26

"Ad kavminin hemşehrisi olan Hûd'u da an. Nitekim ondan önce de sonra da nice uyana elçiler gelip geçmiştir. Hani o kavmini Ahkâfdaki kavmini, "Allah'dan başkasına kulluk etmeyin. Gerçekten ben, üzerinize gelecek büyük bir günün azabından korkuyorum" diye ikâz etmişti. Dediler ki: "Sen bizi tanrılarımıza tapmaktan döndürmek için mi bize geldin? Öyle ise bizi tehdid etmekte olduğun şeyi, eğer doğru isen haydi getir." (Hûd) dedi ki: "Bunun (ne zaman olacağının) bilgisi ancak Allah nezdindedir. Ben size, gönderildiğim şeyi tebliğ ediyorum. Fakat sizi cahiller güruhu olarak görüyorum." Artık vakta ki onu, vâdîlerine yönelerek gelen bir bulut halinde gördüler. Dediler ki: "Bu, bize yağmur verecek bir buluttur." (Hûd) da, "Hayır, bu çarçabuk gelmesini istediğiniz şeydir, bir rüzgârdır ki onda elem verici bir azab vardır. O, Rabbinin emriyle herşeyi helak edecektir, işte onlar, o hale geldiler ki, evlerinden başka birşey görünmez oldu. İşte günahkârlar güruhunu biz böyle cezalandırırız. Andolsun ki onlara, size bile vermediğimiz nice imkânlar vermiştik. Onlara kulaklar, gözler ve kalbler vermiştik. Fakat ne kulaklan, ne gözleri, ne kalbleri onlara hiçbir fayda vermedi. Çünkü onlar Allah'ın ayetlerini bilerek inkâr ediyorlardı. Nihayet, alay ettikleri şey, çepeçevre onları kuşatıverdi".

Bil ki Allahü teâlâ, kendisinin birliğini ve peygamberlik müessesesinin hak olduğunu isbat için çeşitli deliller getirip, Mekkeliler de, dünya lezzetlerine gömülmüş oldukları ve onlar peşinde gezmeleri sebebiyle, bu delillerden yûz çevirip, bunlara iltifat etmeyince, haklarında, "Kâfirler, cehennemin karşısına getirilip gösterilecekleri gün denilir ki: "Siz bütün zevklerinizi dünya hayatınız içinde yaşayıp bitirdiniz" buyurmuştur. Durum böyle olunca da, Âd kavminin, malca, kudretçe ve makamca Mekkelilerden daha ileri olduklarını, buna rağmen küfürlerinin uğursuzluğu sebebiyle, bu azabın kendilerine musallat kılındığını beyân etmiş ve bu kıssayı, Mekkeliler ibret alıp, elde ettikleri dünyalıklarla aldanmayı bıraksınlar ve dini elde etmeye yönelsinler diye zikretmiştir. İşte bundan ötürü, Allahü teâlâ bu kıssayı burada anlatmıştır. Bu da, daha önce geçen kısma uygundur. Zira herhangi bir toplumda mevcut olan bir âdeti tenkit ve takbîh etmek isteyen kimsenin yapacağı iş darb-ı mesel getirmek ve o âdeti sürdüren kimseyi meseldekine benzer bir akıbetin beklediğini düşündürmektir.

Ahkâf

Ayetteki, "Ad'ın hemşehrisi olan Hûd'u ... hanrla" emri, "Ey Muhammed, kavmim Mekkelilere, Hûd (aleyhisselâm)'dan bahset. Çünkü Hûd, kavmini, iman etmezlerse, Allah'ın azabının geleceğini söyleyerek ikaz etmişti" demektir. Ayetteki hakkında Ebû Ubeyde şöyle demiştir: "Hıfk" kelimesi, uzun, eğri-bûğrû kum yığını manasına olup, böyle kum yığınlarına "mahkût" denilir". Ferrâ da şöyle demiştir: "Ahkâf'ın müfredi "hıfk"dır. Hıfk, büyük olmayan, kesik-kesik ve eğri-büğrü olan kum yığını demektir." İbn Abbas (radıyallahü anh), "Ahkâf "in, Uman ile Mühre arasında bir vadi olduğunu söylemiştir.

"Nüzür", inzâr (ikaz) edici manasındaki "nezir" kelimesinin çoğuludur. deyimi, "önünde",,deyimi de "arkasında" demektir. Buna göre mana, "Hûd (aleyhisselâm) kavmini uyarmış ve onlara, "Allah'dan başkasına tapmayın, çünkü başınıza, o azabın gelmesinden korkuyorum" demiştir" şeklindedir. Bil ki, Hûd (aleyhisselâm)'dan önce gönderilmiş peygamberler ile, ondan sonra gönderilmiş bütün peygamberler, aynen onun gibi tnzarda bulunmuşlardır.

