58"Şüphesiz rızık veren, o pek metin, kuvvet sahibi Allah'ın kendisidir" Bu ayet, bir önceki ayette bahsedilen o İki şeyin sebebini göstermektedir. O halde, (......) ifâdesi, Allahü teâlâ, rızık isteğinde bulunmayışının; "kuvvet sahibi" ifadesi de, herhangi bir şey istemediğinin sebebidir. Çünkü rızık isteyen kimse, fakir ve muhtaç olur. Başkasından bir iş yapmasını İsteyen kimse de, gücü-kuvveti olmayan bir âciz olmuş olur. Dolayısıyla Hak teâlâ sanki, "Ben onlardan rızık İstemiyorum. Çünkü zaten rezzâk benim; iş de istemiyorum. Çünkü kuvvet sahibi olan benim" demiştir. Bu ayetle ilgili birkaç bahis var: Birinci Bahis: Hak teâlâ, önceki ayette istemiyorum" demiş, "Rezzâk yalnız benim" dememiş; orada olmayan birisinin sözü olarak, (gaib sîgasıyla) "Şüphesiz rezzâk... yalnız Allah 'tır" buyurmuştur, bunun hikmeti nedir? Diyoruz ki: Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'in, biraz önce de bahsettiğim gibi, bu ayeti "Şüphesiz ben Rezzâhm" şeklinde de okuduğu rivayet edilmiştir. Meşhur kıraata göre, şu izahlar yapılabilir: 1) Bu, "Ey Muhammed, "Şüphesiz Allah rezzâktır" de" takdirindedir. 2) Bu, "iltifat" kabilindendir ve nefs-i mütekeltimden, gâib sığasına geçme türündendir. Burada şöyle bir incelik vardır: "Allah" isminin zikredilmesi, O'nun rezzâk oluşunu ifâde eder. Zira, daha evvel de bir kaç kez bahsettiğimiz gibi, Allah değil de, "ilah" lafzı, ma'bûd (tapılan şey) manasınadır. Bunun bu manaya olduğu hususunda, "Seni ve ilahlarım bırakır..." (Araf, 127) yani "seni ve ma'budlarını terkeder" ayetine tutunmaktayız. Allahü teâlâ, ma'bûd olduğuna ve kulunun rızkını verdiğine göre, onu geçimini kazanmaktan başka bir işte çalıştıracaktır, zira rızkı efendisine aittir. İşte Cenâb-ı Hak burada, "Ben, cinleri de, insanları da ancak Bana kulluk etsinler diye yarattım " buyurunca, onları, sırf Kendisi için ve ibadeti için seçip ayırdığını ve rızıklarının da Kendisine ait olduğunu beyân etmiştir. Bu sebeble de Kendisinin Rezzâk olduğunu gösteren, Lafzatullah'ı kullanarak, "Şüphesiz rezzâk, Allah'ın kendisidir" buyurmuştur. Şimdi Allahü teâlâ, "Şüphesiz ben, rezzâk'ım" demiş olsaydı, bahsedilen ilgi olurdu, fakat bahsettiğimiz bu incelik ifade edilmiş olmazdı. 3) Kul (de ki) fiilinin cümlesinin başında takdir edilmesi. Buna göre mana şöyle olur: "Ya Muhammed, de ki: "Ey nas, ben sizden beni yedirip içirmenizi istemiyorum." Böylece de bu, Resulün: "De ki: "Buna karşılık sizden herhangi bir ücret istemiyorum" (En'âm. 90) sözü gibi olur ve bu izaha göre, "Şüphesiz Allah, rezzâktır" ifâdesi, Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'in sözünün devamı olmuş olur. Hak teâlâ, "kavi" "kuvvetli" dememiş, aksine "kuvvet sahibi" demiştir. Bu böyledir, çünkü bu ayetin maksadı, bundan önce geçen ayetteki, rızık istememe ve başkasından yardım beklememe gibi hususları anlatmaktır. Fakat rızık istememede, müstağni olan şahsın bir kimseyi rızıklandıracak bir şekilde olması yeterli olmaz. Çünkü pek çok insan, hem çoluk-çocuğunu, hem