50"O halde hepiniz Allah'a kaçın. Doğrusu ben, O'nun tarafından size gelmiş bir uyanayım". Cenâb-ı Hak bu ayetiyle de tevhidi emretmiştir. Burada şöyle birkaç incelik bulunmaktadır: 1) Cenâb-ı Hakk'ın "kaçınız..." ifadesi, o yok etmenin çok hızlı olacağını haber verir. Buna göre adetâ O şöyle demiştir: "Bu helak etme ve azab Allah'a dönüşte herhangi bir gecikme ihtimali bulunmayacak kadar hızlı ve yakındır. O halde çok hızlı bir biçimde Allah'a sığının ve O'na kaçın!" 2) Ayetteki, sözü, kime kaçılacağım beyân eden bir sözdür. Cenâb-ı Hak şu iki sebepten dolayı, kimden neden kaçılacağına yer vermemiştir: a) Bu, malûm olduğu içindir. Malûm olan şey de, o azabın dehşeti veyahut da, Cenâb-ı Hakk'ın, hakkında "Şeytan sizin için bir düşmandır; o halde onu düşman edininiz" (Fatır. 6) buyurduğu şeytandır. b) Yahut da, genel olsun diye.. Buna göre Cenâb-ı Hak adeta şöyle demek istemiştir: "Allah'ın dışında kalan herşey sizin düşmanınızdır; o halde, O'nun dışında kalan herşeyden O'na kaçınız.." Bunun izahı şudur: "O'nun dışında kalan herşey, senin ana sermayen demek olan ömrünü yer bitirir ve sana hak ve hayır namına hiçbir şey kazandırmaz.. Ana parayı (Ömrü) telef edip, kemâli elde etmeye mani olan şey ise, ancak düşmandır. Ama sen, Allah'a kaçıp O'na yöneldiğinde, evet O senin ömrünü alacaktır ama, durumunu yükseltecek ve sana, artık bir daha yokluğun olmayacağı bir beka verecektir." 3) Bu ifâdenin başındaki fâ tertip için olup, manası, "Çifti yaratanın tek olduğu sabit olduğuna göre, O'na kaçın ve O'ndan başkasını ebediyen terkedin" şeklindedir. 4) Sözün, çeşitlenmesinde şöyle bir incelik bulunmaktadır: "Allahü teâlâ, "Semâyı biz... yaptık..."; "yeri de biz döşedik" "Herşeyden de çifti biz yarattık" buyurmuş, daha sonra da sözü Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'e yönelterek, "O halde hepiniz Allah'a kaçın. Doğrusu ben, O'nun tarafından size gelip korkutanım.." demiş de, "Bize kaçın..." dememiştir. Bu böyledir, zira, sözün çeşitlendirilmesinin bir tesiri söz konusu olduğu gibi, söyleyenlerin değişmesinin de bir tesiri vardır. İşte bundan dolayı insan, doğrudan, hakdan sapan, meyleden çocuğuna çokça nasihatta bulunur, bazan sevdirme, bazan korkutma, bazan da kıssalar anlatarak dikkat çekmek suretiyle sözünü çeşitlendirir, daha sonra da bir başkasına, "Bir de sen onunla konuş. Belki senin sözün bir fayda sağlar.." der. Çünkü insanların zihinlerinde, hem konuşanların hem de konuşulan sözün çeşitli olmasının etkili olacağı düşüncesi bulunmaktadır. Şimdi, Allahü teâlâ da çeşitli ifâdeler getirmiş, çoğu kez İstidlaller yapmış ayetler serdetmiş, zaman zaman uygun kıssalardan bahsetmiş, daha sonra da bir başka konuşucudan, yani, Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'den pasajlar nakletmiştir. Müfessirlerden Dazdan, ayetin takdirinin, "Onlara, "Allah'a kaçınız" de" şeklinde olduğunu söylemişlerdir. Ayetinin Manası Ayetin, "Doğrusu ben, O'nun tarafından size gelmiş bir uyanayım" ifadesi