Daha sonra Cenâb-ı Hak, o kâfirlerin "Sen, bizi (...) döndürmek için mi geldin?" dediklerini anlatmıştır. "İlk", çevirmek, alıkoymak manasınadır. Nitekim Arapça'da, "O, onu görüşünden çevirdi" manasında, denilir. Bu idadenin manasının, "Sen bizi çeşitli yalanlarla, ilahlarımızdan ve onlara ibadet etmekten kaydırmak için mi geldin?" şeklinde olduğu söylenmiştir. "O halde şimdi, eğer vaadinde doğru isen, müşrik olduğumuz için başımıza gelecek diye bizi tehdid ettiğin o şeyi getir." İşte bu noktada Hud (aleyhisselâm), "Bunun bilgisi ancak Allah katındadır" demiştir. Hûd (aleyhisselâm)'un bu sözü, onların, "O halde şimdi, bizi tehdid ettiğin o şeyi getir" şeklindeki sözlerine cevap olmaya elverişli bir sözdür. Çünkü onların bu sözleri, o azabın hemen gelmesini istemektir. İşte bundan dolayı Hûd (aleyhisselâm) onlara, "bu azabın ne zaman olacağı hususundaki bilgi bende değildir. Bunun bilgisi ancak Allah katındadır. Ben size, benimle gönderilen mesajı size tebliğ ediyorum. Bu da sizi o azabtan sakındırmak, o azab hususunda ikaz etmektir. Fakat o azabın ne zaman olacağı bilgisini Allah bana vahyetmedi. Ne var ki ben sizi, câhil bir toplum olarak görüyorum" dedi. Hûd (aleyhisselâm)'un bu sözü şu manalara gelir:

a) Sizler, peygamberlerin, kendilerine müsaade edilmeyen şeyler hakkında, sorulmak için gönderilmeyip, ancak bir tebliğci olarak gönderildiklerini bilmiyorsunuz.

b) Ben sizi, inkârınızda ve cahilliğinizde ısrarlı olduğunuz için câhil bir toplum olarak görüyorum. Böylece bu aşırı cehaletiniz ve utanmazlığınız sebebiyle, o azabın size ineceği vaktin yakın olduğu zannı bana galiptir.

c) Ben, sizi, o azabı istemekte ısrar edenler olmanızdan ötürü, câhil bir toplum olarak görüyorum. Farzedelim ki benim doğru olduğumu anlamadınız. Fakat yalancı olduğum da tarafınızdan kesin olarak bilinmemektedir. Öyleyse, sizin bu azabı, böylesine ısrarla istemeniz, büyük bir cehalettir.

O Azabın Mahiyeti

Daha sonra Cenâb-ı Hak, "Artık vakta ki onu gördüler..." buyurmuştur. Müberred, buradaki, uonu" zamiri hakkında şu iki görüşü ileri sürmüştür:

a) Bu zamir, ayette daha önce bahsi geçmeyen "arız" kelimesiyle açıklanan şeye râcîdir. Nitekim Cenâb-ı Hak, bir başka ayetinde, "Onun üstünde hiçbir canlı bırakmadı" (Nahl, 61) buyurmuş, buradaki "onun""zamirinin anlattığı "yeryüzü"nü, malum olduğu için zikretmemiştir. Bu ayetteki zamir de aynı şekilde, bulutları anlatmaktadır. Sanki, "onlar o bulutun arız (peydah) olduğunu görünce... " demektir. Bu, Zeccac'ın tercih ettiği görüştür ki, bu durumda bu, "tefsir şartı üzere olmayan bir izmâr" kabilinden olur.

b) Bu zamirin, (......) ifâdesindeki (......)ya raci olması... Buna göre kelamın takdiri, "Onlar tehdit olunageldikleri o şeyin ortaya çıktığını görünce ..." şeklinde olur. Ebû Zeyd de, gökyüzünün bir tarafında gözüküp, daha sonra kaybolan, gizli kalan buluttur" demiştir hakkında müfessirler şöyle demişlerdir: "Âd kavmine, günlerce yağmur yağmamıştı. Derken Allah, onlara simsiyah bir bulut gönderdi. Ve bu bulut, o kavme el-Muğfs ismi verilen bir vadiden gözüktü. Onlar onun kendi vadilerinden geldiğini görünce sevindiler ve "Bu, bize yağmur yağdıracak olan "ând"dır, buluttur" dediler." Denildiğine göre, Hûd (aleyhisselâm) kavmi arasında bulunuyordu. Derken, çok yağmur yağdıracağı zannedilen simsiyah bir bulut çıktı. Onlar, "Bu, bize yağmur yağdıracak buluttur" dediler de, bunun üzerine Hûd (aleyhisselâm), "Hayır, bu, sizin hemen gelmesini istediğiniz o azabür" dedi; sonra da onun ne olduğunu beyân etmek üzere, "Bu, kendisinde elem verici bir azabın bulunduğu rüzgârdır" dedi, daha sonra da bu rüzgârı niteleyip tavsif etmek için yani, "İnsan, hayvan ve bitki namma ne varsa, Rabbinin emriyle imha eder" buyurdu. Ki bu, "Bu, yıldızların tesirinden ve biraraya gelmelerinden kaynaklanan bir şey değil, tam aksine bu, doğrudan doğruya, size azâb etmek için Allah'ın kudretiyle meydana gelen şeydir" demektir.