başkalarını rızıklandırdığı gibi, ayrıca kendisinden de rızık istenir. Kendisinden çokça rızık sudur etti mi, kendisinden isteme azalır. Binâenaleyh bu maksad da onun için, ancak rızık vasfında mübalağa edilerek elde edilir. İşte bu sebep ile, Hak teâlâ "er-rezzâk" buyurmuştur. Başkasının yardımına ihtiyaç hissetmeme ise, rızkın altındadır. Çünkü kuvvetli bir kimse, alabildiğince kuvvetli olduğu zaman başkasına yardım eder. Ama böyle olmadığı zaman, başkasına yardım edemediği gibi, kendisinden de yardım istemez. Onun gücü bundan aşağı olunca, yardımda bulunur, ama farklı farklı olur. Binâenaleyh Hak teâlâ, "Bana yedirmelerini de istemiyorum" buyurunca, O'na bizzat kuvvetin kendisini beyân etmek yetmiştir, el-kavî demeyip "kuvvet" manasını ifade etmek üzere, "kuvvet sahibi" buyurdu. Çünkü "zü" (sahib) kelimesi, apaçık ve ayrılmaz sıfatlar hakkında kullanılmaz. Dolayısıyla da insandan hiç ayrılmayan durumlar hakkında "mal sahibi, mal edinmiş olan "güzellik sahibi güzel olan; iyi huy sahibi iyi huylu gibi sıfatlarda kullanılır. Fakat "üç" sayısı için, tekli; dört sayısı için de, (çiftli) denilmez. İşte bu sebeble de, fiillerden türemiş olmayan hakiki vasıflar hakkında, O kullanılmaz. Meselâ eliflâm'lı olarak veya veya denildiği duyulmamıştır. Buna mukabil, ihsan hakkında, eliflam'sız olarak veya denir. Çünkü bu ilim ve hayat, insanda peydah olan, arızî (sonradan) bir vasıf olup, ondan ayrılmaz bir vasıf değildir. Fiil sıfatları hakkında da, işitilir, fakat "Allah çokça: "Allah lafzı ve lütuf sahibidir" sözü çok dir" denilmez. Çünkü, "zû", "sahibi rabbi" manasınadır. Beraberlikle, apaçık bir lüzumiyyet (ayrılmazlık) şöyle dursun, lüzumluluk manası bile anlaşılmaz. Allahü teâlâ'nın, "Her ilim sahibinin üstünde bir alim vardır" (Yûsuf, 76) demiş olması da bunu te'yîd eder. Böylece Allahü teâlâ, başkasını "ilim sahibi" olarak, kendisini ise, fiil ile yani "atîm" sıfatıyla tavsif etmiştir. O halde bu demektir ki, "İlim sahibi" (zu ilmin) ifadesi ile "alim" arasında fark var. Aynen bunun gibi, kuvvet sahibi ifadesi ile "kavî" (kuvvetli) arasında da fark vardır. Bunun böyle olduğunu, Hak teâlâ'nın, "Allah onları yakalar. Şüphesiz O, kavîdir, ikâbı şiddetli olandır" (Enfal, 52); "Allah kullarına karşı lütufkârdır. Dilediğine rızık verir. O, kavîdir, azizdir"(Şuara, 19) ve "Ben ve peygamberlerim gâlib geleceğiz. Şüphesiz Allah kavîdir, azîzdir"(Mücadele, 21) ayetleri de destekler. Çünkü bu ayetlerde, büyük işleri ifâ etme manası kastedilmiştir. Halbuki tefsirini yaptığımız ayette, O'nun başkasına muhtaç olmayışı manası kastedilmiştir. Başkasına muhtaç olmayan kimseye ise, bir miktar kuvvet yeter. Fakat tek başına bir işi yapmak İsteyen için mutlaka, büyük kuvvet lâzımdır. Çünkü muhtaç olmama işi, bazan ilgili işi yapmamak ve ondan uzak durma ile sağlanabilir. Bu konu, bu gibi yerlerde, "kuvvet sahibi" ifadesi ile kuvvetli (kavi) ifadesi arasındaki farkı sorana, cevap olarak verilmiş olsaydı, daha güzel olurdu. Eğer, "Hak teâlâ, "Allah, gıyaben, kendisine (yani dinine) ve peygamberlerine yardım edeni bilmek için (böyle yapmıştır). Çünkü Allah kavîdir, azizdir" (Hadid, 25) buyurmuştur. Halbuki bu ayette, senin bahsettiğin o mana mevcut. Çünkü ayetteki, "kavî" sözü, Allah'ın yardıma muhtaç olmadığını anlatan bir ifadedir. Cenâb-ı Hak, bu beyanıyla Kendisine (dinine) yardım ve destekte bulunanlara mükâfaat vereceğini bildirmek istemiştir. Fakat yardım ve desteğe muhtaç olmama hususunda, ufacık bir kuvvet yeter. O halde, Cenâb-ı Hak niçin burada da, "zü'l-Kuvveti" (kuvvet sahibi) dememiştir?" denilirse, deriz ki: Allahü teâlâ "Kendisine ve peygamberlerine yardım edeni..." buyurmuştur ki bu, "Peygamberlerini, muhtaç olmaktan müstağni kılar ve insanlardan onlara desteği, onlar âciz olduğu için değil, yardım görenlerin ihtiyacı için değil, yardımda bulunacak olanları mükâfaat vermek için istemiştir. Aksi halde, Allahü teâlâ, o peygamberlere zaten ilahî destek vaadetmistir. Çünkü O, "Peygamber kullarımız için hükmümüz önceden verilmiştir; Onlar, mutlaka yardım olunacaklar" (Saffât, 171-172) buyurmuştur. Cenâb-ı Hak, peygamberlerden bahsederken, kendisinin "kavî" olduğunu söylemiştir ki bu, peygamberlerinin mü'minlere, mü'minlerin de peygamberlere yaklaşmasını takviye ve hem peygamberlerin, hem de mü'minlerin kalblerini tesellî etmek içindir. İkinci Bahis: Hak teâlâ, "el-metîn" (pek metîn) tabirini kullanmıştır. Çünkü, daha önce de bahsettiğimiz gibi bu, ancak onun, bir tür kuvveti bulunduğuna delalet eder. Dolayısıyla Cenâb-ı Hak sıfatça, bu kuvvetin fazla olduğunu anlatmak istemiştir. O halde Allahü teâlâ, sarsılmaz bir sebatı bulunan bir zattır. Binâenaleyh "kuvvet" kelimesi, "metîn" kelimesi ile, hem lafız, hem mana bakımından, aynı kategoridendir. Çünkü birşeyin "metin"i, o şeyin sebatının üzerine dayandığı temeli demektir. Yine "metin", bedenin esaslarının, üzerine oturup dayandığı sırt (omurga) demektir. Kuvvetle birlikte zikredilen metinlik, yine kuvvetle zikredilen "izzet" (azizlik) gibidir. Çünkü Allahü teâlâ, pek çok yerde kuvveti ve izzeti (aziz sıfatını) birlikte zikretmiş ve meselâ, "Kaviyyün Aziz" ve "el-Kaviyyü'l-azîz" buyurmuştur. Burada, "kavî" ve "zu'l-kuvve" ifadeleri hakkında, söylediklerimizi te'yîd eden şöyle bir incelik de mevcuttur: "Metîn", sarsılmayan ve sabit olan şey demektir. Azîz ise, gâlib demektir. O halde "metin" de, Allah'ın mağlub olmayacağı, ezilmeyeceği, hezimete uğralamayacağı manası; "azîz"de de, galib geleceği, ezeceği ve ayakları kaydırıp hezimete uğratacağı manası yatmaktadır. Binâenaleyh "kavî" (kuvvetli), zü'l-kuvve'den daha mükemmel bir mana ifade ettiği gibi, "azîz" de, "metin"den daha mükemmel bir ifadedir. O halde Allahü teâlâ, mükemmeli mükemmel ile, aşağı olanı da aşağı olanla birlikte zikretmiştir. Şimdi sen, gerçek ve hakiki manada tefekkür edip, iyice incelediğinde, Allah'ın kitabında, münkirlerin inadına ve muannidterin çirkin inkârına dikkatini çekecek, pek çok incelikler bulunduğunu görürsün. Zalimlerin Payı |
﴾ 58 ﴿