24

"(Öyle olmasa), Kur'ân'ı iyiden iyiye anla(yıp), hakkı tanımazlar mı? Daha doğrusu, onların kalbleri üzerinde (kat kat) kilitler vardır" (Muhammed), 24).

Biz bu ayetin tefsirini şöyle birkaç mesele içinde vermeye çalışalım.

Kur'ân'ı Tefekkür

Cenâb-ı Hak, "onları sağır, gözlerini kör yapmıştır" buyurduğuna göre, daha nasıl onlar Kur'ân hakkında tedebbür edebilirler? Ve daha nasıl Cenâb-ı Hak, "Kur'ân'ı iyiden iyiye anlamazlar mı?" buyurmuştur?.. Bu tıpkı, bir kimsenin kör olan bir kimseye, "Bak, gör"; sağır bir kimseye de, "İşit.." demesi gibi değil midir? (Nedersiniz?) Biz diyoruz ki, buna, sıra itibariyle biri diğerinden daha güzel olan şu üç açıklama ile cevap veririz:

1) Teklîf-i mâla yutak, caizdir. Çünkü Allah, iman etmeyeceğini bildiği kimseye de, İman etme emrini vermiştir. İşte aynen bunun gibi, Cenâb-ı Hakk'ın bu kimseleri kör yapıp, düşünmeyi terketmelerinden dolayı da kınamış olması mümkündür.

2) Ayetin bu ifadesiyle, sadece o kimseler değil bütün insanlar kastedilmiştir.

3) Şöyle diyebiliriz: Bu ayet, bir önceki ayetin manasını ortaya koyar bir biçimde gelmiştir. Çünkü Allahü teâlâ, "Bunlar, Allah'ın kendilerine lanet ettiği, yani kendisinden, yahut doğru olandan yahut güzel ve iyi olandan veyahut da bunların dışındaki güzel şeylerden uzaklaştırdığı kimselerdir" buyurmuştur. Böylece Allah, onları sağır yapmıştır. İşte bu sebeple onlar, sözün hakkatını duyamazlar. Allah onları kör kılmıştır; bu sebeple onlar, İslâm'ın yoluna tabî olamazlar. O halde onlar, şu iki şey arasındadırlar:

a) Kur'ân'ı düşünemezler; böylece de ondan uzaklaşırlar. Çünkü Allahü teâlâ onlara lanet etmiş, onları hayır ve doğru olan şeylerden uzaklaştırmıştır. Kur'ân ise, bu ikisinden daha üstün bir sınıf, hatta daha kıymetli bir türdür.

b) Yahut da, Kur'ân'ı düşünürler de, ancak ne var ki, Kur'ân'ın anlamı, onların kalbleri kilitli olduğu için, kalblerine nüfuz edemez. Buna göre kelamın takdiri, "Onlar, mel'ûn ve Allah'ın rahmetinden uzaklaştırılmış oldukları için Kur'ân'ı düşünemezler, yahut da, kalbleri üzerinde kilitler bulunduğu için, düşünseler bile, anlayamazlar" şeklinde olur. Tefsirin böyle yapılması halinde, biz, bu ayetteki, (......) kelimesinin (daha doğrusu) manasına olduğunu söyleme ihtiyacı duymayız; tam aksine bunun, hakiki manada olmak üzere, istifham üzere getirildiğini, sözün ortasında varid olduğunu; hemzenin de kendi yerini aldığını, yani başta olduğunu; evet, (......) ifâdesinin de, sözün ortasında bulunan (......) kelimesinin başına geldiğini (yani, mutasıl olan (......)'e uygun şartların tahakkuk ettiğini) söyleyebiliriz.

(......) Kelimesindeki Nekirelik

(......) ifadesindeki nekireliğin manası nedir? Biz deriz ki: Zemahşerî şöyle demiştir: "Burada şu iki ihtimal vardır:

a) Bunun, bu ifâdenin sıfatlanmış bir kelime olduğuna dikkat çekmiş olması.. Çünkü, nekirenin sıfatlanması, ma'rife olan kelimeninkinden daha uygundur. Binâenaleyh Cenâb-ı Hak sanki, "katı veya karanlık olan kalbler üzerinde kilitler vardır" demek istemiştir.

b) Bunun, kısım, ba'ziyyet ifâde etmesidir. Buna göre Cenâb-ı Hak sanki, "Bazı kalbler üzerinde kilitler vardır.." buyurmuştur. Çünkü nekire, umumîlik ifade etmez. Zira sen, "Bana, bazı adamlar geldi" dediğinde, bundan kısmilik anlamı anlaşılır. "Bana, o adamların hepsi geldi" dediğinde ise, bütün herkes manası anlaşılır.

İzafet Şekilleri

Biz diyoruz ki: (......) kelimesinin nekire olması, kalblerde bulunanı inkâra dikkat çekmek içindir. Bu böyledir, zira kalb, arif olduğunda, ma'ruf olur. Çünkü kalb, marifet için yaratılmıştır. Binâenaleyh, kalbte marifet olmadığında, o adeta bilemiyor demektir. Bu tıpkı bir kimsenin, eziyyet veren kimse için, "Bu, insan değil, bir canavar!" demesi gibidir. İşte bundan dolayıdır ki, kalbler hakkında da, "Bu, bir kalb değil, bir taş!" denilmektedir.

Bu iyice anlaşıldığına göre, marifelik, ya eliflârn ile yahut da izafetle olur. Eliflâm'ın sağladığı marifelik, ya cinsin marifeliği, yahut da and için olur. Burada, cinsin murad edilmiş olması mümkün değildir. Çünkü her kalbin üzerinde kilit yoktur. Burada, ahd'in marifeliği de kastedilmemiştir. Çünkü böylesi bir kalbe "kalb" denilmesi uygun olmaz. Bu marifeliğin izafet ile olmasına gelince, bunu şu şekilde ifâde edebiliriz: "Bazı kalbler üzerinde, kilitleri bulunur.." Böyle denilmesi de, umulan faydanın, onlara rücû etmemesi sebebiyledir. Bu durumda, o faydalar adeta, o kalbler için değilmiş gibi olur.

İmdi eğer, "Cenâb-ı Hak bir yerde bir başka yerde de buyurmuştur" denilirse, biz deriz ki: ifadesi, "mühürleme" ifadesinden daha beliğdir. İşte bu kalble hiç istifade edemedikleri için, izafet terkedilmiştir (yani denilmemiştir.)

Üçüncü Mesele

Bu mesele, ayetteki, ifadesi 'ya muzaf kılınarak getirilmiş olup, Cenâb-ı Hakk'ın, tıpkı izafetsiz olarak dediği gibi, izafetsiz olarak dememesinin hikmeti hakkındadır. Çünkü ekfal kelimesi, kalblerin ayrılmaz vasfıdır. Bu sebeple Cenâb-ı Hak, ekfal kelimesini, kalblere racî olacak zamire muzâf kılmıştır. Bu sebeple, adeta, o kilitler kalblere hass olmuş olurlar.

Sözün özü şudur: Cenâb-ı Hak "kalbler" kelimesini, o kalbler onlara fayda veremediği için, kalblerin sahiplerine raci olacak zamire muzaf kılarak dememiş; o kilitler, kalblere münasip olduğu için, kilitler ifâdesini kalblere râci olacak zamire muzâf kılarak, buyurmuştur. Ve yine biz diyoruz ki, Cenâb-ı Hak bu ifadesiyle, hususî birtakım kilitler kastetmiştir ki, bu da, küfür ve inad kilitleridir.

Mürted Olanlar

24 ﴿