30

"Eğer biz dilersek, sana onları mutlaka gösteririz ve sen de onları elbette simalarından tanırsın, mutlaka sözlerinin üslubundan bilirsin. Allah amellerinizi bilir".

Cenâb-ı Hakk'ın, "Yoksa kalblerinde hastalık bulunanlar, Allah'ın kinlerini asla (meydana) vurmayacağını mı sandılar" ayetinden, "Allah onların kalblerindeki gizli niyetleri ortaya çıkarıp, sırlarını ifşa eder" manası anlaşılınca, sanki birisi, "öyle ise, niçin ortaya koymamış?" demiş de, Cenâb-ı Hak buna karşı, "Büyüklerin sırları, onlardan korkulduğu için ifşa edilmediği gibi, onlardan duyulan endişeden ötürü değil, sırf muradımız böyle olduğu için, onların sırtarını fâş etmeyi sonraya bıraktık. İsteseydik, onları sana hep bildirirdik, yani bizim için bu hususta hiçbir engel yoktur" buyurmuştur.

Ayetteki, "gösterme" kelimesi, Öğretmek bildirmek, anlatmak manasınadır. (......) ifadesi, ek bir manayı (inceliği) anlatmak için gelmiştir. Şöyle ki: Bazan ta'rif kelimesi kullanılır, fakat bu bildirme, muhatapta bir bilgi sebebi olmayabilir. Nitekim Arapça'da, "Ben ona bildirdim, fakat bilmedi; anlattım, fakat anlamadı" gibi ifadeler kullanılabilir. İşte bu sebepten dolayı, Allahü teâlâ burada, bu öğretme ve bildirmenin kuvvetli oluşuna işaret için, buyurmuştur, ki, "Biz onları, sayesinde iyice öğrenip bileceğin bir tanıtımla tanıttık" demektir. Bu ifadedeki lâm şart edatının cevabının başına gelmiş lâm olup, tıpkı (......)'daki lâm gibidir. Bu tanıtma isinin, Allah'ın dilemesine göre olduğuna işaret için, bunun başına lâm gelmiştir. Buna göre Cenâb-ı Hak bu tanıma, bilip öğrenme işinin, tanıtma ile hemen meydana geldiğini bildirmek ve böylece de bu tanıtmanın çok iyi bir tanıtma olduğunu ifade için, sanki, "isteseydi sen onları tanırdın" buyurmuştur ki bu, "isteseydik sana, sonraya kalan bir intikalle değil, anında meydana gelen bir tanıma ile tanıtır, öğretirdik" demektir. Cenâb-ı Hakk'ın ifâdesindeki lâm'a gelince, bu mahzuf bir kasemin cevabıdır. Buna göre Cenâb-ı Hak sanki, "Muhakkak ve muhakkak bilirdin, vallahi; andolsun!" buyurmuştur.

Söyleyişlerinden Tanıma

Cenâb-ı Hakk'ın, "sözlerinin üslubundan" ifadesi hakkında birkaç izah şekli bulunur:

a) Yani, "sözün manasından-". Buna göre, kavi "söz" kelimesinden muradın, "onların sözünün üslubundan.." şeklinde olması muhtemeldir. Yani, "Muhakkak ki son, onlar, mâna ve fetvası nifak olan şeyi, meselâ, zafer müyesser olduğunda, "Muhakkak ki, biz de sizinle beraberiz.."; "Eğer Medine'ye geri dönersek, en aziz olanımız en zelil olanı muhakkak çıkaracaktır.." ve "Muhakkak ki evlerimiz, açıktır.." vb. şeklindeki ifadeleri sarfettikterinde, (onları) sözlerinin manasından bilirsin.."

