16"Bedevilerden o geri bırakılanlara de ki: Siz yakında çetin bir harb ehli olan bir kavme, siz kendileriyle savaşmak, yahut (muharebesiz) onların müşlüman olmalarını sağlamak üzere davet olunacaksınız. Artık, (onlarla dövüşmek hususunda) itaat ederseniz, Allah size güzel bir mükâfaat verir; eğer daha önce döndüğünüz gibi dönerseniz, sizi, elem verici bir azâb ile azablandırır...". Sa'lebe Ve Diğer Münafıklar Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) "Bize asla tabi olmayacaksınız..." (Fetih, 15) ve "Asla benimle çıkmayacaksınız" buyurup, savaştan geri bırakılanlardan, muhtelif kabilelerden meydana gelmiş olan büyük bir topluluk olunca, onların tövbelerinin kabul edildiğini beyan etme ihtiyacı doğmuştur. Çünkü onlar, hep bu hal üzere kalmamışlar ve yine onlar, hep nifakta direten kimselerden de olmamışlardır. Bilakis onlardan halini güzelleştirenler ve kalbini ıslah edenler vardır. Böylece, onların tövbelerinin kabul edildiğine dair bir ipucu verilmek istenmiştir ki bu, onların, güçlü bir toplulukla savaşmaya davet edilmeleri ve bu hususta muti olmalarıdır. Ama, Sa'lebe'nin durumu böyle değildir, zira o, (önce) zekâtını vermek istememiş, daha sonra o, zekâtını getirmiş, ama bu sefer de Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) bunu kabul etmemiş ve bu iş, bu hal üzere sürüp gitmiş, sahabeden hiç kimse de onun zekâtını kabul etmemiştir. Eğer Cenâb-ı Hak onların böyle bir savaşa davet edildiklerini beyan etmemiş olsaydı, onların hali de bu şekilde devam edip gidecekti.. Çünkü onlar, şayet itaat ederlerse, onlara büyük bir mükâfaat verilecektir. Halbuki, daha önce sahabeden hiç kimse, onların Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'e tâbi olmalarına müsaade etmiyorlardı. Dolayısıyla, Sa'lebe'nin durumu ile bunların durumu arasında, şu iki bakımdan fark vardır: a) Sa'lebe'nin halinin, Allah'ın ilm-i ezelîsinde değişmediğinin, dolayısıyla da, Cenâb-ı Hakk'ın, onun tevbesini kabul ettiğine dair herhangi bir alâmet ve ipucu açıklamadığı; bedevî Arapların durumlarının ise değişmiş olduğu söylenebilir. Çünkü, ehl-i sünnet mezhebine göre Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'den sonra, münafıklardan hiçbiri nifakı üzere devam etmemiştir. b) Böyle bir topluluğun ve büyük bir kalabalığın durumunun beyan edilmesine ihtiyaç son derece şiddetlidir. Şayet böyle bir açıklama olmasaydı, bu iş, müşlüman zümreler arasında fitne çıkmasına sebep olurdu. Cenâb-ı Hakk'ın, "Siz, yakında çetin bir harb ehli olan bir kavme ... davet olunacaksınız..." ifadesi hususunda şu izahlar yapılmıştır: 1) En meşhur olan görüşe göre, bunlar, yani kendileriyle savaşılacak olanlar, Hanifeoğullarıdır. Çünkü bunlar, Müseyleme'ye tâbi olmuşlardı.. Onlarla, (daha sonra) Hazret-i Ebu Bekir savaşmıştı. 2) Bunlar, Farisîler ile Bizans imparatorluğudur. Bunlarla da, Hazret-i Ömer savaşmıştır. 3) Bunlar, Hevazin ve Sakîf kabileleridir ki, bunlarla da Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) savaşmıştır. Münafıklar Bu izahlardan daha kuvvetli olan ise şudur: Her ne kadar başkası daha açık olsa bile, bu davet, Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) tarafından yapılmıştır. Bu görüşün kuvvetli oluşunun delili ise şudur: Ehl-i sünnet, Arapların durumunun, Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) zamanında apaçık hale gelip belirginleştiği ve geride ya küfrünü ilân etmiş bir kâfirin, yahut da her kötülükten arınmış muttaki mü'minin kaldığı hususunda; Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'in, münafıkların ölüleri üzerine namaz kılmaktan kaçındığı, mü'minlerin de münafıklarla içli-dışlı yaşamaktan kaçındıkları hususunda ittifak etmişlerdir. Öyle ki, Ubâde İbn Ka'b, mü'minlerin arasında yaşamasına rağmen, bir müddet, mü'minler onunla konuşmamalardır. Allah'ın, münafık olan kimsenin halinin apaçık ortaya çıktığına dair bir alamet olarak belirtmiş olduğu hususa gelince, sen bak.. Eğer onların hali, bu alamet olmaksızın da belirginleşmiş ise, bunu, o münafıkların alâmeti kılmanın bir manası yoktur. Yok eğer, durum, bu alametin ortaya çıkmasıyla