23"İşte o göğün ve yerin Rabbine andolsun kî, (vaadolunduğunuz) o (şeyler), tıpkı konuştuğunuz gibi şüphesiz ve katı bir gerçektir...". Kasemin konusu hakkında şu izahlar yapılmıştır: a) "Size vaadolunan şeyler" ifadesi, "Bunlar haktır" takdirindedir. Bunun böyle olduğunu, "vaadolunduğunuz şeyler elbette doğrudur" (Zariyat, 5) ayeti te'yîd eder. Bu izaha göre, "Vaadolunduğunuz şeyler elbette doğrudur" ayeti hakkında yaptığımız izahlar, aynen burası için de geçerlidir. Şimdi kalkar da bu vaadolunan şeyin cennet olduğunu söylersek, kendisi için yemin edilen şey, cennet olmuş olur. b) Zamir, Kur'ân'a râcîdir, (Hû zamiri), yani "Kur'ân katî bir gerçektir" demektir. Hak teâlâ'nın, "Ondan döndürülen döndürülür" (Zâriyat, 9) ayeti hakkında söylediğimiz şeylerde bunun delili vardır. Bu izaha göre, ayetteki ifadesinin manası, "Vahy meleğinin söylediği ve Allah katından indirdiği o şey, tıpkı, sizin konuştuğunuz gibi (hak)tır" şeklinde olur. Bunu ileride izah edeceğiz. c) Bu zamir, "Şüphesiz ki ceza elbette vâkidir" (Zariyat, 9) ayetindeki cezaya (din gününe) râcîdir. d) Bu, "Ceza günü ne zaman?" (zariyat, 12) ayetindeki güne râcîdir. Bunun böyle oluşunun delili de, Allahü teâlâ'nın o günü, "İşte bu gün haktır" (Nebe, 30) ayetinde, hak (gerçek) olarak nitelemesidir. e) Bu zamir, onların ihtilaf içinde oldukları söze (Zariyat, 18) râcîdir. Nitekim "İşte çarçabuk gelmesini isteyegeldiğiniz ceza bu idi" (denilir)"(zariyât, 14) buyurulmuştur. Bu ifâdenin tefsiriyle ilgili olarak birkaç bahis vardır: Birinci Bahis: Bu ifadenin başındaki "fâ" edatı, bir işin başka bir işin hemen peşisıra olmasını gerektirir. Şu halde, o önce geçmiş olan iş (husus) nedir?" Deriz ki: Bu hususla ilgili olarak şu iki izah yapılabilir: a) Bu, önce geçmiş olan delildir. Buna göre Hak teâlâ âdeta, "size vaadolunan, önce açık burhanlarla, sonra da yeminlerle anlatılan bir haktır" demektedir. b) Bu, önce geçen yeminlerdir. Buna göre Cenâb-ı Hak sanki önce, "Zariyâta (tozutup savuranlara) ... yemin olsun ki" buyurmuş, daha sonra da, "Göğün ve yerin Rabbine andolsun ki..." diye yemin etmiştir. Buna göre, bunun başındaki "fâ", fiilin tekrar edilmesi gibi, yemin harfi (edatı) ile birlikte getirilen bir atıf harfi olur. Çünkü meselâ, "...ve Amr'a uğradım" denilir. O halde "Zariyâta, Hamilâta ... yemin olsun ki" ifadeleri, başlarına kasem harfi getirilmeksizin birbiri üzerine atfedilmiş, bu ayetteki yemin ise, yemin harfi yeniden getirilerek onlara atfedilmiştir ki, bunun sebebi iki yeminin arasına giren uzun fasıladır. Daha önce zikri geçen şeyin, "ateş üzerinde azaba uğratılacakları gün..