38

"İşte siz, Allah yolunda, ancak farz olanı infâk etmeye davet edilenlersiniz. Fakat içinizde (yine) cimrilik edenler vardır. Kim cimrilik ederse, ancak kendi aleyhinde cimrilik etmiş olur. Allah ganî (zengin)dir siz ise fakirlersiniz. Eğer yüz çevirirseniz, yerinize sizden başka bir kavmi getirir ve onlar sizin gibi olmazlar".

Bu, "Sizden mallarınızın pek az bir kısmını istedim. Ama cimrilik ettiniz. Ya hepsini isteseydim ne yapacaktınız" demektir.

Ayetteki, (......) kelimesiyle ilgili olarak şu iki izah yapılabilir:

a) Bu, ism-i mevsuldür. Buna göre Cenâb-ı Hak sanki, "Sizler, Allah yolunda infâka davet edilen o kimselersiniz" buyurmuştur.

b) Bu kelime, tek başına, "siz" kelimesinin haberidir. Nitekim Arapça'da, bir işin, meşhur ve açık (belli) olduğunu anlatmak için, "işte sen busun" denilir, yani, "Sizin eserleriniz, başka şekilde sizden bahsetmeye fırsat vermeyecek şekilde ortadadır." Cenâb-ı Hak sonra fiili ile yeni bir cümleye başlamıştır. Bu, "Ya Allah yolunda cihad etmeniz, yahut da müstehak olan kardeşlerinize vermeniz hususunda, mallarınızı infaka çağrılıyorsunuz" demektir. Velhasıl, her iki duruma göre de, düşmanların perişan edilmesi ve dostlara yardım söz konusudur. Ama hâlâ cimrilik edenleriniz var."

Daha sonra Cenâb-ı Hak, bu cimriliğin zararının, insanın kendisine âit olduğunu beyan etmek üzere şöyle demek istemiştir: "Sizler cimrilik yapanların, başkalarına infak etmemiş olduklarını sanmayın, aksine bitin ki o malları kendileri için harcamamış olmuşlardır. Çünkü bir hastanın, doktor ücreti ilaç parası hususunda cimrilik etmesi, kendi aleyhine bir durumdur."

Daha sonra Cenâb-ı Hak, işte bu hususu, "Allah gani (zengin)dir, yani sizin malınıza muhtaç değildir" buyurarak ortaya koymuş ve bu sözünü, "siz ise fakirlersiniz" diyerek tamamlamıştır. Binâenaleyh sizler, "Biz de savaşmaktan ve fakirlerin ihtiyaçlarını gidermekten müstağniyiz" diyemezsiniz. Çünkü onlar için, hem bu dünyada, hem de âhirette, bundan mûstağnî olma söz konusu değildir. Dünyada bundan müstağni olmayışları şöyledir: Şayet savaş olmasaydı, yine de öldürüleceklerdir. Çünkü kâfirler eğer savaşmak isterlerse, savaş çıkar. Muhtaç kimseterin de ihtiyaçları giderilmezse, o mata göz kor. Hele de, Şâri-i Hakim (Allah), mecbur ve muzdar kalmış kimseye, bunu mubah kılmış ise ... Âhirette bunun böyle olacağı ise açıktır. Nasıl bütün insanlar fakir olmasınlar ki... Onlar, orada ilahî huzura dizilmiş ve hesaba çekilmektedirler. Nitekim Hak teâlâ, "O gün, ne mal, ne evlat fayda verir" (Şuara. 88) buyurmuştur.

Cenâb-ı Hak daha sonra, "Eğer yüz çevirirseniz, yerinize sizden başka bir kavim getirir ve onlar sizin gibi olmazlar" buyurmuştur' Bu ifadeler arasındaki ilgi ve münasebet şu iki şekilde izah edilebilir:

1) Allahü teâlâ, bunu, Kendisinin müstağni olduğunu iyice göstermek için getirmiştir. Nitekim bir başka ayetinde de, "Eğer (Allah) dilerse, sizi giderir ve (yerinize) yeni bir halk getirir" (Fâtır, 16) buyurmuştur. Hak teâlâ böylece, önceki hüküm ve mananın kabulünden sonra, bunu bir izah olarak getirmiştir.