Buradaki "söz"den muradın, Allahü teâlâ'nın sözü olması da muhtemeldir. Yani "Allahü teâlâ, meselâ, "Mü'minler ancak, Allah'a ve Resulüne iman edenler ve onun maıyyetinde cem 'iyyetii bir iş üzerinde bulundukları vakit... gitmeyenlerdir" (Nûr. 62) ve "Mü'minler ancak şu kimselerdir ki, Allah anıldığı zaman yürelderi titrer" (Enfal ,2) vb. ayetlerinde olduğu gibi, kendisinden, münafıkların hallerini anlayacağın bir ifâde buyurduğu zaman, sen onları, Allah'ın sözünün üslûbundan tanırsın" demektir.

b) Yaniı "Onlar, inanmadıkları şeyi söyleyip de, meselâ, "Şehâdet ederiz ki, Sen muhakkak ki Allah'ın peygamberisin.." dediler. Allah da bilir ki, sen elbette ve elbette O'nun peygamberisin. (Fakat) Allah, o münafıkların hiç şüphesiz yalancılar olduğunu da biliyor"(Münafikun, 1) "Hakikaten evlerimiz açıktır.." diyorlar"(Ahzab, 13) "Halbuki onlar, andolsun, arkalarına dönmeyeceklerini daha evvel Allah'a karşı teahhüd de etmişlerdi..."(Ahzâb, 15) vb. ayetlerin de ifâde ettiği gibi, sözlerini eğip büktüklerinde, sen onları, sözün doğrudan sapmasından tanır ve bilirsin" demektir.

c) "Sözdeki, ancak Hazret-i Peygamber'in anlayacağı, başkasının anlayamayacağı incelik ve nükteden..." anlamındadır. Bu da yine iki şeye muhtemeldir. Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) münafığı biliyordu; ancak, Allah, onların içyüzlerini açığa vurma hususunda ona izin verince, böylece de onu, cenaze namazlarını kıldırmaktan ve kabirleri başında duâ etmekten men edinceye kadar, o münafığın durumunu açığa çıkarmıyordu.

Simadan Tanıma

Ayetteki, (......) kelimesine gelince, açık olan, bununla kastedilenin şu olduğudur. "Allahü teâlâ şayet dilesoytii, onların yüzünde bir alâmet halkeder, ya da onların biçimini başka bir hale sokar mesh ederdi.." Cenâb-ı Hakk'ın, "Dileseydik, onları oldukları yerde suratlarını değiştirip (...) "(Yasin, 67) ayeti de buna işaret eder. Nitekim rivayet olunduğuna göre, bir grup münafık, alınlarında, "Bu münafıktır!" olduğu halde sabahlamıslardır..

Cenâb-ı Hakk'ın, "Allah amellerinizi bilir" beyanı, mü'minler için bir va'd olup, onların durumunun, münafıkların durumundan farklı olacağını beyan etmektedir: Zira münafığın, amel olunmayan mürr-'et sözü varken, mü'minin ise, ameli vardır ve onu söylemez. Onun sözü, ancak ve ancak tesbihtir. Cenâb-ı Hakk'ın, "Rabbimiz, unutursak, ya da yanılırsak, bizi muaheze etme" (Bakara, 286) ve "Rabbimiz, günahlarımızı bize bağışla ve hataîanmızı bizden sil"(Al-i İmran, 193) ayetleri de buna delâlet eder. Mü'minler salih amellerde bulunurlarken, bir taraftan da, ürpererek ve bağışlanmalarını ümid ederek, hatalarını konuşurlar.. Münafık ise, "Biz de sizinleyiz" (...), "Bedeviler, "iman ettik" dediler..." (...) ve "insanlardan bazıları, "iman ettik" der" (...) ayetlerinin de ifade ettiği gibi, iyi şeyleri söyler durur, fakat kötü fiiller işler... İşte bunun üzerine Cenâb-ı Hak, "Allah onların boş sözlerini duyar; sizin de ey mü'minler, salih amellerinizi bilir. Onları, zayi etmeyecektir.." buyurmuştur.

İmtihan

30 ﴿