32"Hatırla o zamanı ki, cinlerden bir taifeyi, Kur'ân dinlemeleri için sana (doğru) sevketmiştik. İşte bunlar, onun huzuruna gelince, (biribirine), "susun!" demişler, (okuması) bitirilince de, ikaz etmeye memur olarak, kavimlerine dönmüşlerdi. Ve, "Ey kavmimiz, hakikat biz, Musa'dan sonra indirilmiş olan, kendinden öncekileri tasdik eden, hakka ve doğru yola ileten bir kitap dinledik. Ey kavmimiz, Allah'ın davetçisine icabet edin. Ona iman edin ki, (Allah), sizin günahlarınızı bağışlasın ve sizi çok elem verici bir azâbtan kurtarsın. Kim Allah'ın davetçisine icabet etmezse, o yeryüzünde (Allah'ı) aciz bırakacak değildir. Onun Allah'tan başka yardımcıları da yoktur. Onlar, apaçık bir sapıklık içindedirler" dediler" Ayetle ilgili birkaç mesele vardır: Birinci Mesele Cenâb-ı Hak, insanlar arasında iman edenler ve kâfir olanlar bulunduğunu beyan ettiği gibi, cinler arasında da iman edenler ile küfredenler bulunduğunu; iman edenlerine mükâfaat verildiğini, kâfir olanlarının da ilahî ceza ile başbaşa kalacaklarını beyan buyurmuştur. Ayetin bahsettiği bu hâdisenin nasıl olduğu hususunda şu iki görüş ileri sürülmüştür: Taif Dönüşünde Cinler Birinci Görüş: Said ibn Cübeyr şöyle der: "Cinler (gökyüzünden) kulak hırsızlığı yapıyorlardı. Derken onlar, bu işten men edilip kovulunca, "Gökte meydana gelen bu hâdise, ancak yerde meydana gelen bir şeyden dolayı gelmiştir.." dediler de, böylece bunun sebebini araştırmaya başladılar. Derken, Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem), Mekkelilerin kendisine icabet edeceklerinden ümitsizliğe düşünce, ahalisini İslâm'a davet etmek maksadıyla Taif yolculuğuna çıktı. Mekke'ye dönünce de, Batn-ı Nahl denilen bir yerde sabah namazında Kur'ân okumaya koyuldu. Derken, kendisine Nusaybin cinlerinin ileri gelenlerinden bir grup uğradı, rastladı. Zira İblis, bunları, göklerin taşlanmak suretiyle korunmasını ve gözetilmesini gerektiren sebebi anlamaları için göndermişti.. Derken, işte okunan o Kur'ân'ı duydular ve sebebin bu olduğunu anladılar.." İkinci Görüş: Allahü teâlâ, peygamberine, cinleri de inzâr etmesini, onları kendisine davet etmesini ve onlara Kur'ân okumasını emretmişti. Böylece Allah, o peygamberden o Kur'ân'ı dinlesinler de kavimlerini uyarsınlar diye, bir grup cinni, Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'e göndermişti. Cinlerin Mükellef Olması Bu söylediğimiz şeye, şu birtakım talî meseleler dayanmaktadır: 1) Kadî'den, tefsirinde, ayetteki "ctn"i açıklarken şöyle dediği nakledilmiştir: "Bunlar, Yahudi idiler. Çünkü, insanlar arasında Hristiyan, Yahudi, Mecusî, Putperest gibi milletler bulunduğu gibi, cinler arasında da var idi.." Muhakkik ulemâ, cinlerin mükellef olduğu hususunda mutabıktırlar. Ibn Abbas'a, "Cinler için mükâfaat ve sevap söz konusu mudur?" diye sorulduğunda o, "Evet, onların lehine olmak üzere, mükâfaat olduğu gibi, aleyhlerine de ikab ve ceza vardır. Cennette onlarla karşılaşılır ve onlar cennet kapılarının önünde bir izdiham meydana getirirler" dedi. 2) Keşsaf sahibi şöyle der: "Nefer, on