Yalnız Binaya Dokunmayan Azab

Daha sonra Cenâb-ı Hak, "İşte onlar, yani Ad kavmi, o hale geldiler ki, evlerinden başka bir şey görünmez oldu" buyurmuştur. Bu ifadeyle ilgili birkaç mesele vardır:

Birinci Mesele

Rivayet olunduğuna göre o rüzgâr, onların çadırlarını kaldırıp, onları havaya yükseltti. Böylece onlar, adeta birer çekirge gibi gözükür oldular.. Ve yine rivayet edildiğine göre, bu azabı ilk gören, onlardan bir kadın oldu. Bu kadın, "Ben, içinde tıpkı ateşin alevleri gibi şeyler bulunan bir rüzgâr gördüm.." dedi. Yine rivayet olunduğuna göre, onların, bunun efîm bir azâb olduğunu anladıkları şeyin ilki, onların, çölde bulunan adamlarının ve hayvanlarının, o rüzgâr sebebiyle gökle yer arasında uçuyor olduklarını görmeleridir... Bunun üzerine onlar da, evlerine girdiler ve kapılarını kapadılar. Derken, o rüzgâr o kapıları, yukarı kaldırdı ve o kimseleri de yere vurup baydı.. Derken, Allahü teâlâ, onların üzerini kumlarla yığdı. Onlar, bu yığınların altında, inleyerek bir hafta kaldılar. Daha sonra, yine aynı rüzgâr, üzerlerindeki o kum yığınlarını kaldırdı; o insanları da denizlere fırlattı.

Yine rivayet olunduğuna göre Hûd (aleyhisselâm), o rüzgârın geleceğini anlayınca, hem kendisi hem de mü'minler için, fışkıran bir pınarın yanına bir çizgi çizdi... Böylece, mü'minler ve Hûd (aleyhisselâm)'a isabet eden o rüzgâr, yumuşak, rahatlatıcı ve hoş oldu; Âd kavmine isabet eden rüzgâr ise, onları yerden kaldırıp göklerde uçurarak, yerlere salıyordu... Mucizenin eseri, işte, rüzgârın böyle farklı farklı oluşuyla zuhur etmiştir. Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'in de, şöyle dediği rivayet edilmiştir: "Allah, rüzgârları idare eden melege, Ad kavmi üzerine, bir yüzük kadar, rüzgâr salıvermesini emretmiştir." Ama, bu kadarı bile, onları tamamiyle helak etmeye yetmiştir. Bu sözün maksadı, Allah'ın kudretinin mükemmel olduğunu ortaya koymaktır. Yine, Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'den, rüzgâr gördüğünde korkarak, şöyle dediği rivayet edilmiştir. "Ey Allahım, senden, o rüzgârların hayrını ve o rüzgârlarla gönderilen şeyin hayırlısını isterim; o rüzgârların kötülüğünden ve o rüzgârla gönderilen şeyin şerrinden de sana sığınırım." Müslim, istiska, 15(2/616).

İkinci Mesele

Asım ve Hamza, yâ ve yâ'nın zammesi ile, (......) kelimesinin nûn'unun dammesi ile, (......) şeklinde okumuşlardır. Ki Kisaî, bu okuyuşa göre, bunun anlamının, "Onların meskenlerinden başka hiçbir şey görülür olmadı" şeklinde olduğunu söylemiştir. Nafi, İbn Kesir, Ebû Amr, İbn Âmir ve Kisaî, muhatap sigasıyla, "görmezsin..." şeklinde okumuşlardır ki, buna göre mana, "Ey muhatap, sen ... göremezsin" şeklinde olur. Asım'dan gelen rivayetlerin birinde Asım, bu ifadeyi, tâ ile nûn'un dammesi ile de, (......) şeklinde okumuştur ki bu kıraat, Hasan el-Basri'nin kıraatidir. Buna göre cümlenin anlamı, "Ad kavminin kalıntılarından, meskenlerinden başka hiçbir şey görünür olmadı..." şeklinde olur. Cumhur, bu kıraatin kuvvetli olmadığını söylemiştir.