Buna göre Hak teâlâ sanki şöyle demek istemiştir: "Ben bütün âlemden müstağniyim. Öyleyse size bir ihtiyacım yok. Bir kimse kalkar da, Benim mülkümün bu âlem ve ceberûtum ile; azametimin de kullarımla ortaya çıktığını söylerse deriz ki: Farzedelim ki bu saçma söz haktır. Fakat, bunu tayin edip, belirleyenler sizler değilsiniz. Aksine Allah; kullukları ile övünen, sizden başka bir halk ve Allah'ın azamet ve kibriyasına şehadet eden bu âlemden başka bir âlem yaratmaya kadirdir."

2) Allahü teâlâ, işleri beyan edip, delillerini getirip, misalleriyle izah edince, "Eğer itaat ederseniz, mükafaatlarınız ve dahası vardır. Yok eğer yüz çevirirseniz, helak olmaktan başka bir şeyiniz kalmaz. Çünkü kavmini inzâr edip, kavmi tarafından ısrarla yalanlanan her peygamberin kavmi için mutlaka helak fermanı verilir ve Allah yeryüzünü onlardan temizler, yerlerine tertemiz bir topluluk getirir.

Şartın Cevabında Özel Durum

Ayetteki, "Onlar sizin gibi olmazlar" ifadesinde, bir takım İncelikler bulunan nahvî şöyle bir mesele var: Nahivciler şunu demişlerdir: Şartın cevabı üzerine, vav fâ ve sümme edatlanyla atfedilen şeyin, hem merfu, hem meczûm olması caizdir. Allahü teâlâ da burada, sümme edatıyla cevap üzerine affedilen fiilini meczûm kılmış; bir başka ayette ise, (Al-i İmran, 111) buyurarak, fiilini, nun'un subûtu ile merfû olarak getirmiştir, bunun meczûm olması da caizdir." Bunda şöyle bir incelik vardır: ifadesi, tevelfî (yüz çevirme) ile alakalı değildir. Çünkü onlar eğer yüzçevirmeseler, bunlar Allah'ın, kendilerini taat üzere kıldığı kimselerden olurlar. Yok eğer onlar yüz çevirirlerse, asî oldukları için, yerlerine yaratılanlar ise iteatkâr oldukları için onlar gibi olmamış olurlar. Ama Al-i İmran Sûresi'ndeki ayette, onlar ister savaşsınlar, ister savaşmasınlar, yine de yardım olunmazlar. Binâenaleyh orada şartın cevabı ile ilgi kurmak için bir sebep yoktur. Dolayısıyla orada ftit, söz başlangıcı olarak, merfû kılınmış, burada ise bahsedilen münasebetten ötürü meczûm kılınmıştır.

Ayetin bu ifadesiyle ilgili olarak şu iki izah yapılabilir:

1) Bununla, "Onlar, ne sıfat, ne de cins açısından sizin gibi olmazlar" manası kastedilmiştir.

2) Şöyle izahlar da yapılabilir:

a) Bunlar, Arap olmayan bir millettir.

b) Bunlar, Farslılardır. Nitekim rivayet olunduğuna göre, Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'e, insanların yüz çevirmeleri halinde, Allahü teâlâ'nın onlar yerine yaratacağı bu halkın kim olduğu sorulmuş. Tam o sırada Selmârvı Farisi, Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'in yanıbaşında bulunuyormuş. Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem), onu göstererek, "(Kastedilen) bu ve bunun kavmidir?" demiş ve "Eğer iman, Süreyya yıldızına takılı olsaydı (ulaşılması çok zor olsaydı) bile, Farslılardan bazıları yine de ona ulaşıp, onu elde ederlerdi" Tirmizi, tefsir, 48 (5/384). buyurmuştur.

c) Bunlar, Ensardan bir topluluktur. Allah en iyi bilendir.

Hamd âlemlerin Rabbine, salât-ü selâm da mahlûkatın en hayırlısı, Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'e, bütün ailesine, ashabına, nesl-i pâkine, ehli beytine olsun. Amin.

38 ﴿