anlaşılmışsa, bu Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) zamanında olmuştur. Çünkü Hazret-i Peygamber şayet, onların kendisine tabi olmalarını kabul etmekten kaçınmışsa, Cenâb-ı Hakk'ın, "Ona tâbi oyunuz"(A'raf, 158) veyine, "Bana tâbî olunuz..." (Al-i İmran,31) ifâdelerinden dolayı, Hazret-i Ebû Bekir ve Hazret-i Ömer de kaçınmıştır. İmdi eğer: "Bu, şu iki sebepten dolayı zayıftır: a) Hazret-i Peygamber, "Asla bana tâbi olmayacaksınız" ve "Asla benimle beraber (savaşa) çıkmayacaksınız" (Tevbe,83) ifadelerinden dolayı, daha nasıl onlar, bu olumsuz ifadelere rağmen, ona tâbi olabilirlerdi? b) Bu ayetteki "Çetin bir harb ehli..." kelimesi. Binâenaleyh, artık bundan sonra Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) için, çetin bir harb ehli ile savaşması söz konusu olamaz.. Çünkü, ilahi korku, insanların kalblerine hükümran olmuş, artık bundan sonra, kâfirlerin şiddet ve kuvveti kalmamıştır. Ekseri ulemanın ittifakı da kuvvet ve hakimiyetin zuhuruna delâlet etmektedir.." denilirse, biz diyoruz ki: Bunlardan birincisine şu iki şekilde cevap verebiliriz: a) Bu ifadelerin mutlak değil, mukayyet oldukları kabul edilip, takdirinin, "Sizler, üzerinde bulunduğunuz hali sürdürdüğünüz müddetçe, asla benimle (savaşa) çıkamayacaksınız.." şeklinde olmasıdır. Böyle bir kayıtlamanın yapılması gerekir; zira biz, onlardan müslüman olup da İslâm'ı güzelce yaşayanlar bulunduğu; hatta, ekserisinin bu vasfı taşıdığı hususunda ittifak etmişizdir. Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'ın, Cenâb-ı Hakk'ın, "Size selâm verene (...) "Sen mü'min değilsin" demeyin" (Nisa, 94) hitabından dolayı, onlara, "Sizler müslüman değilsiniz" demesi uygun olmaz.. Onların müslüman olduklarını kabul etmiş olmasıyla da, Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'in artık, kendilerine cihâda katılmak farz olduğu halde, onların Allah yolunda cihad etmelerine mani olması caiz değildir. Binâenaleyh, işte bu durum, bir kayıtlamadır. Üstelik onların, iyi halleri de ortaya çıkmıştır. Çünkü, Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) onları savaşa çağırmıştır da, onlardan birtakım kimseler onun bu davetine icabet etmiş, diğer bazıları ise, bundan imtina etmiş; böylece de onların durumları ortaya çıkmıştır. Derken, küfrünü devam ettirenler, kalbi iman üzere karar kılmış olan kimselerden seçilip ayrılmıştır. b) "Sizler asla bana tâbi olmayacaksınız" cümlesinden, "sadece bu savaşta"; "Sizler, asla benimle çıkmayacaksınız.."(Tevbe, 83) cümlesiyle de, "Bu savaşın dışındakilerde..." manaları kastedilmiş olup, bunlar, Tebük gazvesinde savaşa katılmayan münafıklardır. Ulemânın ekserisinin ittifakı meselesine gelince, biz deriz ki: Bizimle onlar arasında (bu hususta) bir muhalefet yoktur. Biz diyoruz ki, onları ilk önce Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) savaşa davet etmiş, daha sonra Hazret-i Ebû Bekir (radıyallahü anh) da bunun olabileceğini, Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'in tatbikatından öğrendiği için, onları karşı tarafla savaşa davet etmiştir. Biz ancak Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'in onları savaşa davet etmiş olduğunu kabul ediyoruz.. Şayet onlar: "Onları savaşa davet eden, Hazret-i Ebû Bekir'dir" derlerse, bu iki görüş arasında bir tezat meydana gelmez. Yok eğer onlar, "Onları Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) savaşa davet etmemiştir" derlerse, bu hususun böyle olduğuna kesin gözüyle bakmak son derece akıldan uzaktır. Çünkü, bu hususun benim dediğim şekilde olmuş olması da mümkündür. Nasıl böyle olmasın ki?! Hazret-i Peygamber, ifâdesini Kur'ân'da bulan bir tarzda, "Eğer Allah'ı seviyorsanız, bana tâbi olunuz,." (Al-i İmrân, 31) ve "Bana uyunuz; işte bu, dosdoğru bir yoldur., "(Zuhruf, 61) buyurmuştur. Onlardan, Allah'ı sevip, Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'e ittibâı seçen kimseler vardır. Çünkü artık, İslâm dairesinin genişlemesinden ve bütün Arap yarımadasının iman üzere ittifak etmesinden sonra, bunların nifak ve küfür üzerinde ittifak etmiş olarak kalmaları uzak bir ihtimaldir. Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'in, "Asla bana uymayacaksınız..."dediği gün ise, Arapların ekserisi küfür ve nifak üzerinde idiler. Çünkü bu ifâde, Mekke fethedilmeden ve birçok kale düşürülmeden önce söylenmiş bir sözdür. Karşı tarafın "Artık Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) İçin güçlü ve kuvvetli bir topluluk ile savaşması söz konusu değildi.." şeklindeki görüşlerine gelince, biz diyoruz ki: Biz bunu kabul edemeyiz. Zira Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem), Hudeybiye yılında, onları harbe davet etmiştir. Çünkü, Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem), Kureyş'in, Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'in savaş istemediğini anlasınlar diye, beraberinde kurbanlık hayvanlar (el-hedy), koyunları alarak ikramlı vaziyette sefere çıkmıştı. Ama, onlar imtina etmiş, buna katılmak istememişlerdi. Bunun üzerine de Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem), "Sizler yakında, çetin bir harb ehli olan bir kavme ... davet olunacaksınız" buyurmuştur. Silahlı ve muharip olan bir hasmın, kuvvet ve güç bakımından böyle olmayandan daha kuvvetli olacağı hususunda şüphe yoktur. Böylece, Mekkelilerin durumundan, onların, ne bir hac yapana, ne de umre yapana saygı duymadıktan anlaşılıyordu. O halde, ayetteki, ifadesinden, "silahlı ve alabildiğine güçlü kuvvetli kimseler" manası anlaşılmaktadır. Şeyheynin Hilafeti Bu savaşa davet edenin Ebû Bekir ve Ömer (radıyallahü anh) olduğunu ileri sürenler, bu ayetle, Hazret-i Ebû Bekir ve Hazret-i Ömer'in halifeliği hususunda istidlalde bulunmuşlardır ki, bu ayetin bu manaya delâleti açıktır. Bu durumda, ayetteki, "Siz kendileriyle savaşmak, yahut, onların müslüman olmalarını sağlamak üzere..." ifâdeleri, bu ikisinden birisinin meydana gelebileceğine bir işarettir. ifâdesi, "Sizler, onlar müslüman oluncaya değin onlarla savaşırsınız.." manasında olmak üzere, başında bir (......) edatı gözetilerek nasb ile (ev yuslimû) şeklinde de okunmuştur ki, bu hususun hakikati şudur: edâtt, ancak iki farklı şey . arasına girer ve hasr manasını ifâde eder. Bu sebeple meselâ Arapça'da "Sayı, ya çifttir, ya da tektir" denilmektedir. İşte bundan dolayı, ifâdesi kullanılmaz. Ama, o "sayı çifttir veya beştir veya bu ikisinin dışında başka bir şeydir" gibi ifadeler kullanılabilir. Bunu iyice kavradığına göre, meselâ bir kimsenin, "Hakkımı (alacağımı) verinceye kadar, senden ayrılmayacağım..." sözünden, zamanın, şöyle iki kısma ayrıldığı anlaşılır: 1) Kendisinde, ayrılmamanın bulunduğu zaman, 2) Kendisinde borcun ödendiği zaman.. Binâenaleyh, ayrılmayış ile borcun ödenişi arasında, kendisinde ayrılmayışın ve borcu ödemenin olmadığı bir zaman dilimi yoktur. Böylece, bir kimsenin ifâdesinde de naklolunduğu gibi bu kimsenin ifâdesinde, bu ayrılmama zamanı borcun ödenmesine kadar devam ettiği için (fark yoktur). Bu da, bu davette bulunan kimsenin, Hazret-i Ömer; kendisiyle savaşılan kavmin de, İran ve Bizans İmparatorlukları olduğunu söyleyenin görüşünü zayıflatır. Çünkü bu iki grup da, cizye vermeyi kabullenmişlerdir. Binâenaleyh, onlarla savaşmak, cizyeyi ödedikleri düşünüleceği için, müslüman olmalarına değin uzayıp gitmez. Ayetteki, "Artık, itaat ederseniz, Allah size güzel bir mükâfaat verir; eğer daha önce döndüğümüz gibi dönerseniz..." ifadesinde bir incelik vardır: Şöyle ki, yüz çevirme, eğer Cenâb-ı Hakk'ın da, "Âmâya bir zorluk yoktur.. "(Fetih, 17) buyurduğu gibi, bir mazerete mebnî ise, yüz çeviren için elim bir azâb olamaz. İşte bu sebeple Cenâb-ı Hak, "Eğer daha önce döndüğünüz gibi dönerseniz..." buyurmuştur ki bu, "Eğer sizin bu yüz çevirmeniz, daha evvel de, kalblerinizle değil de lisanlarınızla, "Mallarımız ve ailemiz bizi alıkoyuyor.." (Fetih,11) dediğiniz gibi, bozuk zannınız ve bâtıl inancınıza mebnî ise, bilesiniz ki Allah size, elîm bir azâbla azâb edecektir..." demektir. Askerlikte Özür Halleri "Âmâya, vebal yoktur; topala vebal yok; hastaya vebal yok. Kim Allah'a ve Resulüne itaat ederse, (Allah) onu, altlarından ırmaklar akan cennetlere yerleştirir. Kim geri kalırsa, onu da, elem verici bir azâbla azattandım. |
﴾ 16 ﴿