de, Hazret-i Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)'in, peygamber oluşuna bir işaret olup, bunda da birkaç incelik vardır: a) Allahü teâlâ azametini, "Semâyı biz. .yaptık", "yeri biz döşedik.." ifadesiyle; heybetini de, "Onlan denize biz attık.." (Zariyat, 40), "Onların üzerine kısır rüzgârı saldık.." (Zâriyât, 41) ve "Ve onlan, o saika, sayha yakaladı" (Zariyat, 44) ifadeleriyle açıklamıştır ki, burada, Allahü teâlâ'nın, azâb ettiğinde, varlığın ve bekanın, sayesinde sağlandığı şeyler ile, yani toprak, su, hava ve ateş ile azâb edeceğine bir işaret vardır. Binâenaleyh, Lût kıssası, balığın ve bekanın kendisi sayesinde olduğu toprağa bir işarettir, ama Allah istediğinde o toprağı, yok etme sebebi kılabiliyor. Firavun kavmi hakkında su; Ad kavmi hakkında rüzgâr, hava; Semûd kavmi hakkında da ateş böyledir.. Belki de, bu dört kıssanın sırasıyla yer alması, "anasır-ı erba'a dört temel element'deki tertipten dolayıdır ki, biz, Ankebût Sûresi'nde buna dair bir nebze izahatta bulunmuştuk. Daha sonra Cenâb-ı Hak, (İşte bu şekilde) azamet ve heybetini ortaya koyunca, Resulüne, "Onlara, o durumu anlat, bildir ve de ki: Ben, işte ayetler sunmam ve kıssalar serdetmem suretiyle, bir elçiyim.." Bu sebeple de ifâdelerin peşinden Peygamberin getirilmesinin böylesi bir faydası vardır. b) Risâlet hususunda, Üç şey söz konusu edilebilir: Mürsil (gönderen), resul (elçi) ve mürselun ileyh (kendilerine peygamber gönderilen). İşte burada hepsi de zikredilmiştir. O halde, Cenâb-ı Hakk'ın, ayetteki "sizi, sizin için" ifadesi, kendilerine peygamber gönderilenlere ifâdesi, gönderene ve (......) ifâdesi de, resule bir işarettir. Cenâb-ı Hak, kendilerine peygamber gönderilenleri önce zikretmiştir, çünkü kendilerine resul gönderilenler, risâlet meselesinde önemli bir yer arzetmektedir. Çünkü ancak o zaman nübüvvet işi tamam olmuş olur. Padişah, kendisine muhalefet veya muvafakat eden kimselerin olmadığı, böylece de, bir nezir veya müjdeci gönderme ihtiyacı hissetmediği yerlere, ne kadar büyük padişah olursa olsun, resul (elçi) göndermez. Ama orada muhalefet edenler veya muvafakat edenler bulunursa, büyük dahi olmasa, oraya elçi gönderir. Ayette daha sonra gönderene yer verilmiştir. Çünkü gönderen bellidir ve işe teşvik eden de odur. Elçi de, onun seçmesiyle olur. Eğer o belli gönderen olmasaydı, elçi gönderme işi söz konusu olmazdı. Elçiye (Resule) gelince, o belli değildir. Çünkü padişah (gönderen), bu ise Kullarından dilediği kimseyi seçer. İşte bu sebeple Cenâb-ı Hak, resulü (elçiyi), mürsil (gönderen)den sonra zikrederek, ayette önce, "Ondan" demiş, sonra "nazîr" demiştir. c) Ayetteki "mübin" sözü de, sayesinde o risaletin bilinip tanındığı hususa işarettir. Çünkü her sonradan olan şeyin, bir sebebi ve alameti vardır. O halde resul, kendisiyle risâlet müessesesinin tamamlandığı kimsedir. Dolayısıyla onun, o risalet sayesinde bilinen bir alâmeti olması lâzımdır. İşte ayetteki "mübin" (açıklama) ifadesi, bu alamete işarettir. Bu alamet de ya delillerdir, yahut mucizelerdir. |
﴾ 50 ﴿