Daha sonra Cenâb-ı Hak, "İşte günahkârlar güruhunu biz böyle cezalandırırız..." buyurmuştur ki, bu ifadenin maksadı, Mekke kâfirlerini korkutmaktır. Buna göre şayet, "Allah, "Halbuki sen içlerinde iken (habibim), Allah onları imha etmez" (Enfal, 33) buyurduğuna göre, daha nasıl böyle bir korkutma mevzûbahs olabilir?" denilirse biz deriz ki: O ayet, işin (nübüvvetin) sonuna doğru nazil olmuştur. Binâenaleyh, bu vakitten önce bir korkutma söz konusudur.

Daha İmkânlı Olanların İmhası

Daha sonra Cenâb-ı Hak, Mekke kâfirlerini korkutmuş, kuvvet ve beden cihetinden, Âd kavminin, kendilerinden daha ileri olduğunu beyân ederek, "Andolsun ki onlara size bile vermediğimiz imkânlar vermiştik "Andolsun ki, onlara, size bile vermediğimiz imkânlardan nice imkânlar vermiştik" buyurmuştur. Müberred şöyle der (......)'daki (olumsuzluk anlamında olan) anlamındadır, Buna göre ifadenin anlamı, "Andolsun ki, biz o Âd kavmine imkân ve güç verdiğimiz şeyler hususunda, size herhangi bir imkân ve güç vermedik" şeklinde olur. Ki bu da, "Şüphesiz onlar, sizden daha kuvvetli ve daha varlıklı idiler.." demektir.

İbn Kuteybe de, buradaki (......) harfinin zait olduğunu söylemiştir. Buna göre kelamın takdiri, "Biz, size imkân ve güç verdiğimiz hususlarda, onlara da imkân vermiştik" şeklinde olur. İbn Kuteybenin bu görüşü, şu bakımlardan yanlıştır:

1) Allah'ın kitabından, bir harfin daha manasız ve boş olduğuna, hiçbir kimse hükmedemez.

2) Bu sözün maksadı şudur: "Onlar, kuvvetçe sizden daha üstün idiler. Ama, kuvvetçe ileri olmalarına rağmen, ilahî cezadan kurtulamamışlardır. Öyleyse, ya sizin haliniz nice olur?" Böyle bir mana, ayetin ancak, onların Mekkelilerden daha güçlü kuvvetli olduklarına delâlet etmesi durumunda tam olur.

3) Diğer ayetler de bu anlamı ifâde etmektedirler. Nitekim Cenâb-ı Hak, "Onlar mal ve metâ'ca da, gösterişçe de daha güzeldiler"(Meryem,73) ve "... kuvvetçe ve yer (yüzün) deki eserlerce de daha güçlü ve satvetli idiler..." (Mümin, 82) buyurmuştur.

Daha sonra Cenâb-ı Hak, "Onlara kulaklar, gözler ve kalbler vermiştik.." buyurmuştur ki, bu, "Biz onlara, her türlü nimet kapılarını açtık; onlara kulak verdik, ama onlar bu kulaklarını, delilleri dinlemede, göz verdik, ama onlar bu gözleri ibret alınacak şeyleri düşünmede ve onlara kalbler verdik, ama onlar bu gönülleri, marifetullahı talep etmede kullanmadılar. Tam aksine onlar, bütün bu kuvvetlerini, dünyayı ve onun zevklerini elde etmek için kullandılar. İşte bu sebeple de hiç şüphesiz, onların kulakları, gözleri ve gönülleri, Allah'ın azabından, herhangi bir şeyi onlardan savuşturamamıştır.

Daha sonra Cenâb-ı Hak, onların kulaklarının, gözlerinin ve gönüllerinin, onların, Allah'ın ayetlerini inkâr edici olmaları sebebiyle fayda vermediğini beyan buyurmuştur. Çünkü ayetteki, "Çünkü onlar... bilerek inkâr ediyorlardı" ifadesi, bir illet ve bazan sebep bildirmek için kullanılır. Çünkü sen meselâ, "Yaramazlık yaptığı için, onu dövdüm" ifadesini kullanırsın ki bu, (......) demektir. Bu ayette, Mekkelileri korkutma ve tehdit vardır. Çünkü, Ad kavmi, dünyalarına mağrur olup, delili ve hücceti kabul etmekten yüz çevirip ona yanaşmayınca, onların başına iste bu ilahî azab gelmiş; onların kuvvetleri ve malca zenginlikleri fayda vermemiştir. Binâenaleyh, Mekkelilerin aciz ve zayıf olmalarından dolayı, ilahî azâbtan haydi haydi sakınmaları ve korkmaları gerekir. Daha sonra Cenâb-ı Hak, "Nihayet, alay ettikleri şey çepeçevre onlan kuşatıverdi" buyurmuştur. Yani, "Onlar ilahi azabın gelmesini istiyorlardı. Ama, onlar bunu, İstihza yollu istiyorlardı.." demektir. Allah en iyisini bilir.

Sahte Tanrılar

26 ﴿