19

"Onların mallarında isteyenin ve yoksulun da bir hakkı vardır...".

Biz daha önce pekçok kereler, Allahü teâlâ'nın, kendisini tazimin peşinden, mahlûkatın,a dair şefkat ve merhameti zikrettiğini ifâde etmiştik. Hiç şüphe yok ki, geceleri pek az uyuyan, seher vakitlerinde istiğfara yönelen kimse, Allah'ı pek büyük bir biçimde tazîm edip sayar. İşte böyle Cenâb-ı Hak, "Onların mallarında (...) bir hak vardır" beyanıyla (onların mahlûkata karşı olan) şefkat ve merhametine işaret etmiştir. Bu ifâdeyle ilgili birkaç mesele vardır:

Malın Onlara İzafesinin Hikmeti

Pekçok yerde, "Allah'ın size rızık olarak verdiğinden infak edin..."(Yasin, 47) ve "Rızık olarak verdiklerimizden infâk ederler..." (Bakara, 3) buyurulmuş olduğu halde, burada mal onlara nisbet edilmiştir, niçin? Biz deriz ki: Bunun sebebi şudur: Bu yerlerdeki ifâdenin amacı, teşvik etmektir. Bu sebeple Cenâb-ı Hak, mal ile beraber, onları infâkta bulunmaya teşvik eden ve engeli ortadan kaldıran şeyi de zikretmiş ve "Bu, Allah'ın rızkıdır; Allah sizi rızıklandırır.. O halde, fakirlikten korkmayın ve verin!" buyurmuştur. Burada ise, yaptıkları şeyden dolayı onları medh söz konusudur. Bu sebepte de, teşvik edici bir ifâdeye gerek kalmamıştır.

Zekât Vermenin Övgü Olması

Buradaki (hakk) kelimesi hakkında meşhur olan görüş, bunun, şer'an bilinen miktar, yani "zekât" olduğu şeklindedir. O zaman da bu ifâde, övgü sıfatı olarak kalmaz.. Çünkü, müslümanın malında bir hakkın, yani zekâtın bulunması, medtıi gerektiren bir sıfat değildir. Zira, her müslüman böyledir. Hatta, İslâm'ın fürû'uyla emrolunmuş olup, onun malında da muayyen bir hak vardır; ancak ne var ki, müslüman olursa bu ondan sakıt olabilir; ölürse, terkettiğinden dolayı itaba muhatap olur dersek, kâfir dahi böyledir... Üstelik o, müslüman olmaksızın bunu edâ ederse, bu yerini bulmaz.. O halde bunun bir övgü sıfatı olduğu nasıl anlaşılabilir? Deriz ki: Buna birkaç bakımdan cevap verilebilir:

a) Biz, buradaki "sâil"i, şer'an isteyebilen kimse; "mahrûm"u da, istemesine imkân verilmemiş olup, şâriin (kanun koyucunun), kendisini istemekten men ettiği kimse diye tefsir ediyoruz. Bu men ise, bazen, isteyen kimsenin buna hak kazanmamış olmasından, bazan da, kendisinden talepte bulunulan kimse üzerinde, talep edilecek bir hakkın kalmamış olmasından ileri gelir. İşte Cenâb-ı Hak onun hakkında, "Onun malında isteyen için bir hak, yani zekât; istemeyen için de, nafile olarak verilen bir sadaka vardır.." buyurmuştur. Çünkü buna sahip olan kimse, bunları (elinde tutmayı) talep edemez ve kendisinden, gerek cizye gerekse zekât olarak bunu isteyeni engelleyemez.. Bilâkis (isteyen kimse), bunları serbestçe ister. O zaman, Cenâb-ı Hak sanki, "Onun malında zekât ve sadaka vardır.." buyurmuştur. Maldaki sadaka ise ancak, Allah'ın onu farz kılmasıyla (caiz) olur.. Buna göre kelâmın takdiri, "Bu (hakkın), çıkarılıp fakir ve miskinlere verilmesidir..." şeklindedir.

İkinci cevap da şudur: (......) ifâdesi, "Yani, onların malları, onların hakları için bir zarftır, (mahaldir)..." anlamındadır. Zira, (......) kelimesi, zarf manası ifâde eder. Fakat, zarf, ancak mazruftan (içindeki şeyden) dolayı talep edilir. Buna göre Cenâb-ı Hak sanki, "Onlar, malı onu ancak bir hakka zarf ve mahal kılmış oldukları halde talep ediyorlar ve biriktiriyorlar.." buyurmuştur. Şüphe yok ki, zarftan talep edilen, onun mazrufudur. Zarf ise, onların malıdır. Böylece de onların malı, haklar için bir zarf (mahal) kılınmış olur. Bundan büyük medih de yoktur.

İmdi eğer "Onların malı sâil içindir" denilseydi, daha beliğ olmaz mıydı?.." denilirse, biz deriz ki: Bu böyledir, zira kırk dinarı olan kimse bunu tasadduk etse, onun bu tasadduku devamlı olamazdı. Ama kişi çalışıp, ticâret yapsa ve uzun yıllar yaşasa; zekâtını ve sadakasını da verse, bu durumda verilen şeyin miktarı daha çok olur. Bu tıpkı, namaz ve orucun durumu gibidir.. Bir kimse kendisini, bunlardan aciz kalacak kadar, namaz ve oruç için yorsa, bunun durumu, bunları ölçü ile yapanın durumu gibi olmaz.. İşte Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem), "Bu din (İslâm) muhkemdir. Sağlamdır. Sen ona yumuşakça gir, zira aceleci adım yol almadığı gibi hayra sırtını da dönmez' Müsned, 3/199. hadisiyle buna işaret etmektedir.

