52"Onlardan evvelkilere de, herhangi bir peygamber gelse, mutlaka (onun hakkında da), "Bir sihirbaz, bir mecnun" demişlerdi". Bunun ne demek olduğu, geçen İzahlardan anlaşılmaktadır. Daha önce, kıssaların teselli için getirildiğini söylemiştik. Fakat burada zikretmeden geçemeyeceğimiz şöyle bir incelik var: Bu ayet, her peygamberin mutlaka yalanlandığına delâlet eder. Bu durumda ise, şöyle birkaç soru söz konusu olur: 1) Bazı peygamberler, kendinden önceki peygamberlerin şeriatını anlatmış ve devam ettirmişlerdir. Dolayısıyla da onun ümmeti, üzerinde oldukları dini devam ettirmiştir. Mesela, Benî İsrail'in peygamberleri için, bir müddet böyle sürmesi gibi... Fakat Adem (aleyhisselâm) peygamber olarak gönderildiğinde, yalanlanmamıştır. 2) Allahü teâlâ'nın, peygamberlerin yalanlanmalarına imkân vermesindeki hikmeti nedir? Allah bunca çok olmalarına ve farklı farklı mucizeler göstermelerine rağmen, niçin muhataplarının kendilerini tasdik edeceği bir şekilde peygamber göndermemiştir? 3) Ayetteki, (......) ifadesi, onların hepsinin, "Bu bir büyücü veya bir mecnun" dediklerine delâlet eder. Halbuki durum hiç de böyle değildir. Çünkü her peygambere mutlaka iman edenler çıkmıştır ve bu mü'minler böyle söylememişlerdir? Sorulara Cevaplar Birinci soru hakkında şöyle deriz: Cevap: Bir önceki peygamberin şeriatını tatbik eden peygambere, "resul" dendiğini kabul etmiyoruz, aksine bu, bir "resûl'ün dini üzere gönderilmiş bir "nebî"dir. Binâenaleyh resulünü yalanlayan, ister istemez bunu da yalanlamış olur. İkinci soruya da şöyle cevap verebiliriz: Allahü teâlâ, ancak insanlar ihtiyaç hissettiğinde peygamber gönderir. Bu ihtiyaç ise, dünyada kâfirler zuhur ettiğinde ortaya çıkar. Küfür ise, cehalet çoğaldığında olur. Hem sonra Allahü teâlâ, kendisine ister istemez iman edilecek bir peygamber göndermez. Aksi halde ona iman, ye's halindeki iman gibidir, kabul edilmez. Câhil kimse ise, ona açıklanan şey son derece açık ve net bir şekilde olmadığı sürece, onu kabul etmez. Böylece de dalâlet çukurunda kalakalır. İşte bu Allahü teâlâ'nın, mahlûkatı hakkında bu şekilde hükmetmesinden ötürü lâzım gelen, kaçınılmaz olan bir kaderdir. Biz, bir defasında da yine, insanlardan birisinin şöyle dediğini zikretmiştik: "Allah'ın kazası olan herşey hayırdır. Şer ise, kaderdedir. Binâenaleyh Allah ateşe, kendisine insanların faydası olması hükmünü vermiştir. Çünkü ateş aslında nur (ışık)tır ve o İnsanlar, Allah'ın da bahsettiği gibi, ateşi, yolculuklarında ve diğer durumlarında zarurî birşey saymışlardır. Suda da, içme faydası vardır. Fakat ateşin faydası doruk noktadaki hararet (sıcaklık) ile, suyunki ise çok güçlü sellerle (bollukla) tamamlanır. Bu ikisinin bu şekilde olması Allahü teâlâ'nın, bu ikisi üzerine sünnetini (tutumunu) icra ettirmesiyle, bunların ayrılmaz vasfı olmuştur. Dolayısıyla mesela ateş, fakirin elbisesini yakmış; su da miskinin koyununu boğmuştur. O halde hayır (fayda) kazada, şer ise kaderdedir." Bu çok derin bir sözdür. Sünnet İse şöyle dememizdir: Allah dilediğini yapar, istediğine hükmeder. Üçüncü soruya şu şekilde cevap veririz: Bu genel durumu anlatan bir ifade değildir. Çünkü Allahü teâlâ, "Hepsi dediler..." dememiş, fakat "Dediler" demiştir. Onlardan çoğu, hatta büyük çoğunluğu böyle söylediği için, Cenâb-ı Hak böyle buyurmuştur. Eğer, "Öyle ise Cenâb-ı Hak, peygamberleri böyle yalanlayanlara yer verdiği gibi, tasdik edenlere de niçin yer vermemiş ve mesele, "Bazıları, o peygamberi yalanladı, bazıları tasdik etti" dememiştir?" denilirse, deriz ki: Çünkü maksad, Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'in kalbini tesellidir. Bu teselli ise, tekzîbten (yalanlamadan) ötürü yapılır. Buna göre Hak teâlâ sanki, "Kavminin seni yalanlamalarına üzülme, ümitsizliğe düşme. Çünkü senden önce de, nice kavimler tekzib ettiler, nice peygamberler yalanlandılar" demektir. Birleşik Kâfirler |
﴾ 52 ﴿