kişiden aşağı olan gruba denilip, bu kelime, "enfârun" şeklinde çoğul yapılır." Muhammed İbn Cerir et-Taberî, Ibn Abbas'ın şöyle dediğini rivayet etmiştir: "Bu cinler, Nusaybin ehlinden (cinlerinden) olmak üzere yedi tane idiler. Böylece, Allah'ın Resulü (sallallahü aleyhi ve sellem) onları, kendi kavimlerine elçiler yapmıştı.." Zira İbn Hubeys'in de, "Onlar dokuz tane idi; onlardan birisi de Tevbe'a'dır" dediği rivayet edilmiştir. Katade'den de, "Bize, onların o peygambere Sâve'den geldikleri anlatıldı.." dediği nakledilmiştir. 3) Alimler, cinlerin Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'e geldiği gecede, İbn Mes'üd'un Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'le beraber olup olmadığı hususunda ihtilaf etmişlerdir. Bu husustaki rivayetler muhtelif olup, meşhurdurlar. 4) Kâdî, tefsirinde, Enes'in şöyle dediğini rivayet etmiştir: "Bir ihtiyar, değneğine dayanmış olarak geldiğinde, ben Allah'ın Resulü ile beraber Mekke dağlarında idim. Bunun üzerine Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem), "Cinnî yürüyüşü ve nağmesi mi?.." dedi, bunun üzerine o ihtiyar da, "Evet." dedi. Müteakiben, Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem), "Hangi cinlerdensin?"deyince o, "Ben, Hâme İbn Heym İbn Lâhs İbn İblisim.."diye cevap verdi. Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem), "Seninle İblis arasında, ancak iki atanın geçmiş olduğunu görmekteyim... Binâenaleyh, senin üzerinden ne kadar yıl geçti?" deyince, bu cin, "Pek azı müstesna, dünyanın ömrünü yedim (yaşadım). Ben, Kabil Hâbil'i öldürürken, tepeler arasında geziyordum" dedi ve gelip geçmiş olaylar hakkında pekçok şey anlattı. Anlattıkları arasında şu da vardı: Bana, Isâ İbn Meryem, "Eğer Muhammed'le karşılaşırsan, benden ona selâm söyle" dedi.. Ben de, onun selâmını şu anda sana tebliğ ettim ve sana da iman ettim.." dedi. Bunun üzerine Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem), "isa'ya selam olsun. Ey Hâme, sana da selâm olsun, ihtiyacın nedir?" deyince, O, "Musa bana, Tevrat'ı, Isa da bana, incil'i öğretti. O halde, sen de bana Kur'ân'ı öğret" dedi. Bunun üzerine Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) ona, on sûre öğretti. Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) ahirete göçtüğünde, bu cin yaşamaya devam ediyordu. Zira vefat haberini Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) bildirmemiştir. Ömer Ibnu'l-Hattab da, "Ben onun halâ yaşadığını sanıyorum" demiştir. Bil ki, cin hadisesiyle ilgili sözümüzün tamamı, Cin Sûresi'nde geçmektedir. İkinci Mesele Alimler "Hatırla ki, onu cinlerden bir taifeyi sana (doğru) sevkettik" cümlesinin tefsiri hususunda ihtilâf etmişlerdir. Bu cümleden olarak bazıları şöyle demiştir. Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem), cinlere de Kur'ân okumayı amaçlayınca, Allahü teâlâ, cinlerin kalblerine Kur'ân'ı dinleme hususunda bir arzu ve istek ilham etti. İşte bu sebepten dolayı Cenâb-ı Hak, "sana (doğru) sevkettik" buyurmuştur. Cinlerin Tebliği Dinlemeleri Daha sonra Cenâb-ı Hak, "İşte bunlar, onun huzuruna gelince..." buyurmuştur. Buradaki "onun" zamiri; ya Kur'ân'a, yahut da Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'e râcîdir "dediler", yani, birbirlerine, "susun", dinleyiciler olarak sesinizi kesin de dinleyin.." dediler. Zira Arapça'da, "Şunun için sustu, şunun için, susmasını İstedi.." ifadeleri kullanılır. Hazret-i Peygamber okumasını bitirince, "...ikaz etmeye memur olarak, kavimlerine dönmüşlerdi..."Yani, "Onlar, kavimlerini inzâr ediciler olarak döndüler" demektir. Bu ise ancak, Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'i dinleyen cinlerin, iman etmelerinden sonra olabilecek bir husustur. Çünkü onlar başkalarını, Kur'ân'ı dinlemeye ve onu tasdik etmeye ancak kendileri iman etmeleri halinde davet edebilirler.. Hemcinslerini Hakka Çağırmaları İşte bu noktada, "Ey kavmimiz, biz, Musa'dan sonra indirilmiş olan ... bir kitap dinledik.." dediler ve bu kitabı şu iki vasıfla nitelediler: a) Kendinden öncekileri, yani önceki peygamberlerin kitaplarını tasdik edici olarak.. Buna göre mana, "Diğer peygamberlerin kitapları da, Allah'ın birliğine, nübüvvet müessesesinin ve ahiretin hak oluşuna; daveti ve iyi huylarla temizlenmeyi emretmeyi ihtiva ettiği gibi bu kitap da, bu aynı hususları kapsamaktadır. b) Bu kitabın, hakka ve dosdoğru yola iletici olması... Bil ki, bu vasıflardan birincisi, bu kitabın, bu âlî, yüce ve kıymetli gayelere davet etme hususunda, diğer ilahî kitaplara denkliğini; ikinci vasıf da, Kur'ân'ın kapsadığı bu gayelerin, hak ve bizatihî doğru gayeler ve Kur'an'dan önce bu hususları dile getiren kitaplar ister gelmiş, İsterse gelmiş olmasın, herkesin aklı ile bunların böyle olduğunu bilebileceğini, anlayacağını ifade eder. İmdi eğer: "O cinler, nasıl, "Musa (aleyhisselâm)'dan sonra..." demişlerdir?" denilirse, biz, Hasan el-Basrî'nin, "Onlar yahudî idiler" dediğini nakletmiştik.. İbn Abbas'tan da, "Cinler, Hazret-i İsa'nın nübüvvetini duymadılar. İste bundan dolayı "Musa'dan sonra" dediler" dediği rivayet olunmuştur. Daha sonra cinler, Kur'ân'ı bu üstün sıfatlarla tavsif edince, "Eykavmimiz, Allah'ın davetçisine icabet edin.." dediler. Alimler, ayetteki, '-Allah'ın da'vetçisi" ifadesiyle, Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'in mi, yoksa Cebrail (aleyhisselâm)'in mi kastedildiği hususunda ihtilaf etmişlerdir. Doğruya en yakın olan, bunun Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) olmasıdır. Çünkü Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem), bu vasfın mutlak olarak kendisi hakkında kullanıldığı kimsedir. Bil ki, "Allah'ın davetçisine icabet edin.." hakkında, şu iki mesele vardır: İns ve Cin Peygamberi Bu ayet, Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'in, insanlara gönderilmiş bir peygamber olması gibi; cinlere de gönderilmiş bir peygamber olduğuna delâlet eder. Mukatil de, "Allah, Hazret-i Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)'den önce hiçbir peygamberi, hem insanlara hem de cinlere peygamber olarak göndermemiştir" demiştir. İkinci