Sâil ve Mahrum

Ayetteki sâil ve mahrum hakkında birkaç izah şekli bulunmaktadır:

1) "Sâil", hacetini söyleyendir ki, bu, insanoğludur. "Mahrum" ise, insanoğlunun dışında, nefisleri olan, ihtiyaç sahibi olan canlılardır. Nitekim Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur; "Ciğer taşıyan her mahlûktan ötürü bir ecir vardır" Buhâri, Musâkât, 9; Müslim, selam, 153 (4/1761).

2) En açık ve en meşhur olan bu görüşe göre, "sâil", isteyen (dilenen) kimse; "mahrum" ise, iffetinden dolayı dilenmeyen ve bazı insanların zengin zannederek kendisine bir şey vermediği kimsedir. Birincisi, tıpkı Cenâb-ı Hakk'ın, "Yayın, hayvanlarınızı otlayın..." (Taha, 54) ayeti; ikincisi de, "... hem ihtiyacını gizleyen ve gizlemeyip dilenen fakire yedirin..." (Hacc, 36) ayeti gibidir. O halde (Hacc, 36) ifâdesi mevzûbahs tefsirimizdeki "mahrum" gibidir. Buna göre şayet, "Birinci izaha göre, ayetteki tertip son derece güzeldir. Çünkü, nâtıkın (ifade edenin) ihtiyacını gidermek, "behâim"in (diğer canlıların) ihtiyacını gidermekten öncedir.

İmdi, ikinci izaha göre, ayetteki tertibi nasıl izah ederiz?" denilirse, biz deriz ki: Bu hususta da şu iki izah yapılabilir:

a) İsteyenin ihtiyacını gidermek, oluş bakımından, mahrumun ihtiyacını gidermekten önce gelir. Çünkü, isteyenin durumu, sözünden anlaşılır ve bu, malı az olduğu için talepte bulunmaktadır.. Dolayısıyla, bunun ihtiyactnı gidermek öncelik arzeder. Mahrumun hali ise, bilinmemektedir. Binâenaleyh, bunun ihtiyacı da, kendisine muttali olunduktan sonra giderilir. O halde, sayma, vakıadaki tertibe göre olmuştur demektir.

b) Bu, o bağışın çokluğuna bir işarettir. Böylece Allah adeta şöyle demek istemiştir: "O, isteyene verir. İsteyeni bulamadığı zaman, muhtaçları sorar soruşturur. Böylece de, aynı anda, hem sorup soruşturan, hem de sorulup soruşturulan olmuş olur."

c)Lafzî güzellikler, hükmî sözde de terkedilmemiştir. Çünkü, meselâ bir kimsenin, "Onların dönüşleri bizedir ve onların hesapları da bizedir bize" şeklindeki sözü, Cenâb-ı Hakk'ın, "Şüphesiz onların dönüşleri ancak bizedir. Sonra hesaplan da muhakkak bize aittir.." (Gaşiye, 25-26) ifâdesi gibi değildir. Kelâmın bir maddesi vardır ki, bu onun lafzıdır; bir de ruhu vardır ki, bu da onun manasıdır. İnsanın, ruhunu marifetullah ile nurlandırdığı gibi, zahir bedenini de temizlikle nurlandırması gerekir. Söz de böyledir; nice hikmetli kelimeler vardır ki, lafzındaki tutukluktan dolayı, gönüllerde müessir olmaz..

Bunu iyice kavradığına göre, Cenâb-ı Hakk'ın, (Zâriyât, 19) ifâdesi, lafız bakımından, bizim, dememizden daha güzeldir.

İmdi eğer: "Cenâb-ı Hak, burada, bahsettiğin sebeplerden dolayı, "sâil"i, istemeyenden (mahrûm)'dan önce getirmiştir.. Peki (Hacc,36) ifâdesinde niçin, mahrumu sâilden önce getirmiştir? Çünkü, istemeyen; ise, isteyendir!" denilirse, biz deriz ki: âni kelimesinin isteyen; mu'terr kelimesinin ise, istemeyen olduğu da ileri sürülmüştür. Böyle olması halinde bu demektir ki, bu iki yer arasında bir fark yoktur. Şu da ileri sürülmüştür: Hem, âni hem de el-mu'terr istemezler. Ancak ne var ki, âni, ne bu işi çıtlatır, ne de evinden cışarı çıkar; Mu'terr ise, selâm alıp vermek suretiyle bu işi çıtlatır, ama bu da istemez... Yine, finiin istemeyen, mu'terr'in de isteyen olduğu ileri sürülmüştür. Buna göre, devenin eti, herhangi bir görevlinin istemesi veyahut da, cizye talep etmeye hak kazanmış kimse olmaksızın dağıtılır. Zekâtka ise, hem bir isteyen vardır, hem de bu işi idare eden bir görevli ve imam vardır.. O halde, ayetteki ifâdesi zekâta; (men olunmuş) ifâdesi de, nafile olan sadakaya bir işarettir ki, bunlardan biri diğerinden önce gelir. Ama o eti verme işi böyle değildir...

Yeryüzündeki Deliller

19 ﴿