapmakta olmanıza mukabil, bugün horluk azabı ile cezalandırılacaksınız" buyurmuştur, ayetteki, "hûn" horluk-hakirlik (herân) manasınadır. Nitekim bu kelime şeklinde de okunmuştur. Cenâb-ı Hak, bu azabı, şu iki şeye bağlamıştır:

a) Kibirlenme ve büyüklük taslama ki bu, kalbin işlediği bir günahtır.

b) Fısk-u fücur ki bu da, dış organların işlediği günahlardır. Birincisi, ikincisinden önce zikredilmiştir. Çünkü kalbin halleri, önem bakımından, uzuvların amellerinden daha ileridir. Ayetteki "kibirlenme" İle, onların, hak dini kabul etmekten ve Hazret-i Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)'e imandan tekebbür edip, uzak durmalarının kastedilmiş olması da mümkündür. Fısk, günahlar ve kötülükler demektir. Âlimlerimiz, kâfirlerin, şeriatın (dinin) akaidi ile mükellef oldukları gibi, fer'î (ahkâmı) ile de mükellef olduklarına bu ayeti delil getirerek, "Allahü teâlâ, bunların azabını şu iki sebebe bağlamıştır:

a) Kâfirleri,

b) Fıskları...

Buradaki fıskın, küfürden başka olması gerekir. Çünkü atıf, başkalığı gerektirir. Böylece kâfirlerin fasık (günahkâr) oluşlarının da, haklarında ilahi cezayı gerektirdiği sabit olur. Fısk ise, emredilenleri yapmamak ve yasaklananları yapmaktan başka bir manası yoktur. Allah en iyi bilendir.

Ad Kavminin Akıbeti

20 ﴿