(Zariyat, 13) ve "Şüphesiz ki müttakiler... cennetlerde, pınarların başlarındadirlar" (Zâriyât, 15) ifadeleriyle anlatılanın o ceza ve mükâfaat olduğu da söylenebilir. Burada şöyle bir incelik var: İfadenin başındaki "fâ", açık izahların geçmiş olmasından ötürü, artık yemine hiç gerek kalmadığına dikkat çekmektedir. Binâenaleyh Hak teâlâ sanki: "Göğün ve yerin Rabbine yemin olsun ki, o haktır" demek istemiştir ki, bu tıpkı bir kimsenin, davasını ortaya koyduktan sonra, "Bu, vallahi benim dediğim gibidir" demesine benzer. Böylece o kimse, sözünü yemin ile pekiştirmiş ve o işin, yemin edilmese de doğru olduğuna işaret etmek istemiştir. Kasemdeki Farklı Üslup İkinci Bahis: Hak teâlâ daha önce, yer ile ilgili birtakım şeylere, meselâ rüzgâra; "hareliyollara sahip olan gök hakkı için... "(Zâriyât.7) ayetinde olduğu gibi göklere yemin etmiş, ama bunların Rabbi olarak kendi zatına yemin etmemişti. Burada ise onların Rabbine de yemin etmiştir, niçin? Diyoruz ki: Zaten normal sıra da böyledir. Çünkü konuşan, ilk önce en aşağı derecedeki şeye yemin eder, eğer doğrulanmasa, yukarı doğru kademe kademe çıkar. İşte bundan ötürü birileri, "Bir kimse, "senin hayatına ve Allah'a yemin olsun ki" dese, kâfir sayılmaz, ama "Allah'a ve senin hayatına yemin olsun ki.." dese, şüphesiz kâfir olur" demişlerdir. Bu, her nekadar durum, o adamın söylediğinin aksine de olsa, şâhid ve delil olarak getirilmiştir. Çünkü aslında küfür, ya kalb ile, yahut da kalbin işi olan bir hususla açık bir lafız veya açık bir fiil ile olur. Fakat bu adamın küfür saydığı şey, Allah'dan başkasının tarafını ta'zim etme bakımından, çok açık değildir. Şaşıyorum böyle diyene. Çünkü bu, abdest ve şâire hususlarda, bahsediliş sırasındaki sonralığın, sırada sonralık ifade ettiğini söylememiştir. Üçüncü Bahis: "Misi" kelimesi, merfû olarak da okunmuştur. Bu durumda ayetteki, (......) kelimesinin sıfatı olur. "Misi" kelimesi, her nekadar ma'rife bir kelimenin muzaaf olsa da, bu muzaaf oluş onun nekire bir kelimeye sıfat olmasına engel teşkil etmez ve mesela sen, "Amr gibi bir adam" diyebilirsin. Çünkü bu muzaaf oluş, ona marifelik kazandırmaz. Zira "misi" kelimesi, kapalılık yönünden zirvededir. Misi Kelimesi Hakkında Bu kelime nasb ile de okunmuştur. Bu okunuşa göre, şu iki izah muhtemeldir: a) Bu, kendinden daha zayıf olana muzâf olduğu için, meftun olmuştur. Aksi halde, veya "Zeyd, kendisini bilenle dövüştü veya kendisine küfredenle dövüştü" denilebilirdi. b) Bu, bir beyan olarak mansubtur ve "Şüphesiz o, şunun gibi bir hak olarak, haktır" takdirindedir. Bunun malum olan, ama bizzat zikredilmemiş olan bir masdarın (mef'ûl-ü mutlakın) sıfatı olarak mansub olduğu da söylenebilir. Bunun izahı şöyle yapılabilir: Biz, buradaki "hû" (o) zamiriyle Kur'ân'ın kastedildiğini delilleriyle anlatmıştık. Buna göre Hak teâlâ sanki, "Kur'ân, tıpkı sizin konuştuğunuz gibi, meleğin hak olarak konuşup, peygambere vahyettiği bir haktır" buyurmuştur. ifâdesindeki edatının, mahallen mecrûr olduğunda ise şüphe yoktur. İbrahim (aleyhisselâm)'in Misafirleri |
﴾ 23 ﴿