Mesele Bu ifâdedeki emir, emredilen her şey hususunda vücûb ifâde eden bir emirdir. Dolayısıyla bu ifâdenin içine, İman etme emri de girmektedir. Ancak ne var ki Cenâb-ı Hak, iman, dindeki mükellefiyetlerin en önemlisi ve en kıymetlisi olduğu için, özellikle yeniden "iman" lafzına yer verilerek, "iman edin" denilmiştir ki, Kur'ân'ın âdeti de hep böyle olagelmiştir. Zira Kur'ân, ilk önce genel bir lafza yer verir, daha sonra da o lafza, nev'inin en kıymetlisini atfeder. Bu, meselâ Cenâb-ı Hakk'ın, "... meleklerine ve Cebrail'e..." (Bakara, 98) ve "hani biz peygamberden misaklarını almıştık. Senden de, Nuh'tan da..."(Ahzab, 7) ayetlerinde böyledir. İcabet Af Sebebi Cenâb-ı Hak, ona İman etmeyi emredince, bu imanın sağladığı faydayı da belirterek, "(Allah), sizin günahlarınızı bağışlasın" buyurmuştur. Bu ifadeyle ilgili iki mesele vardır: Birinci Mesele Bazıları, ifâdesinin başındaki in zaide olduğunu, dolayısıyla mananın, "Sizin için günahlarınızı bağışlasın.." şeklinde olduğunu söylerlerken, "Hayır, burada harf-i cer'inin getirilmesi, "iktidar-i gaye" ifâde eder.. Buna göre de mananın, "Bağışlama işi, günahları bağışlama ile başlar, daha sonra bu iş, o kimsenin daha evlâ ve daha mükemmel olanı yapmamadan dolayı meydana gelen hatalarını bağışlamaya raci olur.." şeklinde olduğu da ileri sürülmüştür. Cinlerin Ahîret Mutluluğu Alimler, cinler için mükâfaatın olup olmadığı hususunda ihtilâf etmişlerdir. Bu cümleden olarak, "Onlar için, cehennemden kurtarmanın dışında bir mükâfaat yoktur. Onlara, tıpkı hayvanlar gibi, "Toprak olunuz.." denilecektir.." denilmiştir. Bu görüşte olanlar, görüşlerinin doğruluğu hususunda Cenâb-ı Hakk'ın bir azâbten kurtarsın... " ifadesine tutunmuşlardır. Bu, Ebû Hanife'nin görüşüdür. Doğru olan ise, onların, tıpkı insanoğlu hükmünde olmaları, böylece de, taatlarından dolayı mükâfaata; günahlarından dolayı da İlâhi cezaya müstahak olmalarıdır. Bu görüş, Ibn Ebî Leylâ ve Malik'in görüşüdür. Bu konuda Malik'le Ebû Hanife arasında bir münazara geçmiştir... Dahhâk şöyle demektedir: "Bunlar cennete girecekler, yiyip içeceklerdir. Bu görüşümün doğruluğunun delili de şudur: Beşerin yaptığı taatlardan dolayı, mükâfaat elde edeceğine delâlet eden her delil, aynen cinler hakkında da mevcuttur.." Halbuki, bu iki mesele arasındaki fark, cidden son derece fazladır. Bil ki bu cin, kavmine, peygambere icabet etmelerini, ona iman etmelerini emredince, onları, bu icabeti terketmeleri konusunda uyarmış ve "Kim Allah'ın davetçisine icabet etmezse, o, yeryüzünde (Allah'ı) aciz bırakacak değildir" demiştir. Yani, "Kaçan hiçbir kimse, O'ndan kurtulamaz ve hiçbir şey O'nun hükmünün önüne geçemez" demektir ki bunun bir benzeri de, Cenâb-ı Hakk'ın, "Şu hakikati da şüphesiz anladık ki: Yer(yüzün)de de, Allah'ı asla aciz bırakamayız"(Cin,,12) ayetidir. Cin (sözüne devamla), "Onun için, Allah'tan başka ne bir dost, ne bir yardımcı, ne bir savunucu bulamayız" demiş, sonra da bunların apaçık bir sapıklık içinde bulunduklarını beyân etmiştir. İlk Yaratan Diriltir |
﴾ 32 ﴿